Şayet (Kratilos’ta Yunan’ın dediği gibi) isim denen, eşyanın asıl numunesiyse ihtiva eder gülü, ‘gül’ lafzının harfleri ve bütün bir Nil nehri ‘Nil’ lafzının içinde.
Ve sesli ve sessizler, birleştiği o yerde, dehşetli olmalı ki şifrelesin o İsim Cenab-ı Hakk’ın ve dahi Mutlak Kudretin hıfz etsin özünü de noksansız harf, hecede.
Âdem ve tüm yıldızlar bunu Aden’de bildi lakin günahın pası, (der ki Kabalacılar) onu büsbütün sildi, unutuldu o sırlar ve nesillerle beraber o isim yitirildi.
İnsanın hilesi ve safdilliği de sonsuz biliriz ki bir vakit o Tanrı’nın kulları yahudi gettosunda tutarak nöbetleri o İsmi ararlardı geceleri uykusuz.
Belirsiz tarihlerde, muğlak gölge bırakan o diğer batıl inanç masallarına inat, Prag hahamı Judah Leon’dan arda kalan hatıra hâlâ yeşil, hatıra hâlâ hayat.
Tanrı’nın bildiğini bilmeye susayarak, harflerin esrarına Judah Leon eğildi karmaşık dizilimler arasında seçildi ve sırrın anahtarı, o İsim’i anarak,
Kapı’yı ve Yankı’yı, Saray’ı, Misafir’i, o hantal elleriyle yonttuğu bir kuklaya üfledi ki öğretsin bu cansız yığıntıya Mekânın ve Zamanın ve Harflerin gizini.
O suret araladı uykulu gözlerini hiç idrak etmediği şekil ve renkler gördü uğultular içinde kaybolup da büzüldü ürkek hareketlerle talim etti hepsini.
Zamanla o da gördü, (tıpkı bizler gibi) tam hapsolup da kaldığını bu seslenen ağda Öncesi ve Sonrası, Dün, İken, Şimdi, Sağda, Solda, Ben, Sen, Şunlar ve Diğerlerinde o an.
(O muazzam mahluka Golem lakabı taktı; ilahlık makamıyla duran o Kabalist dev Scholem’in kitabında alimane bir görev gibi bu hakikati bize aktaracaktı.)
Haham izah ederdi ona koca âlemi “bu benim ayağım bak; bu seninki, bu da ip.” yıllar sonra mahluku bir nevi yola dizip sinagogu süpürttü, iyi kötü becerdi.
Belki bir hata vardı harflerin yazımında yahut Kutsal İsmin söylenişi kusurludur; onca eşsiz büyüye rağmen konuşmayan kul, öğrenemedi kelam etmeyi hayatında.
Bir insandan ziyade köpek gibi gözleri ve köpekten çok dahi eşyaya benziyordu, hahamı odalarda izleyip duruyordu şüpheli karanlığı sararken hücreleri.
Golem’de kaba saba garip bir hâl gezerdi, çünkü adım atarken hahamın o kedisi saklanırdı. (Scholem’de geçmese de böylesi zamanın ötesinden, benim içim sezerdi.)
İlaha kaldırarak o itaatkâr eli, İlahına edilen duaları kopyalar yahut ahmakça gülüp o boşluklara dalar doğulu bir rükûda bükülürdü bedeni.
Haham ona bakardı hem şefkat hem dehşetle (kendine soruyordu), “Nasıl vuku buldu da yarattım bu acınçlı oğulu ben yoklukta bıraktım eylemsizlik denen aklı gafletle?”
Neden şu sonsuzluğa bir sembol daha kattım? ebediyette boyna sağılan boş yumağa Neden yeni bir sebep, bir sonuç kattım ağa, neden başka bir keder var ettim de yarattım?
Sıkıntı saatinde, o cılız loş ışıkta, gözlerini Golem’in üzerinde tutardı. Kim söyleyecek bize, Tanrı neler duyardı Seyreylerken kendi hahamını Prag’da?
Si (como afirma el griego en el Cratilo) el nombre es arquetipo de la cosa en las letras de ‘rosa’ está la rosa y todo el Nilo en la palabra ‘Nilo’.
Y, hecho de consonantes y vocales, habrá un terrible Nombre, que la esencia cifre de Dios y que la Omnipotencia guarde en letras y sílabas cabales.
Adán y las estrellas lo supieron en el Jardín. La herrumbre del pecado (dicen los cabalistas) lo ha borrado y las generaciones lo perdieron.
Los artificios y el candor del hombre no tienen fin. Sabemos que hubo un día en que el pueblo de Dios buscaba el Nombre en las vigilias de la judería.
No a la manera de otras que una vaga sombra insinúan en la vaga historia, aún está verde y viva la memoria de Judá León, que era rabino en Praga.
Sediento de saber lo que Dios sabe, Judá León se dio a permutaciones de letras y a complejas variaciones y al fin pronunció el Nombre que es la Clave,
la Puerta, el Eco, el Huésped y el Palacio, sobre un muñeco que con torpes manos labró, para enseñarle los arcanos de las Letras, del Tiempo y del Espacio.
El simulacro alzó los soñolientos párpados y vio formas y colores que no entendió, perdidos en rumores y ensayó temerosos movimientos.
Gradualmente se vio (como nosotros) aprisionado en esta red sonora de Antes, Después, Ayer, Mientras, Ahora, Derecha, Izquierda, Yo, Tú, Aquellos, Otros.
(El cabalista que ofició de numen a la vasta criatura apodó Golem; estas verdades las refiere Scholem en un docto lugar de su volumen.)
El rabí le explicaba el universo “esto es mi pie; esto el tuyo, esto la soga.” y logró, al cabo de años, que el perverso barriera bien o mal la sinagoga.
Tal vez hubo un error en la grafía o en la articulación del Sacro Nombre; a pesar de tan alta hechicería, no aprendió a hablar el aprendiz de hombre.
Sus ojos, menos de hombre que de perro y harto menos de perro que de cosa, seguían al rabí por la dudosa penumbra de las piezas del encierro.
Algo anormal y tosco hubo en el Golem, ya que a su paso el gato del rabino se escondía. (Ese gato no está en Scholem pero, a través del tiempo, lo adivino.)
Elevando a su Dios manos filiales, las devociones de su Dios copiaba o, estúpido y sonriente, se ahuecaba en cóncavas zalemas orientales.
El rabí lo miraba con ternura y con algún horror. ‘¿Cómo’ (se dijo) ‘pude engendrar este penoso hijo y la inacción dejé, que es la cordura?’
‘¿Por qué di en agregar a la infinita serie un símbolo más? ¿Por qué a la vana madeja que en lo eterno se devana, di otra causa, otro efecto y otra cuita?’
En la hora de angustia y de luz vaga, en su Golem los ojos detenía. ¿Quién nos dirá las cosas que sentía Dios, al mirar a su rabino en Praga?
Jorge Luis Borges
Miloslav Dvořák “Le Golem et Rabbi Loew près de Prague” (1951)
bir güzel nasıl kasabada yaşadı da kimesne (aşağı yukarı hep inip çıkarken çanlar) bahar yaz sonbahar kış yapmadığı şarkısı ettiği de raksıydı.
Kadınlar ve erkekler(hem ufak hem de tefek) kimesneyi dünyada umursamazlardı pek ektikleriydi değilleri biçtikleri aynıları güneş ay yıldızlar yağmur
çocuklar tahmin etti(lakin pek azı ancak aşağı unuttular yukarı büyüyerek sonbahar kış bahar yaz) hiçkimsenin onu çok daha çok sevdiğini
ne zaman ki şimdiyle yaprak ile ağaçla kederiyle ağladı güldü onun neşesi kuşla kar ve dahi durağanla kımıltı kimesnenin her idisi onun için her şeydi
evlendi birileri kendi herkesleriyle gülüşüp ağlaştılar ve ettiler raksını (uyu uyan ümit et ve sonrasında)onlar aslayı söyleyerek uyudular düşünü
yıldız yağmur güneş ay (ve sadece yağan kar başlayabilir izaha hatırlamağı unutmağa nasıl meyilli çocuklar aşağı yukarı hep çanlar dalgalanırken)
günlerden bir gün öldü kimesne sanırım (ve hiçkimse eğilip öptü onun yüzünü) meşgul halk toprağa verdi onları yan yana azar azar ve dahi idi idiyle de hem
hepsinden hepisiyle derinden deriniyle ve çok daha çoklukla uykuyu düşlediler hiçkimse ve kimesne nisan ve yeryüzüyle dilekle ve ruh ile evet ile de eğer.
Kadınlar ve erkekler(hem ding ve dahi dong) yaz sonbahar kış bahar ektiklerini biçip geldiklerini gittiler güneş ay yıldızlar yağmur
Mütercim: Özgür Bağlıyalnız
“anyone lived in a pretty how town”
anyone lived in a pretty how town (with up so floating many bells down) spring summer autumn winter he sang his didn’t he danced his did.
Women and men(both little and small) cared for anyone not at all they sowed their isn’t they reaped their same sun moon stars rain
children guessed(but only a few and down they forgot as up they grew autumn winter spring summer) that noone loved him more by more
when by now and tree by leaf she laughed his joy she cried his grief bird by snow and stir by still anyone’s any was all to her
someones married their everyones laughed their cryings and did their dance (sleep wake hope and then)they said their nevers they slept their dream
stars rain sun moon (and only the snow can begin to explain how children are apt to forget to remember with up so floating many bells down)
one day anyone died i guess (and noone stooped to kiss his face) busy folk buried them side by side little by little and was by was
all by all and deep by deep and more by more they dream their sleep noone and anyone earth by april wish by spirit and if by yes.
Women and men(both dong and ding) summer autumn winter spring reaped their sowing and went their came sun moon stars rain
Charles August Mengin “Sappho” (1877, Tablonun sadece yüz kısmına odaklanan kırpılmış bir detayıdır.)
1 Bu mısra, edebiyat tarihindeki en ünlü “crux desperationis” (çözümsüzlük/metin bozulması) emsallerinden biridir. Mısradaki iki küçük haç işareti (†…†), orijinal parşömenlerde günümüze ulaşan metnin o kısmının okunamadığını, kopyalanırken bozulduğunu veya gramer olarak cümleye tam oturmadığı için filologlar tarafından şüpheli bulunduğunu gösterir. Şiir tam da burada, cümlenin ortasında kopup sonsuza dek susar.
Sappho ilk dört kıta boyunca aşkın ve kıskançlığın bedeni nasıl paramparça ettiğini (kalp çarpıntısı, dilin tutulması, kulak uğuldaması, körlük, soğuk terleme ve ölüm hissi) muazzam bir pasiflik ve çaresizlik içinde anlatır. Ancak bu yarım kalan son mısrada (τόλματον – tolmaton) ani bir uyanış yaşanır. Tolmaton, hem “cesaret edilmeli/göze alınmalı” hem de “tahammül edilmeli/katlanılmalı” demektir.
Sappho burada pasif acı çekme hâlinden çıkıp stoacı bir uyanışa geçer: Ölmek üzere hissetsem de, bu acıya boyun eğmeyip hayata ve bu duyguya tahammül etmeliyim (veya risk alıp aşkımı ilan etmeye cesaret etmeliyim). Yarım kalan “çünkü yoksul bile…” kıyası ise muhtemelen “yoksul bile talihinin dönmesini bekler” ya da “yoksul bile kaderine katlanmak zorundadır, ben de katlanmalıyım” şeklinde devam edecekti.
Ayakkabılarının burunları hep yukarı kıvrıktı. Annem babama, Kenneth’a hep bir numara büyük ayakkabı aldığını ya da çocuğun ayaklarında bir yamukluk olup olmadığını filan artık birine sorması gerektiğini söyler dururdu. Ama bence ayakkabılarının ucunun öyle kıvrık olmasının asıl sebebi, sürekli çimlerin üzerinde durup o otuz otuz beş kiloluk cüssesini öne doğru vererek bir şeyleri incelemesi, eline alıp parmaklarının arasında evirip çevirmesiydi. Mokasenlerinin bile ucu kalkıktı.
Anneminkine çeken, bakır kırmızısı dümdüz saçları vardı; saçını soldan ayırır ve hiç ıslatmadan tarardı. Asla şapka takmazdı, onu ta uzaklardan bile tanıyabilirdiniz. Bir öğleden sonra kulüpte Helen Beebers ile golf oynarken, atış çivisini ve topumu o sert, kış kurallarının geçerli olduğu zemine bastırıp tam vuruş pozisyonumu aldığım sırada, arkamı dönsem Kenneth’ı göreceğimden adım gibi emindim. Gayet emin bir şekilde de arkamı döndüm. Elli altmış metre kadar ötede, yüksek tel örgülerin arkasında, bisikletine binmiş bizi izliyordu. Öyle bir kızıl saçı vardı işte.
Solaklara özel birinci kale beysbol eldiveni kullanırdı. Eldivenin parmak kısımlarının arkasına çini mürekkebiyle şiirlerden mısralar yazardı. Atış sırası onda değilken veya sahada özel bir şeyler dönmüyorsa o şiirleri okumayı sevdiğini söylerdi. On bir yaşına geldiğinde evdeki bütün şiir kitaplarını okumuştu. En çok Blake ve Keats’i, biraz da Coleridge’i severdi. Ancak eldivenine okumak için itinayla yazdığı son şiirin ne olduğunu —ki eldivenini düzenli olarak okurdum— bundan bir yılı aşkın bir süre öncesine kadar bilmiyordum. Ben hâlâ Fort Dix’te askerken, o zamanlar henüz askere gitmemiş olan kardeşim Holden’dan bir mektup geldi; garajda oyalanıp dururken Kenneth’ın eldivenini bulduğunu yazıyordu. Holden, eldivenin başparmağında daha önce görmediği bir şiir olduğunu, bunun ne anlama geldiğini sorarak o mısraları mektuba yazmıştı. Şiir Browning’e aitti: “Nefret ederdim ölümün gözlerimi bağlayıp da, beni esirgeyip, sürünerek geçmemi emretmesinden.” İleri derece kalp hastası bir çocuk için hiç de neşeli mısralar değildi bunlar.
Beysbola deli olurdu. Oynayacak maç bulamadığında veya ona havadan top fırlatmak için ben etrafta yoksam, saatlerce garaj çatısına beysbol topunu fırlatır, top aşağı yuvarlanırken de onu tutardı. Birinci ligdeki her oyuncunun vuruş ve tutuş istatistiklerini ezbere bilirdi. Ama benimle maçlara hiç gelmezdi, gelmek istemezdi. Sadece bir kez, sekiz yaşlarındayken birlikte maça gitmiştik ve Lou Gehrig’in atışı iki kez ıskalayıp yanışını izlemişti. Gerçekten iyi olan birinin bir daha yandığını görmek istemediğini söylemişti.
“Edebiyata geri dönüyorum, bununla başa çıkamıyorum.”
Şiir kadar nesre de düşkündü; bilhassa kurguya. Günün herhangi bir saatinde odama gelir, kitaplığımdan bir kitap çeker ve okumak için kendi odasına ya da verandaya geçerdi. Ne okuduğuna bakmak için başımı nadiren kaldırırdım. O günlerde bir şeyler yazmaya çabalıyordum. Çok zor bir işti. Benzini solduran cinsten bir iş. Ama arada bir başımı kaldırdığım olurdu. Bir defasında odadan F. Scott Fitzgerald’ın Geceler Yumuşaktır kitabıyla çıktığını görmüştüm; başka bir seferinde Richard Hughes’un Masumiyetin Çöküşü kitabının ne hakkında olduğunu sordu. Ona anlattım, o da okudu, ama daha sonra sorduğumda kitap hakkında tek söylediği şey deprem sahnesinin ve başlangıçtaki zenci adamın çok iyi olduğuydu. Başka bir gün odamdan Henry James’in Yürek Burgusu kitabını alıp okudu. Bitirdiğinde bir hafta boyunca evde kimseyle tek kelime konuşmadı.
***
Ben gayet iyiyim.
Ama temmuz ayındaki o tuhaf, iğrenç cumartesi gününün her detayını tüm berraklığıyla hatırlayabiliyorum.
Annemle babam o gün yazlık tiyatroda Para Beraber Gitmez oyununun ilk matinesini sahnelemek üzere oradaydılar. Yaz oyunlarında aşırı sinirli, kendilerini parçalayan, ter içinde kalan iki oyuncuya dönüşürlerdi, bu yüzden küçük kardeşlerim ve ben onları izlemeye pek gitmezdik. Özellikle annem yazlık oyunlarda çok kötüydü. Onu sahnede izlerken, serin bir akşamda bile Kenneth koltuğunda büzülür, utançtan neredeyse yerin dibine girerdi.
O cumartesi bütün sabah odamda çalışmış, öğle yemeğimi bile orada yemiştim; aşağı ancak öğleden sonra geç saatlerde inebildim. Üç buçuk civarı verandaya çıktığımda Cape Cod’un havası başımı biraz döndürdü, sanki gereğinden fazla demlenmiş, çok sert bir çay gibiydi. Ama bir dakika sonra havanın aslında oldukça güzel olduğunu fark ettim. Güneş, çimlerin her tarafını yakıyordu. Etrafıma bakınıp Kenneth’ı aradım ve onu hasır koltukta oturmuş kitap okurken buldum; ayaklarını altına toplamış, bütün ağırlığını ayak sırtlarına vererek tünemişti. Ağzı açık bir şekilde okuyordu. Verandayı geçip karşısındaki tırabzana oturduğumu duymadı bile.
Ayakkabımın ucuyla koltuğuna vurdum. “Okumayı bırak, koçum,” dedim. “Bırak o kitabı. Eğlendir beni biraz.” Hemingway’in Güneş de Doğar kitabını okuyordu.
Onunla konuştuğumda ruh hâlimi sezerek kitabı elinden bıraktı ve bana bakıp tebessüm etti. O bir beyefendiydi; on iki yaşında bir beyefendi; o hayatı boyunca hep bir beyefendiydi.
“Yukarıda çok yalnız kalıyorum,” dedim ona. “Çok kötü bir meslek seçmişim. Eğer günün birinde roman yazarsam, herhâlde bir koroya falan katılıp bölümler arasında toplantılara koştururum.” Benden sormamı beklediğini bildiği için o beklediğim soruyu sordu: “Vincent, yeni hikâye ne hakkında?”
“Dinle. Şaka yapmıyorum Kenneth. Dehşet bir şey. Cidden,” dedim, ikimizi de ikna etmeye hazırlanarak. “Adı ‘Bovlingçi’. Karısı geceleri radyoda maçları veya hokey karşılaşmalarını dinlemesine izin vermeyen bir adam hakkında. Spor yasak. Çok gürültülüymüş. Berbat bir kadın. Adamın kovboy hikâyeleri okumasına bile izin vermiyor. Beynine zararlıymış. Adamın bütün kovboy dergilerini çöp kutusuna atıyor.” Bir yazar edasıyla Kenneth’ın yüzünü izledim. “Bu adamın bovling gecesi her çarşambadır. Her çarşamba akşamı yemekten sonra dolaptaki raftan o özel bovling topunu alıp yuvarlak kanvas çantasına koyar, karısına iyi geceler öpücüğü verip dışarı çıkar. Bu iş tam sekiz yıl böyle devam eder. Sonunda adam ölür. Karısı her pazartesi gecesi mezarlığa gidip adamın mezarına glayöl çiçekleri bırakır. Fakat günlerden bir gün, kadın pazartesi yerine çarşamba günü mezarlığa gider ve mezarda taptaze menekşeler görür. Onları oraya kimin koyduğunu aklı almaz. Yaşlı bekçiye sorar, bekçi de ‘Haa, şu her çarşamba gelen hanımefendi koydu. Karısı filan herhâlde.’ der.”
“‘Karısı mı?’ diye çığlık atar kadın. ‘Karısı benim!’ Ama yaşlı bekçinin kulağı ağır işitmektedir ve olayla pek ilgilenmez. Kadın eve döner. Gece geç saatlerde komşuları kırılan bir camın şangırtısını duyarlar ama radyodaki hokey maçını dinlemeye devam ederler. Sabah komşulardan biri işe giderken yan evin camının kırık olduğunu ve ön bahçede çiğden sırılsıklam olmuş bir bovling topunun parladığını görür.”
“Nasıl, beğendin mi?”
Hikâyeyi anlatırken gözlerini yüzümden bir an olsun ayırmamıştı.
“Ya Vincent,” dedi. “Hadi ama.”
“Ne oldu? Çok iyi bir hikâye bu.”
“Harika yazacağından eminim. Ama, yuh yani Vincent!”
Ona dönüp, “Sana okuyacağım son hikâye bu Caulfield. Nesi var bu hikâyenin be? Tam bir başyapıt. Arka arkaya şaheserler fırlatıyorum. Ben hayatımda aynı adamın elinden çıkma bu kadar çok başyapıt görmedim,” dedim. Şaka yaptığımı biliyordu ama canımın sıkkın olduğunu anladığı için bana sadece yarım bir tebessüm yolladı. Yarım tebessümlere tahammülüm yoktu. “Nesi var bu hikâyenin?” dedim. “Seni küçük velet. Seni kızıl kafa.”
“Belki de böyle bir şey gerçekten yaşanmıştır, Vincent. Ama yaşandığına emin değilsin, değil mi? Yani sen bunu sadece uydurdun, değil mi?”
“Elbette uydurdum! Böyle şeyler yaşanıyor, Kenneth.”
“Tabii, Vincent! İnanıyorum sana! Harbi diyorum, inanıyorum,” dedi Kenneth. “Ama madem bir şeyler uyduruyorsun, neden iyi şeyler uydurmuyorsun? Anlıyor musun? Yani iyi bir şeyler uydursan diyorum. İyi şeyler de yaşanıyor hayatta. Hem de bir sürü. Ya Vincent! Sen iyi şeyleri yazabilirsin. Yani iyi şeyleri, iyi adamları falan yazabilirsin diyorum. Ah be oğlum Vincent!” Gözleri parlayarak bana baktı – evet, resmen parlıyordu. Çocuğun gözleri öyle bir parlardı ki…
“Kenneth,” dedim – ama çoktan tuş olduğumu anlamıştım; “bu bovling topu olan adam zaten iyi bir adam. Onda bir sorun yok. Sadece karısı iyi biri değil, hepsi bu.”
“Tabii, biliyorum ama – of Vincent! Sen adamın intikamını falan alıyorsun. Adamın intikamını almak da nereden çıktı? Yani, Vincent. Adamın hâli vakti yerinde. Kadını rahat bırak. Karısını yani. O da ne yaptığının farkında değil ki. Şu radyo ve kovboy hikâyeleri meselesinde falan,” dedi Kenneth. “Kadınla uğraşma, hı Vincent? Anlaştık mı?”
Hiçbir şey söylemedim.
“Bari o topu pencereden atmasın ya. O bovling topunu yani. Hı Vincent? Olur mu?”
Başımı salladım. “Tamam.” dedim.
Kalkıp mutfağa geçtim ve bir şişe zencefilli gazoz içtim. Beni hep böyle can evimden vuruyordu. Her defasında beni darmadağın ediyordu. Sonra yukarı çıktım ve hikâyeyi paramparça edene dek yırttım.
Aşağı inip tekrar veranda tırabzanına oturdum ve onun okuyuşunu izlemeye başladım. Aniden başını kaldırıp bana baktı.
“Hadi biraz midye yemek için Lassiter’e gidelim.” dedi.
“Olur. Üstüne bir ceket falan almak ister misin?” Üzerinde sadece çizgili bir tişört vardı ve kızıl saçlı insanların yandığı gibi fena hâlde güneşten yanmıştı.
Gömleğimin kollarını sıvayarak çimenlik boyunca onu takip ettim, çimenliğin sınırında durup arabayı garajdan geri geri çıkarmasını izledim. Garaj yoluna kadar çıkardığında yanına yürüdüm. Ben sürücü koltuğuna geçerken o da sağa kaydı ve kendi camını indirmeye başladı —cam önceki gece Helen Beebers’la olan randevumdan beri kalkık duruyordu; saçlarının rüzgârda uçuşmasından hiç hoşlanmazdı. Ardından Kenneth paneldeki düğmeye bastı, arabanın kanvas tentesi de benim tepeden elimle bir tane patlatmamın yardımıyla kendi şovunu yapmaya başladı ve en sonunda koltuğun arkasına katlandı.
Garaj yolundan çıkıp Caruck Bulvarı’na saptım, oradan da Ocean’a çıktım. Lassiter’e Ocean üzerinden gitmek on kilometre kadar sürüyordu. İlk birkaç kilometre ikimizin de ağzını bıçak açmadı. Güneş fena yakıyordu. Benim mürekkep lekeli, tırnakları yenmiş, solgun ve ölü gibi duran ellerimi iyice ortaya çıkarıyordu; öte yandan Kenneth’ın kızıl saçlarına vurup harika bir şekilde parlıyordu ve bu durum kulağa gayet adil geliyordu. Ona, “Doktor, şu torpidoya bir uzanır mısın?” dedim. “Orada bir paket sigarayla elli bin dolarlık bir banknot bulacaksın. Lassiter’in çocuklarını üniversitede okutmayı planlıyorum. Oradan bir sigara ver bana.”
Sigarayı uzatırken, “Vincent, Helen’le evlenmelisin bence,” dedi. “Şaka yapmıyorum. Kız seni beklemekten kafayı yiyecek. Çok zeki falan sayılmaz ama bu iyi bir şey. Onunla o kadar çok tartışmak zorunda kalmazsın. Hem iğneleyici konuştuğunda kalbini de kırmamış olursun. Onu seyrediyorum. Neden bahsettiğini falan hiç anlamıyor. Oğlum, bu çok iyi bir şey! Üstelik bacakları da çok güzel.”
“Oooo, Doktor Bey!”
“Yok. Harbi diyorum, Vincent. Onunla evlenmelisin. Bir keresinde onunla dama oynamıştım. Damalarına ne yaptı biliyor musun?”
“Ne yaptı?”
“Ben yemeyeyim diye hepsini en arka sırada tuttu. Onları hiç kullanmak istemedi. Oğlum bak, bu harika bir kız modeli Vincent! Onun için kedi’lik (caddy, golfte çanta taşıyıcılığı) yaptığım zamanı hatırlıyor musun? Ne yapıyor biliyor musun?”
“Beşinci deliği biliyorsun, değil mi? Hani şu yeşil alana varmadan hemen önce o büyük ağacın olduğu yer? Benden topunu o koca ağacın üstünden aşırmamı istedi. Kendisinin asla oradan fırlatamadığını söyledi. Oğlum, işte bu tam da evlenmek isteyeceğin türden bir kız, Vincent. Elinden kaçırmak istemezsin.”
“Kaçırmayacağım.” Sanki benden yaşça iki kat büyük bir adamla konuşuyordum.
“Kendi hikâyelerinin seni yiyip bitirmesine izin verirsen kaçırırsın ama. Onları bu kadar kafana takma. Çok iyi olacaksın. Hem de dehşet olacaksın.”
Yola devam ettik. Ben fazlasıyla mutluydum.
“Vincent.”
“Efendim.”
“Phoebe’nin yattığı beşiğe baktığında, onun için deli oluyor musun? Sanki onun ta kendisiymişsin gibi hissetmiyor musun?”
“Evet,” dedim, onu dinlerken ve ne demek istediğini çok iyi anlayarak. “Evet.”
“Holden için de deli oluyor musun?”
“Tabii. İyi çocuktur.”
“Bu kadar ketum olma,” dedi Kenneth.
“Tamam.”
“Birini sevdiğin zaman herkese söyle ve onu ne kadar sevdiğini de anlat,” dedi Kenneth.
“Tamam.”
“Daha hızlı sür Vincent,” dedi. “Gazı iyice kökle.”
Arabaya verebileceği her şeyi verdim ve hızı yüz yirmiye kadar çıkarabildim.
“İşte benim abim be!” dedi Kenneth.
***
Sadece birkaç dakika içinde Lassiter’in mekânına varmıştık. Ölü bir saatti, park yerinde sadece bir araba, De Soto marka bir sedan vardı; kapıları kilitliydi ve kavruluyor gibi görünüyordu ama keyfimiz gıcır olduğundan bu manzara bize hiç de bunaltıcı gelmemişti. Sinek telleriyle çevrili verandanın dışındaki masalardan birine oturduk. Verandanın diğer ucunda sarı polo yaka tişörtlü, kel ve şişman bir adam istiridye yiyordu. Gazetesini tuzluğa yaslamıştı. Çok yalnız görünüyordu ve tam da dışarıda güneşin altında yanan o koca sedanın sahibiymiş gibi bir hâli vardı.
Sandalyemi geriye doğru eğip, sineklerin vızıldadığı koridordan bara doğru bakarak Lassiter’i görmeye çalışırken, o şişman adam lafa girdi.
“Hey Kızıl, o kızıl saçları nereden buldun?”
Kenneth dönüp adama baktı ve şöyle dedi:
“Yolda biri verdi.”
Bu laf adamı resmen kopardı. Adam armut gibi keldi. “Yolda biri verdi, ha?” dedi. “Sence bana da bir şeyler ayarlayabilir mi?”
“Tabii,” dedi Kenneth. “Ama ona mavi bir kart vermen lazım. Geçen senekinden. Bu senekileri kabul etmiyor.”
Adam bu lafa iyice bitti. Gülmekten sarsılarak, “Mavi kart vermem lazım, ha?” diye sordu.
“Evet. Geçen senekinden,” diye cevapladı Kenneth.
Şişman adam kendi kendine kıkırdayıp gazetesine geri döndü; sonrasında da, sanki sandalyesini çekip masamıza oturmuş gibi sürekli bizim tarafa bakıp durdu.
Tam kalkmaya yeltendiğim sırada Lassiter barının köşesini döndü ve beni orada otururken gördü. Selam vermek için kalın kaşlarını kaldırdı ve yanımıza gelmeye başladı. Tehlikeli bir tipti kendisi. Bir gece yarısı kendi barında boş bir litrelik bira şişesini kırıp, elinde kalan sivri cam parçasıyla karanlık, tuzlu havaya karıştığını ve otoparktaki arabalardan sırf havalı radyatör kapaklarını çaldığından “şüphelendiği” bir adamı aradığını görmüştüm. Şimdi o koridordan gelirken bana şunu sormak için sabırsızlanıyordu: “O çok bilmiş kızıl kafalı kardeşini de getirdin mi yanında?” Verandaya çıkana kadar Kenneth’ı görememişti. Ona başımla onay verdim.
Kenneth’ı görünce, “Vay be!” dedi. “Nasılsın ufaklık? Bu yaz seni buralarda pek göremedim.”
“Geçen hafta buradaydım. Siz nasılsınız Bay Lassiter? Yakın zamanda birilerini patakladınız mı?”
Lassiter ağzı açık kıkırdadı. “Ne istersin ufaklık? Midye? Bol tereyağı soslu?” Kafayla büyük bir onay alınca mutfağa doğru yöneldi ama durup şunu sordu:
“Diğer kardeşin nerede? Şu deli olan?”
“Holden,” diye durumu kurtardım. “Yaz kampında. Kendi başının çaresine bakmayı öğreniyor.”
“Hadi canım?” dedi Lassiter büyük bir ilgiyle.
“O deli değil,” diye çıkıştı Kenneth.
“Deli değil mi?” dedi Lassiter. “Deli değilse nesi var peki?”
“Hoop, dur biraz ufaklık,” dedi Lassiter alelacele. “Bak, sadece takılıyorum yahu. Deli falan değil. Onu demek istemedim. Sadece biraz yaramaz, o kadar. Hadi uslu bir çocuk ol. Ben ona deli demedim. İyi çocuk ol bakayım. Sana çok güzel midyeler getireyim.”
Yumrukları sıkılı hâlde Kenneth bana baktı, ama ben kararı ona bırakarak hiçbir işaret vermedim. Oturdu. “Yaşınızın adamı olun,” dedi Lassiter’e. “Allah aşkına! Millete böyle isimler takmayın.”
“Kızıl’a kabadayılık taslama Lassiter!” diye seslendi şişman adam masasından. Lassiter ona dönüp bakmadı bile – işte öyle belalı bir herifti.
Lassiter koridora çıkan o tek basamakta resmen sendeledi.
***
Mekândan çıkarken Lassiter’e midyelerin harika olduğunu söyledim ama Kenneth onun sırtına vurana kadar yüzündeki şüphe gitmemişti.
Arabaya geri bindik, Kenneth kapı tarafındaki torpido gözünün kapağını indirip rahatça bir ayağını o boşluğa dayadı. Reechman Burnu’na kadar sekiz kilometre sürdüm çünkü ikimizin de oraya gitmek istediğini hissediyordum.
Buruna geldiğimizde arabayı o eski yere çektim, arabadan indik ve Holden’ın kendi uydurduğu bir sebepten ötürü ‘Ukala Kayası’ dediği yere doğru taştan taşa zıplayarak ilerlemeye başladık. Okyanusa böyle koşup atlamalık mesafede büyük, düz bir kayaydı bu. Kenneth önden gidiyordu… bir ip cambazı gibi kollarını açarak dengesini sağlıyordu. Benim bacaklarım daha uzundu ve bir elim cebimde taştan taşa rahatça atlayabiliyordum. Üstelik ona göre birkaç yıllık avantajım da vardı.
İkimiz de Ukala Kayası’na oturduk. Okyanus sakindi ve rengi güzeldi ama hoşuma gitmeyen bir şeyler vardı. Hoşuma gitmeyen bir şeyler olduğunu fark ettiğim an, güneş de bulutların arkasına gizlendi. Kenneth bana bir şey söyledi.
“Ne?” diye sordum.
“Sana söylemeyi unuttum. Bugün Holden’dan bir mektup aldım. Sana okuyayım.” Şortunun arka cebinden bir zarf çıkardı. Okyanusu izledim ve onu dinledim. “Şu en üstteki başlığa bak,” dedi Kenneth ve şu şekilde başlayan mektubu okumaya koyuldu.
Ezikler İçinGoodrest KampıCuma
Sevgili Kenneth,
Burası çok boktan. Hayatımda bu kadar pislik adamı bir arada görmedim. ‘derei’den bir şeyler yapman ve doğa yürüyüşlerine çıkman gerekiyor. Kırmızılar ve beyazlar arasında bir yarışma var. Benim beyaz olmam gerekiyormuş. Ben pislik bir beyaz falan değilim. Yakında eve döneceğim ve seninle, Vincent’la biraz takılıp midye falan yeriz. Burada hep vıcık vıcık yumurta veriyorlar ve içeceğin zaman sütü dolaba bile koymuyorlar.
Yemekhanede herkesin bir şarkı söylemesi gerekiyormuş. Bu Bay Grover kendisini harika bir şarkıcı sanıyor ve dün gece benimle şarkı söylemeye çalıştı. Söylerdim de onu sevmiyorum. Sana gülümsüyor ama fırsatını bulduğunda hep çok kaba davranıyor. Annemin verdiği 18 dolarım var ve o adam dediği gibi şehre giderse trene biner galiiba yakında eve gelirim belki cumartesi ya da pazar. Bay Grover’la yemekhanede şarkı söylemediğim için beni aforoz ettiler. Bu pisliklerin hiçbiri benimle konuşmuyor. Bir tane Tenesee’den gelen çok iyi bir çocuk var ve neredeyse Vincent kadar büyük. Vincent nasıl. Onu özlediğimi söyle. Ona sor bakalım hiç korintlileri okumuş mu. Korintliler incilde geçiyor ve çok iyi ve güzel, Web tailer bana birazını okudu. Buradaki yüzme çok boktan çünkü hiç dalga yok küçük dalgalar bile yok. Dalga yoksa ve hiç korkmuyorsan veya ters yüz olmuyorsan ne anladım ben o işten. Sadece o koydukları sala doğru bir eşle yüzüyorsun. Benim eşim Charles Masters. Tam bir pislik ve yemekhanede hep şarkı söylüyor.
Bi de beyaz takımında o ve onun kaptanı. O ve Bay Grover şu ana kadar tanıdığım en büyük pisliklerden 2’si, bir de Bayan Grover var. O da senin annen gibi olmaya çalışıyor ve sürekli gülümsüyor ama o da Bay Grover gibi gıcık. Gece ekmek kutusunu kilitliyorlar ki kimse sandviç falan yapamasın, Jim’i de kovdular ve buradan aldığın her şey için 5 ya da 10 sent vermen gerekiyor ve Robby Wilcoks’ın ailesi ona hiç para vermemiş. Yakında dönerim galiiba pazar. Seni çok özledim Kenneth Vincent’ı ve Phoebe’yi de. Phoebe’nin saçı ne renk oldu. Bahse varım galiiba kızıldır.
KardeşinHolden Caulfield
Kenneth mektubu ve zarfı tekrar arka cebine soktu. Pürüzsüz, kırmızımsı bir çakıl taşı aldı ve sanki simetrisinde hiçbir kusur olmamasını umuyormuş gibi taşı parmaklarının arasında çevirerek inceledi; sonra benden çok çakıl taşına konuşurcasına: “Taviz veremiyor,” dedi. Bana acı acı baktı. “O sadece küçük bir çocuk ve taviz vermeyi bilmiyor. Bay Grover’ı sevmiyorsa, şarkı söylerse herkesin onu rahat bırakacağını bilse bile yemekhanede şarkı söyleyemiyor. Ona ne olacak Vincent?”
“Sanırım taviz vermeyi öğrenmesi gerekecek,” dedim ama buna ben bile inanmıyordum ve Kenneth da bunun farkındaydı.
Kenneth o pürüzsüz çakıl taşını şortunun küçük cebine sıkıştırdı ve ağzı yarı açık bir şekilde okyanusa baktı.
“Biliyor musun?” dedi. “Eğer günün birinde ölecek falan olursam ne yapardım biliyor musun?”
Bir şey söylememi beklemedi.
“Buralarda takılırdım,” dedi. “Bir süre bir yerlere kaybolmazdım.”
Yüzüne zafer kazanmış gibi bir ifade oturdu —yani Kenneth’ın yüzünün alabildiği o kendine has zafer ifadesi; hiç kimseyi yenmeden veya alt etmeden kazanılan cinsten bir zafer. Okyanus artık korkunç görünüyordu. İçi bovling toplarıyla doluydu. Kenneth, yüzünde bir şeyden ötürü duyduğu büyük mutlulukla Ukala Kayası’ndan ayağa kalktı. Ayağa kalkışından yüzmeye niyetlendiğini anlamıştım. Onca bovling topunun arasında yüzmesini istemiyordum.
Ayakkabılarını ve çoraplarını fırlatıp attı. “Hadi, girelim,” dedi.
“O şortla mı gireceksin?” diye sordum. “Dönüşte üşürsün. Güneş çoktan battı.”
“Arabanın koltuğunun altında bir tane daha var. Hadi. Girelim.”
“Kramp girecek, yediğin o midyelerden.”
“Sadece üç tane yedim.”
“Hayır, yapma-” diyerek onu durdurmaya yeltendim. Tişörtünü çıkarıyordu ve beni duymadı.
Kafası tişörtün içinden çıktığında, “Ne?” dedi.
“Hiçbir şey. İçeride fazla kalma.”
“Sen girmeyecek misin?”
“Hayır. Bonem yok.” Bu lafıma epeyi güldü ve omuzuma hafifçe bir tane patlattı.
“Hadi, girsene Vincent.”
“Sen gir. Bugün okyanusa hiç tahammülüm yok. İçi bovling toplarıyla dolu.”
Beni duymadı. Kumsalın düzlüğüne doğru koşturdu. Onu tutup geri çekmek ve oradan hızla gaza basıp uzaklaşmak istiyordum.
Suda kendi çapında oyalanması bittiğinde, bana hiçbir şey sezdirmeden tek başına denizden çıktı. Ayak bileklerine gelen o sulu, çamurlu kısmı geçip çıktı; hatta düzlüğün kurumuş, ayak izlerinin zor belli olduğu kısmından o kadar hızlı ve aceleyle geçti ki, başının öne eğik olması dışında hiçbir şey fark edemedim. Sonra, plajın yumuşak kumlarına zar zor ulaştığında, okyanus son bovling topunu da ona fırlattı. Avazım çıktığı kadar ismini haykırdım ve deli gibi oraya koştum. Hiç bakmadan onu kucakladım; kollarımda onunla, bacaklarım titreyerek arabaya doğru koştum. Onu koltuğa yatırdım ve ilk kilometreyi frenlere basarak gittim; sonrasında gaza köküne kadar abandım.
***
Beni ya da herhangi bir şeyi görmesinden çok önce, Holden’ı verandada otururken gördüm. Yanında bir valizi vardı ve olayı fark edene kadar burnunu karıştırıyordu. Fark ettiğinde ise Kenneth’ın adını haykırdı.
“Mary’e söyle doktoru arasın,” dedim nefes nefese. “Numara telefonun yanındaki zımbırtıda yazıyor. Kırmızı kalemle.” Holden, Kenneth’ın adını bir kez daha haykırdı. O paspal görünümlü elini uzattı ve Kenneth’ın burnundaki kumu sildi, daha doğrusu neredeyse vurarak düşürdü. “Çabuk ol Holden, Allah kahretsin!” dedim, Kenneth’ı kucağımda onun yanından geçirirken. Holden’ın evin içinden koşarak mutfağa, Mary’nin yanına fırladığını hissettim.
Birkaç dakika sonra, hatta doktor bile gelmeden önce, annem ve babam arabayla garaj yoluna girdiler. Oyunda genç bir âşık rolünü oynayan Gweer da onlarlaydı. Kenneth’ın odasının penceresinden anneme işaret ettim, annem genç bir kız çocuğu gibi koşarak eve daldı. Onunla odada bir dakika kadar konuştum; sonra merdivenlerde babamın yanından geçerek aşağı indim.
Daha sonra doktor, annem ve babam yukarıda Kenneth’ın odasındayken, Holden ve ben verandada dikilip durduk. Gweer denen o oyuncu da nedense etrafta dolanıyordu. En sonunda usulca, “Ben yavaştan kalkayım,” dedi.
“Olur,” dedim dalgınca. Etrafta tiyatrocu falan görmek istemiyordum.
“Eğer yapabileceğim bir şey varsa-“
“Evine gitsene sen be adam,” dedi Holden.
Gweer ona hüzünlü bir şekilde gülümsedi ve çıkmaya yeltendi. Ama bu çıkış pek içine sinmemiş gibiydi. Üstelik hizmetçi Mary ile yaptığı ufak sohbetten sonra iyice meraklanmıştı. “Neyi var – kalbi mi? Daha gencecik bir çocuk, değil mi?”
“Evet.”
“Evine git. Hadisene.”
Biraz sonra içimden gülmek geldi. Holden’a okyanusun bovling toplarıyla dolu olduğunu söyledim ve o küçük sarsak başını sallayıp,
“Evet, Vincent,” dedi; sanki neden bahsettiğimi anlıyormuş gibi.
O gece sekizi on geçe öldü.
Belki tüm bunları yazıya dökmek onu buradan uzaklaştırır. Holden’la birlikte İtalya’daydı; benimle birlikte de Fransa, Belçika, Lüksemburg ve Almanya’nın bir kısmındaydı. Buna dayanamıyorum. Bugünlerde buralarda öylece takılıp kalmaması gerekiyor.
Ölümden korkmak mı?—Boğazımda o sisi, Yüzümde o pusu hissetmek, Karlar başlarken, haberdar ederken rüzgâr beni Yaklaşmaktaymışım oraya, evet, Gecenin kudreti var, fırtınanın baskısı, Düşmanın durduğu yer; Orda dikilir Başkorku’nun cismi, Yiğit kimseler hep oraya gider: Zira sefer bitti, ulu menzile varıldı, Yıkılmıştır gayri bütün sur, Gerçi ödülden de evvel, mükâfatın evvelinde, Verilecek bir savaş daha var. Ben hep savaşçıydım—kopsun bir cenk daha, En sonuncusu bu, en güzeli hepsinden! Nefret ederdim ölümün gözlerimi bağlayıp da, Beni esirgeyip, sürünerek geçmemi emretmesinden. Yok! Bırak tadayım hepsini bizzat Eski zamanın erleri gibi, Göğüs gerip zorluğa, kapansın şu hesap Acı, karanlık ve soğuğun defteri. Zira şer cesur için, ansızın hayır olur, Bitiverir o kara lâhza, Tabiatın da öfkesi, iblisin sesi boğulur, Söner gider o eza, Değişir, acıdan bir sükûnet doğar birden, Sonra nur, sonra bağrın, Ruhumun ruhu ey yâr! Sarılırım yeniden, Hakk’a aittir yarın!
Mütercim: Özgür Bağlıyalnız
Prospice
Fear death?—to feel the fog in my throat, The mist in my face, When the snows begin, and the blasts denote I am nearing the place, The power of the night, the press of the storm, The post of the foe; Where he stands, the Arch Fear in a visible form, Yet the strong man must go: For the journey is done and the summit attained, And the barriers fall, Though a battle’s to fight ere the guerdon be gained, The reward of it all. I was ever a fighter, so—one fight more, The best and the last! I would hate that death bandaged my eyes and forbore, And bade me creep past. No! let me taste the whole of it, fare like my peers The heroes of old, Bear the brunt, in a minute pay glad life’s arrears Of pain, darkness and cold. For sudden the worst turns the best to the brave, The black minute’s at end, And the elements’ rage, the fiend-voices that rave, Shall dwindle, shall blend, Shall change, shall become first a peace out of pain, Then a light, then thy breast, O thou soul of my soul! I shall clasp thee again, And with God be the rest!
Şimdiye kadar yayımlanan ‘Gece için Şarkılar’ listelerinin neredeyse hepsini Spotify üzerinden de dinleyebilmeniz için çalma listesi oluşturduk. Bilginize.
Sabah 04.17. Retina tabakam, Malta veya Curacao’daki (ki bu iki lokasyon, küresel çaresizliğin sunucu tarlalarıdır) bir veri merkezinden fiber optik kablolar aracılığıyla saniyede 300.000 kilometre hızla fırlatılan ve yatak odamın klostrofobik, ekşi ter kokan karanlığını yaran 120 hertzlik mavi ışık bombardımanı altında eziliyor. 300.000.
Sağ elimin işaret parmağı, ergonomik olarak insan anatomisine bir hakaret olan ucuz bir farenin sol tuşunun üzerinde, âdeta rigor mortis evresine girmiş bir kadavra uzvu gibi asılı duruyor.
Ekranda, piksellerden inşa edilmiş, sentetik renklerin en saldırgan tonlarıyla boyanmış bir “Slot” (Slot kelimesi, bir boşluğu, doldurulması gereken bir çukuru imler ki bu, içinde bulunduğumuz durumu muazzam bir şiirsellikle özetler) makinesi var. Oyunun adı mühim değil; meyveler, antik Mısır tanrıları veya mitolojik yaratıklar olabilir. Temalar, sadece kognitif yetileri uyuşturmak için tasarlanmış dijital birer emziktir. Asıl mesele, ekranın sağ alt köşesinde yeşil, fosforlu harflerle parlayan tek kelimenin içinde titreşiyor: ÇEVİR.
İşte, kâinatın en şeytani mühendisliği bu tuşla benim parmak ucum arasındaki bir milimetrelik mesafede gizli. Ben geri zekâlı değilim. Kredi kartımın asgari ödeme tutarının, ev sahibimin bana attığı pasif agresif WhatsApp mesajlarının ve üç gündür açmadığım buzdolabının içindeki çürümüş domates kokusunun farkındayım. Matematik biliyorum. RNG (Random Number Generator/Rastgele Sayı Üreticisi) algoritmalarının nasıl çalıştığını, kasanın uzun vadede matematiksel bir kesinlikle, tıpkı termodinamiğin ikinci yasası gibi, her zaman ama her zaman kazanacağını biliyorum.
Fakat zekâ, bağımlılık karşısında bir kalkan değildir; zekâ, sadece kendi yok oluşunuzu 4K çözünürlükte, muazzam bir berraklıkla izlemenizi sağlayan lanet olası bir stadyum projektörüdür.
Eminönü alt geçidindeyiz. Rutubet, ucuz parfüm ve kavrulmuş mısır kokusunun geniz yakan bir sentezi var. Tezgâhın üzerinde, 1.5 voltluk yassı pillerle çalışan, gövdesi fosforlu yeşil (yahut çingene pembesi, zira kutsalın artık bir renk paleti vardır) plastikten mamul, parmağa geçirilen o küçük, dijital sayaçlar duruyor: Zikirmatikler.
Eskiden tespih vardı. Tespih, ipin üzerinde kayan otuz üç veya doksan dokuz taşın, parmak uçlarındaki organik dokunuşuydu. Taneleri çekerken tespihin çıkardığı hafif ahşap/kehribar şıkırtısı, kalp atışıyla senkronize olur, insanı rakamlardan, matematikten azade kılıp sonsuz ve tanımlanamaz mutlaklığın (Tevhid’in) içine çekerdi. Parmak, taşı ezerken dünyayı da ezerdi. Tespih çekmek, biriktirme, yığma, hesaplama zorbalığına karşı iyi gelirdi.
Fakat sonra tuhaf yıllar geldi. Takvimdeki günlerin üzerinden dozer gibi geçen, ardından “muhafazakârlığı” devasa inşaat ihalelerine, lüks jiplere ve iftar çadırlarındaki siyasi şovlara eşitleyen korkunç bir milenyum.
Ve zikirmatik icat edildi.
O fosforlu plastiğin ortasındaki küçük kauçuk düğmeye her basışınızda, minik bir “çıt” sesi duyulur ve renksiz LCD ekrandaki rakam bir bir artar. 1, 2, 3… 99… 450… 1200. İnsan, Allah’ın isimlerini anarken artık bir sonsuzluğa dalmıyor; tıpkı bir banka memurunun mevduat hesaplaması, tıpkı bir borsacının hisse senedi takibi yapması gibi, kendi uhrevi skorunu takip ediyor. Mukaddes olan, ölçülebilir, istatistiki bir veriye dönüşüyor. O kauçuk düğmeye basan Türk insanı, farkında bile olmadan, ruhunu kapitalizmin “sayısallaştırma” makinesine entegre ediyor. Artık ne kadar derin inandığıyla değil, LCD ekranda ne kadar büyük bir rakam biriktirdiğiyle ilgileniyor.
Adam: Şu sıra boydan boya harabe rahimler Ve şu sıra da paramparça olmuş göğüsler. Yatak yatağa kokar. Nöbetleşir saat başı hemşireler.
Gel, kaldır şu örtüyü usulca. Bak şu yağ yığınına, şu irinli sulara, Bir vakitler koca bir dünyaydı bir erkeğe Adı hem sarhoşluktu hem de sıcak bir yuva.
Gel hele, göğsündeki şu yara izine bak. Duyuyor musun tespih gibi dizilmiş ukdeleri? Çekinme, dokun. Et yumuşamış, hissetmez acıyı.
Şu yatan kanıyor sanki otuz bedenden. Hiçbir fanide bulunmaz ki bu kadar kan. Şu gördüğünün ise, daha pek yeni Kanserli rahminden kesip aldılar bebeğini.
Bırakırlar uyusunlar. Gece gündüz. – Yeni gelenlere Derler ki: uykudadır buranın şifası. – Yalnız pazarları Ziyaretçiler hatırına uyanık bırakılırlar bir nebze.
Kursaktan pek az lokma geçer oldu artık. Sırtlar Yara bere içinde. Sineklere baksana. Bazen Yıkar onları hemşire. Ahşap peykeleri yıkar gibi tıpkı.
Şimdiden kabarıyor kara toprak her yatağın başucunda. Et bükülüp meylediyor toprağa. Sönüp gidiyor ateş, Sular akmaya koyuluyor. Toprak çağırıyor.
Mütercim: Özgür Bağlıyalnız
Mann und Frau geh’n durch die Krebsbaracke
Der Mann: Hier diese Reihe sind zerfallene Schöße und diese Reihe ist zerfallene Brust. Bett stinkt bei Bett. Die Schwestern wechseln stündlich.
Komm, hebe ruhig diese Decke auf. Sieh, dieser Klumpen Fett und faule Säfte, das war einst irgendeinem Mann groß und hieß auch Rausch und Heimat.
Komm, sieh auf diese Narbe an der Brust. Fühlst du den Rosenkranz von weichen Knoten? Fühl ruhig hin. Das Fleisch ist weich und schmerzt nicht.
Hier diese blutet wie aus dreißig Leibern. Kein Mensch hat soviel Blut. Hier dieser schnitt man erst noch ein Kind aus dem verkrebsten Schoß.
Man läßt sie schlafen. Tag und Nacht. – Den Neuen sagt man: hier schläft man sich gesund. – Nur sonntags für den Besuch läßt man sie etwas wacher.
Nahrung wird wenig noch verzehrt. Die Rücken sind wund. Du siehst die Fliegen. Manchmal wäscht sie die Schwester. Wie man Bänke wäscht.
Hier schwillt der Acker schon um jedes Bett. Fleisch ebnet sich zu Land. Glut gibt sich fort, Saft schickt sich an zu rinnen. Erde ruft.
Riba elinden, kavi taştan bir hanesi olmaz insanın ne mermeri pürüzsüzdür ne taşı harcına yatar ki nakışlar bezeyebilsin cephesini, riba elinden mabet duvarlarına cennet bahçeleri nakşedilmez ne çeng ü rebab ne bakireye inen ol mukaddes müjde ne de mermere oyulan nurlu hale parıldar, riba elinden Gonzaga beği görünmez olur, ne varisi kalır ne hasekisi hiçbir eser yapılmaz ki zamana dirensin, yoldaş olsun ömre satılsın diyedir her çaba ve tez elden çıksın diye fıtrata isyan olan şol riba elinden, ekmeğindir bayat bir çaputa döner günden güne ekmeğindir kâğıt gibi kurur da kalır, ne dağların buğdayı ne de kavi bir un riba elinden kabalaşır incecik çizgiler silinir gider bütün berrak hudutlar ve başını sokacak bir menzil bulamaz kimesneler. Sengtıraş taşından edilir çulha tezgâhından koparılır RİBA ELİNDEN yün inmez olur pazara sürüsü kâr getirmez olur çobana Riba bir taundur, riba körletir hizmetçi kızın elindeki iğneyi felç eder çıkrıkçının hünerli ellerini. Pietro Lombardo’yu riba var etmedi Duccio ribanın tezgâhından geçmedi Ne Pier della Francesca; ne Zuan Bellin’ doğmuştur ribadan ne de ‘La Calunnia’ nakşedilmiştir riba ile. Ribadan feyzalmadı Angelico; el almadı Ambrogio Praedis, Hiçbir yontma taş mabet dikilip de yazılmamıştır kitabesine: Adamo me fecit. Riba elinden yücelmedi Sen Trofim Riba elinden kurulmadı Sen Hiler, Pas düşürür riba pırıl pırıl keskiye Çürütür zanaatı da zanaatkârı da Güve gibi kemirir tezgâhtaki ipliği Öğrenemez olur kimesne sırmayla altın dokumayı; Laciverde maraz düşer riba ile; al kumaş sırmasız kalır Zümrüt bulamaz Memling gibi nakkaşını Riba katleder ana rahmindeki bebeyi Yiğidin sevdasını kursağında bırakır Zifaf yatağına nüzul indirir, gencecik gelinle güveyin arasına kara çalı gibi girer yatar
HİLÂF-I FITRAT
Fahişeler getirdiler Eleusis’e Cesetleri dizdiler ziyafet sofrasına hepsi de ribanın fermanıyla.
Mütercim: Özgür Bağlıyalnız
XLV
With Usura
With usura hath no man a house of good stone each block cut smooth and well fitting that design might cover their face, with usura hath no man a painted paradise on his church wall harpes et luthes or where virgin receiveth message and halo projects from incision, with usura seeth no man Gonzaga his heirs and his concubines no picture is made to endure nor to live with but it is made to sell and sell quickly with usura, sin against nature, is thy bread ever more of stale rags is thy bread dry as paper, with no mountain wheat, no strong flour with usura the line grows thick with usura is no clear demarcation and no man can find site for his dwelling. Stone cutter is kept from his stone weaver is kept from his loom WITH USURA wool comes not to market sheep bringeth no gain with usura Usura is a murrain, usura blunteth the needle in the maid’s hand and stoppeth the spinner’s cunning. Pietro Lombardo came not by usura Duccio came not by usura nor Pier della Francesca; Zuan Bellin’ not by usura nor was ‘ La Calunnia ‘ painted. Came not by usura Angelico; came not Ambrogio Praedis, Came no church of cut stone signed: Adamo me fecit. Not by usura St Trophime Not by usura Saint Hilaire, Usura rusteth the chisel It rusteth the craft and the craftsman It gnaweth the thread in the loom None learneth to weave gold in her pattern; Azure hath a canker by usura; cramoisi is unbroidered Emerald findeth no Memling Usura slayeth the child in the womb It stayeth the young man’s courting It hath brought palsey to bed, lyeth between the young bride and her bridegroom
CONTRA NATURAM
They have brought whores for Eleusis Corpses are set to banquet at behest of usura.
Ezra Pound
Ezra Pound’un Usura‘sı ve Bir Tahrifat Olarak Murabaha
Yirminci asrın en büyük ve en tartışmalı şairlerinden Ezra Pound’un şaheseri The Cantos of Ezra Pound içerisinde müstesna bir yere sahip olan 45. kanto (XLV), şairin ekonomi-politik görüşlerinin şiirî bir manifestosudur. Pound, bu kantoda sanatın, zanaatın ve insanca yaşamın baş düşmanı olarak usura mefhumunu hedefe koyar. Ancak bu metnin Türkçeye Efe Murad tarafından “murabaha” kelimesiyle aktarılması, edebî bir tercih hatasından öte, metnin muhtevasını bütünüyle tahrif eden mefhumi bir fecaattir.
Şairin ekonomi-politik öfkesini ve fıtrata dönüş arzusunu layıkıyla idrak edebilmek için metne musallat olan bu tercüme garabetini; mefhumların ontolojik köklerine, fıkhi inhiraf tarihine ve kapitalizmin kelimeleri temellük etme ironisine inerek tahlil etmek elzemdir.
Pound’un Lugatında “Usura” Neyin Karşılığıdır?
Pound’un lugatında usura, salt bir iktisat mefhumu yahut ticari bir usulsüzlük mevzusu değildir. Şiirde sarih bir biçimde “tabiata/fıtrata karşı işlenen günah” (sin against nature/contra naturam) olarak tavsif edilen bu mefhum, paranın hiçbir sahih emek, alın teri veya estetik kıymet üretmeksizin kendi kendini doğurması sapkınlığıdır. Pound, kâinatın nizamına aykırı olan bu bereketsizliği bir veba (murrain) olarak niteler.
İslam nasslarında bu ontolojik kötülüğün yegâne mukabili ribadır. Riba, yalnızca haksız bir kazanç değil; bizzat Allah’ın ayetlerine, fıtrata ve kâinatın nizamına açılmış bir harp ilanıdır. Ribanın girdiği yerde alın teri kurur, bereket katledilir; taş ustası taşından, dokuyucu tezgâhından, yün pazardan koparılır. Pound’un mısralarında yankılanan “hilâf-ı fıtrat” mefhumu, ancak ve ancak riba kelimesi ile karşılanabilir.
Hukuka Uydurulan Şenaat ve Murabaha Bid’ati
Hâl böyleyken, usura kelimesinin Türkçeye “murabaha” olarak aktarılması tarihî ve fıkhi bir fecaattir. Zira “murabaha”, ribanın karşılığı değil; bilakis tarih boyunca ribayı gizlemek, faizin etrafından dolanmak için icat edilmiş “hukuka uydurma” çabalarının, sistem içi hilelerin bir mahsulüdür.
Kapitalizmin palazlandığı ve küreselleşme temayülü gösterdiği 16. asırda, paranın kâğıt üzerinde çoğalması melaneti dinî engellere çarpmaktaydı. Batı’da ilahiyatçı John Calvin’in “Ev neyi doğuruyor?” safsatasıyla paraya kiralık bir meta muamelesi yapması ile, Doğu’da Ebussuud Efendi’nin “para vakıfları” üzerinden %20 faizi (10’a 12 kuralı) örfe ve fetvalara dayandırarak meşrulaştırması aynı inhirafın neticesidir. Bugün İslami bir usulmüş gibi sunulan ve katılım bankacılığının ambalajı olan “murabaha”, hakikatte İslami usulleri zedeleyen bir bid’attir. Meseleye ehil olanların, kalbini nassa teslim edenlerin gayet iyi bildiği üzere; ha “kâr” bankası olmuş ha faiz, nihayetinde her ikisi de ribadır.
Oysa Pound, şiirinde fıkhi bir hileyi veya kılıfına uydurulmuş ticari bir akdi lanetlemez. O; taşı, mermeri, Pietro Lombardo’yu, ana rahmindeki bebeyi ve zifaf yatağındaki gelini felç eden, varlığı kökünden kurutan mutlak kötülüğe saldırır. Riba kelimesinin sarsıcılığı karşısında hiçbir “murabaha” kılıfı, hiçbir hukuki yaldız işe yaramaz.
Yayıncının İronisi ve Kelimenin İğdiş Edilişi
Riba ile doğrudan işlem yapan konvansiyonel bir bankanın iştiraki olan yayınevinin, kendi “rakibi” mevkisindeki katılım bankalarının ambalajı olan “murabaha” kelimesini bu şiirde kullanması bir hayli garip ve ironiktir. Çevirmen ve yayınevi, bilinçli yahut bilinçsiz (şuurlu yahut şuursuz) bir şekilde, “faiz/riba” kelimesinin suçlayıcı ve doğrudan kendi varlıklarına saldıran hakikatinden kaçmışlardır. Şairin tefeci tahakkümüne yönelttiği öfke; rakipleri mevkisindeki kurumların suni mefhumlarıyla pasifize edilmiş, kelimenin ruhu iğdiş edilmiştir.
Şiirsizlik İnsanı Faize Götürür
Hakiki sanat ve şiir, ribanın yegâne panzehridir. Faizin ve ribanın olduğu yerde şiirsizlik başlar. Nitekim aşkı ve takvayı kaybeden, şiirden uzaklaşan cemiyetlerin akıbeti bellidir: “Halk aşksızsa sokaklar banka dükkânlarıyla doludur”. Ezra Pound’un kantosu da, mabet duvarlarındaki cennet nakışlarını ve Meryem’e inen mukaddes müjdeyi silip atan bu şiirsizliğe karşıdır.
Neticeikelam; Ezra Pound’un usura diyerek üzerine titrediği, insanlığı ve sanatı çürüttüğünü söylediği o illetin adı murabaha değil, doğrudan doğruya ribadır. “Riba elinden, kavi taştan bir hanesi olmaz insanın” mısrası, yalnızca sadık bir tercüme değil, aynı zamanda fıtrata açılan savaşa karşı şairane bir duruştur. Gerisi, hakikati tahfif etmekten ve nihayetinde Şeytan’ın kucağına düşmekten ibarettir.