Artezyen, Özgür Bağlıyalnız

📁 Kategori: Yeni İşler, Şiirler

ARTEZYEN

Çatlamış toprağın karnını deşsin diye tuttular onu.
Adı yoktu, yüzü rüzgârın bile merhamet etmediği bir uçurumdu.
Kuraklık kasabanın gırtlağına çökmüş
Herkes kendi nefesinin kokusundan iğrenir olmuştu.
Görevi belliydi:
Şehrin kurumuş damarlarına paslı bir iğne batırmak
Ve o kibri kırılmamış saklı suyu
yeryüzüne kusmaya zorlamak.

İlk gün kazmayı toprağa değil sessizliğe vurdu adam.
İkinci gün karanlık onu yutacak kadar genişledi.
Üçüncü gün, derinlerden çekilen ilk kova gün ışığına çıktığında
Ahali ellerinde taslarla koşuşmuştu kuyunun ağzına.
Fakat kovanın içinde bir damla bile su yoktu.
Bir avuç kara çamurun ortasında parlayan
Kasabanın en dindar adamının yıllar evvel gömdüğü
gayrimeşru bir bebeğin küçücük kafatasıydı.

Kuyu derinleştikçe urgan gerildi, etin sıkleti bindi kenevire
Çıkrığın sesi gıcırdayan bir çeneye dönüştü
Aşağıdan çekilen her kova çatlatıyordu kerpici.
Yutulmuş yeminler çalınmış tapular
iftirayla asılmış adamların çürümüş düğmeleri
Meşin kukul, paslı mil, bilekte tunçtan bukağı.
Adam su aramıyordu artık
Kasabanın yerin yedi kat altına gömüp de unuttuğu
mezarlığı talan ediyordu.

Öğle vakti, güneş tepeye dikilip de gölgeler ayak altlarına sindiğinde
Kuyunun etrafındaki kalabalık korkuyla geriledi.
Aşağıdan yankılanan soğuk bir ses
yırtmıştı bütün bu boğucu sıcağı:
“Damarı buldum!”

Suya kanmaktansa, kavrulmayı seçti kasaba
Aynaya bakmaktansa, kör olmak daima daha masrafsız geldi onlara.
İlk taşı ihtiyar muhtar aldı yerden
Sonra kibrine yenilmiş kadınlar, sonra bereketi çalınmış çocuklar
Kuyunun ağzına bir daha açılmamacasına
yağmur gibi taş ve toprak yağdırdılar.

(Kamera yavaşça kuyunun içine, yerin altına iniyor şimdi)

Kasaba eskisinden de susuz
Hatta susuzluktan kendi dilini çiğnemeye başladı ahali.
Fakat aşağıda
Üzerine yığılan kayaların altında ezilen adam
ölmeye hiç niyetli değil.
Balçık kaplı kırık avuçlarını açıp
Yeryüzünün güneşe sakladığı bütün bu irini
Ulu bir ecel şerbeti gibi kana kana içiyor.

Bulutlar rahmetini esirgeyedursun
İçtikçe bizimki, toprak içe doğru çöküyor
Çatlıyor kaya
Kuyu gitgide genişliyor.

İktibas Kartı

▼

Yaban Süseni, Louise Glück

Yaban Süseni

Acımın sonunda
bir kapı vardı.

Kulak veresiniz bana: ölüm dediğiniz şeyi
hatırlamaktayım ben.

Tepemde, sesler, çam dallarının hışırtısı.
Sonrası hiçlik. Cılız güneş
titrekçe vurdu kuru zemine.

Korkunçtur sağ kalmak
bir şuur olarak
kara toprağa gömülü hâlde.

Sonra bitiverdi işte: korktuğunuz o şey, bir ruh
olup da aciz kalmak
kelam etmeye, aniden sona erdi, sert toprağın
birazcık esnemesiyle. Ve alçak çalılıklarda
fırlayan kuşlar sandığım şeyler de.

Sizler hatırlamazsınız
öbür dünyadan gelişi
söylüyorum size yeniden konuşabilirdim: her ne varsa
nisyandan dönen, döner gelir işte
bir ses bulabilmek için:

hayatımın tam merkezinden koptu
kocaman bir çeşme, ve lacivert gölgeler
masmavi deniz suyunun üzerinde.

Mütercim: Özgür Bağlıyalnız

The Wild Iris

At the end of my suffering
there was a door.

Hear me out: that which you call death
I remember.

Overhead, noises, branches of the pine shifting.
Then nothing. The weak sun
flickered over the dry surface.

It is terrible to survive
as consciousness
buried in the dark earth.

Then it was over: that which you fear, being
a soul and unable
to speak, ending abruptly, the stiff earth
bending a little. And what I took to be
birds darting in low shrubs.

You who do not remember
passage from the other world
I tell you I could speak again: whatever
returns from oblivion returns
to find a voice:

from the center of my life came
a great fountain, deep blue
shadows on azure sea water.

Louise Glück (1943 – 2023)

Kömür, Audre Lorde

Kömür

I
Kapkaradır, toprağın
Bağrından dillendirilen.
Açık olmanın binbir türlü hâli vardır.
Nasıl ki bir elmas dönüşür alevden bir düğüme
Nasıl ki bir sada bürünür bir söze, rengini,
Konuşmanın bedelini ödeyenden alan.

Bazı sözler açıktır
Sırçalı camlardaki bir elmas misali
Geçip giden güneşin kırılışında terennüm eden
Bir de zımbalanmış bahisler gibi sözler vardır
Tırtıklı bir defterde—satın al, imzala, sonra kopar at—
Ve bütün ihtimallere ne olursa olsun
Geriye koçanı kalır
Kötü çekilmiş, kenarı pürüzlü bir diş gibi tıpkı.
Bazı sözler vardır, boğazımda yaşarlar
Üreyerek engerekler gibi. Diğerleri tanır güneşi
Çingeneler gibi gezinerek dilimin üzerinde
Dudaklarımdan patlayıp da çıkmak için
Kabuğunu kıran yavru serçeler gibi.
Bazı sözler
Musallat olurlar bana.

Aşk da bir sözdür, açığın bir başka türü—
Nasıl ki bir elmas dönüşür alevden bir düğüme
Ben karayım zira toprağın bağrından gelirim ben
Sözümü bir cevher bil açık ateşinde sen.

Mütercim: Özgür Bağlıyalnız

Coal

I
Is the total black, being spoken
From the earth’s inside.
There are many kinds of open.
How a diamond comes into a knot of flame
How a sound comes into a word, coloured
By who pays what for speaking.

Some words are open
Like a diamond on glass windows
Singing out within the crash of passing sun
Then there are words like stapled wagers
In a perforated book—buy and sign and tear apart—
And come whatever wills all chances
The stub remains
An ill-pulled tooth with a ragged edge.
Some words live in my throat
Breeding like adders. Others know sun
Seeking like gypsies over my tongue
To explode through my lips
Like young sparrows bursting from shell.
Some words
Bedevil me.

Love is a word another kind of open—
As a diamond comes into a knot of flame
I am black because I come from the earth’s inside
Take my word for jewel in your open light.

Audre Lorde

İkarus’un Düşüşü, Pieter Brueghel

📁 Kategori: Terceme, Şiirler


Güzel Sanatlar Müzesi

Aralık 1938

Istırap hususunda hiç yanılmadılar,
Ol Kadim Üstatlar: ne kadar iyi kavrarmışlar
Onun insan hayatındaki yerini; bir başkası yemek yerken,
cam açarken ya da öylesine dalgın yürüyüp giderken, ıstırabın öylece geçip gittiğini

Nasıl da, yaşlılar huşu içinde, tutkuyla bekler iken
O mucizevi doğumu, birileri hep olmalı
Bunun olmasını pek de umursamayan Çocuklar, kayarken
Ormanın kıyısındaki bir gölette:
Asla unutmadılar
En korkunç şehadetin bile kendi seyrine varışını
Öylece bir köşede, darmadağınık bir yerde
Köpeklerin köpeksi hayatına devam ettiği ve işkencecinin atının da
Masum sağrısını bir ağaca sürttüğü yerde.

Breughel’in İkarus’unda misal: her şey nasıl da yüz çevirir
Felaketten kayıtsızca; saban süren çiftçi işitmiş olabilir belki
Şıpırtısını suyun, kimsesiz feryadını,
Lakin onun için mühim bir yıkım değildi bu; güneşin parlamalıydı
Yeşil suyun içinde yitip giden o beyaz bacakların üstüne, nitekim parladı da
Ve gökyüzünden düşen bir çocuk gibi
Akıl almaz bir şeye şahit olmuş olması gereken o zarif, paha biçilmez geminin,
Gidecek bir yeri vardı denizlerde, sakince yelken açtı.

Mütercim: Özgür Bağlıyalnız

İkarus’un Düşüşüyle Manzara

Brueghel’den rivayetle
İkarus düştüğünde
bahar mevsimiydi

saban sürüyordu bir çiftçi
tarlasında
bütün şaşaası

yılın
uyanmıştı ürpererek
hemen kıyısında

denizin
iştigal ederek
kendi hâliyle

terleyerek güneşte
o güneş ki eritmişti
mumunu kanatlarının

ehemmiyetsizce
sahilin açıklarında
kopuverdi

hiç fark edilmeyen bir şıpırtı
işte buydu
İkarus’un boğuluşu

Mütercim: Özgür Bağlıyalnız


Musée des Beaux Arts

December 1938

About suffering they were never wrong,
The Old Masters: how well they understood
Its human position; how it takes place
While someone else is eating or opening a window or just walking dully along

How, when the aged are reverently, passionately waiting
For the miraculous birth, there always must be
Children who did not specially want it to happen, skating
On a pond at the edge of the wood:
They never forgot
That even the dreadful martyrdom must run its course
Anyhow in a corner, some untidy spot
Where the dogs go on with their doggy life and the torturer’s horse
Scratches its innocent behind on a tree.

In Brueghel’s Icarus, for instance: how everything turns away
Quite leisurely from the disaster; the ploughman may
Have heard the splash, the forsaken cry,
But for him it was not an important failure; the sun shone
As it had to on the white legs disappearing into the green
Water; and the expensive delicate ship that must have seen
Something amazing, a boy falling out of the sky,
Had somewhere to get to and sailed calmly on.

W. H. Auden

Landscape with the Fall of Icarus

According to Brueghel
when Icarus fell
it was spring

a farmer was ploughing
his field
the whole pageantry

of the year was
awake tingling
near

the edge of the sea
concerned
with itself

sweating in the sun
that melted
the wings’ wax

unsignificantly
off the coast
there was

a splash quite unnoticed
this was
Icarus drowning

William Carlos Williams

Elektrik ampulü üfleyerek söndürülmez, Heidegger’in Naziliği “farklı”, İsmet Özel

📁 Kategori: Muhtelif Yazılar, Yazılar

Oruç Aruoba ile konuştuğumuza göre anlaşmış olmalıydık. Çünkü birbiriyle anlaşmak isteyen insanların sahip oldukları en geniş imkan konuşmadır. Konuşurken telâffuz edilen kelimeler kadar, belki onlardan daha çok ses tonu, vurgular, el, yüz, beden hareketleri anlatılan şeyi ortaya döker. Anlamı tamamlayan anlaşmak isteyen iki insan arasındaki tavırlardır. Bu yönüyle konuşma bir raks, bir danstır. Birbirleriyle konuştukları halde bir anlaşma sağlayamayan insanların birlikte raksetmeyi başaramadıklarını, aynı türden oyunu oynamadıklarını kabul etmemiz gerek. Konuşmamız sırasında birbirinden çok farklı havalara uyarak raksettiğimiz belli olduğu için yazı aracılığıyla bir bildirişim deniyoruz, okurların gözü önünde. Bunun anlaşmayı kolaylaştırmaktan çok, zorlaştırması daha büyük ihtimal, yine de denenmeye değer.

Konuşma dediğimiz raks farklı havalara uyularak yapıldığında, karşımızdakinin hangi adımı attığına dikkat etmeyiz. Kendi işittiğimiz müziğe uygun adımı atması gerektiğini düşünürüz yalnızca. Nitekim, Aruoba benim hangi kelimeyi, nasıl ve ne anlamda kullandığıma dikkat etme gereğini duymamış ve benim “Heidegger faşisttir” dediğimi sanmış. Bilindiği gibi faşist kelimesini günümüz dünyasında insanlar özel anlamından kopuk olarak bir “cins isim” gibi kullanıyorlar. Artık faşizm “Duçe” Mussolini’nin korporasyonlara dayalı totaliter milliyetçiliğine özgü bir deyim sayılmıyor. İnsanlar nerede merkezî otokratik bir hükümet görseler, nerede bir liderin diktatörlüğü farkedilmişse, nerede iktisadî veya sosyal denetim sert, sıkı tedbirlerle yürütülüyorsa, nerede siyasî muhalefet kuvvet kullanılarak susturuluyorsa orada faşizm olduğunu söylüyorlar. Bir karalama, sövme ve hakaret kelimesi bu, o kadar ki faşist sıfatının suçlu anlamına gelmesinden en büyük ideolojik rantı temin eden Sovyet yönetimi bile hasımları tarafından faşistlikle nitelenmekten yakasını kurtaramıyor. Çizilen bu geniş çerçeve içinde sertlik gösteren her kişiye faşist diyebilirsiniz, böylece faşist babalar veya öğretmenler sık sık karşımıza çıkar. Eğer Heidegger faşisttir demişseniz, onun bir hödük olduğunu söylemiş olursunuz. Ben kelimenin ifade ettiği sınırlar içinde kullanılmasına dikkat ederek Heidegger’in Nazi olduğunu söyledim. Bununla Heidegger düşüncesinin Nasyonal Sosyalist Alman İşçi Partisi’nin ideolojisiyle uyum içinde olduğunu, Heidegger’in Führer yönetimini onayladığını dile getirmek istedim.

Yazdığı kadarıyla (Yeni Gündem, sayı 8) Aruoba Heidegger’in Nazi olmadığını değil, olamayacağını anlatmaya çalışmış. Başvurduğu akıl yürütme yolu şöyle: Heidegger çok büyük bir düşünürdür, oysa Nazizm (gerçi o faşizm diyor) boş, aptalca bir palavradır, bir düşünce bile değildir. Öyleyse Heidegger Nazi olamaz. Yani yazar olaylardan yola çıkmayı reddediyor. Nazizm ile Heidegger düşüncesi arasındaki farkları açığa çıkarmaktan geri duruyor ve yalnızca o ayıp işi o ağırbaşlı kişi yapamaz diyor.

Bu tutum beni çocukluğuma götürdü. Dokuz yaşımda bebeklerin dünyaya gelmesinin erkek-dişi yakınlaşmasıyla mümkün olduğunu öğrendiğim zaman “olamaz” demiştim, annem ve babam için böyle bir şey söz konusu “olamaz”. İçinde yaşadığımız çarpık toplum insanın temel etkinliklerinden birine neden sövgü ve hakaret anlamı yüklemişti? Yaşım ilerleyince bu sorunun cevabını buldum: Herhangi bir toplum yozlaştığı zaman insanlar arasındaki en geçerli bağlantı yenen-yenilen ilişkisi olarak anlaşılmaktadır. Hükümdarın tebeayı, zenginin fakiri, erkeğin kadını yendiği ve yediği farzedilmektedir. Vae victis! Veyl mağluha! Almanlar, İtalyanlar, Japonlar savaşı kaybettiler, bunlar zaten faşistti. Kazanan haklıydı ve kaybedenlerden Avrupalı olmayanlar üzerinde nükleer deneme yapma hakkına sahipti. Savaşın son yıllarında ve daha sonra doğmuş bulunan herkes, ister Sovyet blokunda ister Batı blokunda doğsun, Gestapo’nun bir gece kapılarını çalacağı, kıpırdayan dalların arkasından kaniçici bir Japon’un çıkıvereceği korkusunu tanıdı. Tuhaf olan şu ki, savaş suçları mahkemelerinden biri Nürnberg’te diğeri Tokyo’da kurulduğu halde bütün suç İtalyanca bir kelimenin üzerinde kaldı: Faşizm. Bunun sebeplerinden biri totaliter milliyetçi rejimleri ilkin 1922 yılında İtalya’da Faşizm adıyla kurulmuş olmasıdır. Bu rejimin Avusturya’ya, Romanya’ya, İspanya’ya gerekli uyarlamalarla ihracı mümkün olmuştur. Dolayısıyla İngiliz, Fransız faşistleri gibi tabirler savaştan önce de kullanılabiliyordu. Ama faşist kelimesinin yaygınlaşmasında en büyük pay Sovyet yetkililerinin ve bağlı odaklarınındır. Çünkü bu kamp kendilerine karşı bütün politikalara muhafazakâr da olsa, sosyal demokrat da olsa faşist demekten geri durmamıştır. Bununla birlikte dünyadaki kitle iletişim araçlarını ellerinde tutanlar karalama ve sövgü sıfatı olarak Nazi kelimesini seçebilirlerdi. Böyle yapmayışları Nazizmin Avrupa medeniyeti için gerçek bir kâbus olmasına karşılık, Faşizmin aynı medeniyetin gözünde tatsız bir şaka oluşu yüzündendir. Faşistler faşistliklerinde bile hezimete uğramışlardır. Bir insanı faşistlikle suçlayarak yenmek ve yemek eskiden de kolaydı, şimdi de kolay.

Biz insanlar hasmımızı damgalayarak “yeriz”. Faşist! Komünist! Siyonist! Mason! Bir damgalama faaliyetinin başarıya ulaşması için iki şart gereklidir: Önce hakaret olarak fırlattığımız sıfat kimin üzerine yapışmışsa, onu toplum dışı bırakmalıdır. İkinci olarak sövgü sıfatının gerçek anlamı çoğunluk tarafından bilinmemeli veya olduğundan farklı bilinmelidir. Ben Martin Heidegger Nazi derken onu yenmek veya yemek düşüncesini taşımıyorum. Düşündüğüm şey gündelik şartlanmaların ve çıkar ilişkilerinin gerçekleri açık seçik görmemize alabildiğine engel olduğudur. Ama Aruoba Heidegger’i “temize çıkarmak” istediğine göre işporta malı düşüncelerin ağırlığını üzerinde taşıyor demektir. Üstelik Faşizm ve Nazizm arasındaki ciddi farkları görmezlikten gelerek bugün de içinde olduğumuz birçok meselenin kavranılmasını güçleştiriyor. Bu haliyle yazar ya çarpık toplumun kavramları çarpıtma, gerçekleri perdeleme tuzağına kıskıvrak yakalanmıştır veya bizzat kendisi bazı düşünce sansürlerinin kalkmasından korkmakta, bulanık bir düşünce ortamından yarar ummaktadır.

Heidegger’in Nazizmi Hitler’inkinden farklıdır. Ama aradaki fark bir mahiyet farkı değil, bir derece farkıdır. Her ikisi de aynı yere varan merdivenin farklı basamaklarında konuşmaktadırlar. Bu tıpkı Theodor Herzl’in Siyonizmi ile Martin Buber’in Siyonizmi arasındaki fark gibidir. Oruç Aruoba’nın Buber hakkındaki kanaatlerini bilmiyorum, ama büyük bir kafa olduğunu sanırım teslim edecektir. Eğer öyle ise siyonizmi övgüye değer mi bulacak acaba? Ya İsrail’in ikinci cumhurbaşkanı olmayı idari işlerden anlamadığı mazeretiyle utanarak reddeden Albert Einstein’ın 1920’lerdeki militan siyonizmini nasıl açıklayacak?

Bir şeyi, bize aşikâr görünen hususların biz o hususta düşünmediğimiz için bize aşikâr göründüğünü anlayabilirsek, şartlanmalarımızı aşabilir, bir üst basamakta düşünmeye geçebiliriz. Düşünmenin en alt basamağı karşılaştığımız nesne ve olayları halihazırdaki bilgi dağarcığımız ve düşünce mekanizmamızla sabit (sandığımız) bir yere koymamızdır. Petrol lambasını bildiğimiz için ilk defa gördüğümüz elektrik ampulünü söndürmemiz gerektiğinde ona üfleriz. Yanılmamızın sebebi elektrik ampulünün de nihayet bir lamba olduğunu aşikârane bilişimizdendir. Nitekim svastikayı gören Avrupalı ona kendi kültürel şartlanması içinde bir ad vermiş, Yunan alfabesindeki majiskül gamma harflerinin bitişmesinden meydana gelen bir haç sanmıştır. Birçok ırkçı Nazi svastikanın aryan ırka ait bir sembol olduğunu sanarak, onu anti-semitizmin bir belirtisi saymıştır. Halbuki svastika neolitik çağdan beri mevcut olduğunu bildiğimiz, Uzak Doğu’da olduğu kadar Uzak Batı’da raslanan, Tibet’te, Litvanya’da, Amerika yerlileri arasında, Mezopotamya’da çeşitli biçimlere bürünen, evrenin yaratılışına ilişkin bir açıklama taşıyan “primordiale” bir simgedir. Daha kullandığı simge hakkında pek çok insanın ve pek çok Nazinin açık seçik bilgilere sahip olmadığı bir harekete Heidegger’in niçin bağlandığını anlamak elbet kolay değil. Kolay olan ortalama yargıların, empoze edilmiş değerlerin gücünden yararlanarak toptancı sonuçlara varmaktır.

İsmet Özel

Terörist İzliyor, Wisława Szymborska

Terörist, İzliyor

Bomba patlayacak saat on üç yirmide.
Şu an daha on üç on altı.
Kiminin içeri girmeye vakti var hâlâ.
Kimininse çıkmaya.

Terörist, caddenin karşısına geçti bile.
Bu mesafe onu her türlü beladan koruyor
öyle bir manzarası var ki, filmlerdeki gibi:

Sarı montlu bir kadın, içeri giriyor.
Güneş gözlüklü bir adam, dışarı çıkıyor.
Kot pantolonlu delikanlılar, laflıyorlar.
Saat on üç on yedi ve dört saniye.
Şu bodur olan şanslı, atlıyor bir mobilete,
şu uzun olansa, giriyor içeriye.

Saat on üç on yedi ve kırk saniye.
Saçında yeşil kurdele olan bir kız yürüyor, yürüyor.
Fakat otobüs aniden önünü kapatıyor.
Saat on üç on sekiz.
Kız orada değil artık.
İçeri girecek kadar aptal mıydı, yoksa değil mi,
bunu ancak içeriden cenazeler taşınırken göreceğiz.

Saat on üç on dokuz.
Giren kimse yok gibi.
Onun yerine şişman bir kel dışarı çıkıyor.
Sanki ceplerinde bir şey aranıyor da
saat on üç yirmiden on saniye önce
zavallı eldivenleri için geri dönüyor.

Saat on üç yirmi.
Zaman nasıl da geçmek bilmiyor.
Artık galiba şimdi.
Henüz değil şimdi.
Evet, işte şimdi.
Bomba, patlıyor.

Mütercim: Özgür Bağlıyalnız

elifba, Inger Christensen

elifba

1
ağaçlar vardır, kayısı ağaçları

2
besbaye otu kâin; ve böğürtlenler de vardır;
brom vardır; ve dahi hidrojen, hidrojen

3
cırcırböcekleri vardır; çitlembik, cıva,
cırtlak narenciye; cırcırböcekleri vardır;
cırcırböcekleri, çıralı çamlar, cenaze servileri, cevher

4
dara kuşları vardır, düşkuranlar, ve dudu bebekler;
katiller mevcuttur hep, ve dara kuşları, ve dıvraklar;
duman, dioksin, ve dünler; ve günler
vardır, günler ve ölüm; ve şiirler
vardır; şiirler, günler, ölüm

5
erken gelen güz vardır; ağızda kalan tat, sonradan gelen akıl;
ervah ve dahi el ayak çekmeler vardır;
eşi ölenler ve elikler; en ince
ayrıntı vardır; eski günler, eski günlerin nuru;
efkârın dağılması vardır; ebonitler, eğri ağaçlar,
eğreltiler, eşitlik, elemli yalnızlık vardır;
eyder ördeği, eklembacaklılar, ve ekşi sirke
vardır, ve erişilicek günler, erişilecek günler

6
fanus gözlü balıkçıllar vardır, füme-mavi kavisli
sırtlarıyla, fırfırlı siyah tepelikleriyle ve frapan
parlak kuyruklarıyla vardır; faunalarda
vardırlar, farazi Eski Dünya’da;
falyanoslar da vardır, felik kuşları, fırtınakuşları,
falkonlar, fulya otları, ve fırçalanmış yapağılar;
frenkinciri ağaçları ve fisyon ürünleri vardır;
falsolar vardır, fiziksel, formel,
farklı; frekans kontrollü cihazlar vardır, ve familyalar;
ve fidanlar vardır, fidanlıkta ki orada
kayısı ağaçları vardır, kayısı ağaçları
farklı ülkelerde, ki sıcaklıkları fışkırtacak al kayısının
fevkalade rengini o fani etinde

7
gözle görülür hudutlar vardır, geniş caddeler, gaiplik

ve gümen ve gömeçler ve güdük keçiler ve geven otu,
gayret vardır, gözle görülür hudutlar

gövdenin dalları vardır, onları, kaldıran rüzgârlar var,
ve o dalların çizdiği garip bir resim

gürgen denen ağacın resmi vardır,
gövdesi kül ağacı denen, gümüş huş denen,
güzide bir sedir ağacı, o resim ki yinelenir durur

gıcırdayan çakıllı bahçe yolunda; gözyaşı
gözyaşı da vardır, gıvışgan otu ve güveyotu,
girdaba düşenler, gri yaban kazları, yavrularıyla gri kazlar;

ve gülleler vardır ve silahlar, gizemli bir arka avlu;
gömülmüş, gıdım gıdım kurumuş, gıpkırmızı frenküzümleriyle bezenmiş,
silahlar vardır; gözalıcı kimyasal
gettoların göbeğinde silahlar vardır
geleneksel, gamsız kesinlikleriyle

silahlar ve göğsünü döven kadınlar, tıpkı
gözü doymaz baykuşlar gibi gırla; günah mahalli vardır;
günah mahalli, gamsız, gündelik, garip,
gümüşi, gözden çıkarılmış bir ışıkta yıkanmış,
gaddar, grimsi, göçüp giden bu şiir

8
hışırtılar vardır, hışırtılar vardır
hasat, historya, ve Halley

kuyruklu yıldızı vardır; hınçlar vardır, hücum kıtaları
hâkim komutanlar, holler, ve hollerin içinde
hafif gölgeler, hafif gölgelerin içinde

hırçın tavşanlar, hafifçe sarkan yapraklar gölgeler o holü ki orada
besbaye otu vardır, ve böğürtlenler, böğürtlenler
hani bazen yaprakların altına saklanmış hırçın tavşanlar

ve hasbahçeler vardır, harika peyzajlar, hür ağacın
hafif soluk çiçekleri, huşu dolu bir ilahi gibi dingin;
hilâl vardır, has ipek, ve bütün
helyosantrik hale ki düşlemiştir
halisane beyinleri, onların talihlerini, ve dahi derilerini

insan derisi ve haneler vardır, Hades’in
has atı ve köpeği ve haşmetin
gölgelerini, hevesi; ve hınç nehrini
hanesine yeniden yerleştirmesiyle; hazeran göklerin
altında hışımlı dolu vardır, hortensiaların
halis beyazı, harıl harıl parlayanı, havai mavisi veya hafif yeşili

hülya sisleri, hani bazen hafif pembe, birkaç
halis leke vardır, ve altında
hatları kavisli semanın haşin Armagedon’u, haşere ilacı,
haşere ilacı helikopterinin hışırdayan harpları, hardal otunun,
hırka otunun, ve halat keteninin üzerinde, hardal otu, hırka otu
ve halat keteni; bu sonuncusu, hermetik bir yazı,
hususen sadece çocuklarca aksi yazılan; ve hasatlık buğday,
harmanlık tarlalarda hasatlık buğday vardır, o hayretengiz

harmanlıkların, hüzünlü yarı ömürlerin,
hasretliğin ve halis balın hudutsuz ilmi; ve kalbin ta hudutlarında,
her zamanki gibi sadece kalbin ta hudutlarında,
huş ağacının kökleri, o huş ağacı ki durur
kalbin harabesinde, haşin ve heybetli,
Hafaza meleklerinin birikmiş bir hafta içi günü;
hızlı, hüsranla çürüyüşünde sümbüli bir hayat,
cennette olduğu gibi şu hakir dünyada da

9
iklimler buzullar vardır, buzul çağları var,
kutupların buzulları ve iskelekuşunun buzulları;
ibibikler vardır, itüzümü, iridyum

ve iridyum sarısı iris, mai iris; oksijen
yerine; ilaveten arktik okyanustaki buz kütleleri,
iri kutup ayıları vardır, postuna işlenmiş
ismen bir numarayla vardır o, kendi hayatına icbar edilmiş;
& iskelekuşunun buz mavisi ırmaklarına inivermesi

mars’ın, ırmaklar varsa şayet;
ırmakların içinde oksijen varsa şayet, oksijen
yerine; vardır muhakkak ibibiklerin
içli şarkılarının olduğu yerde, muhakkak vardır o
cennet mavinin eridiği

ılgıt ılgıt sularda, iridyum sarısı güneşte, oksijen
yerine; muhakkak var olacaktır o, biz de
var olacağızdır muhakkak, içimize çektiğimiz o oksijen vardır,
ilahi ateşin gözü ateşin tacı vardır, ve gölün
ilahi içyüzü; hasırotlarıyla sarmalanmış
ince bir kulp var olacaktır, bir ibis kuşu vardır,
ve içe çekilen ruhun bulutlardaki ilhamlı hareketleri
vardır, Styx’in derinliklerindeki oksijen fırtınaları gibi
ve irfan manzarasının kalbindeki ışıklı buz,
ışıkla tıpatıp aynı o buz, ve ışıklı buzun
ıpıssız kalbinde, iddialı, capcanlı
incecik bir hayat gibi tıpkı senin yağmurdaki bakışın,
iri kristal kafeslerin incelikle dizildiği, o yedi
ışıltılı sistemin olduğu o yanardöner yağmur, senin bakışın benimkinde,
ve İkarus, iktidarsız İkarus vardır;

irim irim eriyen balmumu kanatlara kundaklanmış İkarus
vardır; sivil libaslar içinde bir ceset kadar
iskelete dönmüş bir İkarus vardır, ta aşağılarda
ibibiklerin olduğu yerde; idealistler, oyuncak bebekler
vardır; idealistlerin kanserli tutamlarla yolunmuş
iplik iplik saçları, bebeklerin çivilerle birbirine
iğnelenmiş tenleri, ilahi sırların çürüyen ahşabı; ve dahi tebessümler
vardır, İkarus’un kuzu gibi çocukları
is rengi gri ışıkta, muhakkak var olacaklardır, muhakkak
biz de var olacağızdır, ve oksijenin çarmıhındaki oksijen;
ince bir kırağı olarak var olacağızdır biz, ılık bir rüzgâr olarak,
incinmiş bir gökkuşağının irisi gibi, ipekotunun parlayan
sürgünlerinde, tundranın ılıman saplarında; incecik

var olacağızdır biz, turbadaki bir polen zerresi kadar ince,
iliklerdeki bir virüs zerresi kadar, bir bataklık karanfili gibi belki
belki bir tutam ak üçgül gibi, iğde, bir tutam papatya gibi
ihtişamını yitirmiş cennete sürgün edilen; lakin karanlık
bembeyazdır der çocuklar, o cennetin karanlığı bembeyazdır,
lakin bir tabutun beyazlığı kadar değildir o beyazlık,
ihtimal ki tabutlar varsa şayet, ve dahi sütün
beyazlığı kadar da değildir o beyazlık,
ihtimal ki süt varsa şayet; ak aktır,
der çocuklar, karanlık aktır, lakin
ilk meyve ağaçları var olmadan
ilkin var olan o aklık kadar değil, onların bembeyaz çiçeklenmesi,
karanlık daha da aktır, eritiverir gözleri

10
jale düşmüş haziran gecesi vardır, jale gecesi vardır,
jüpiterin semavi yüksekliğine nihayet
kaldırılmış gibi ve eşzamanlı olarak rüyalar daha görülmeden
janjanlı bir şekilde belirginleştiği anki gibi nazikçe aşağı itilmiş bir gökyüzü; âdeta
jale yutmuş bir feza, beyazlığa doymuş gibi, zamansız bir

jale ve böcek çanı, ve bu incecik
örümcek ağında hiç kimse, hiç kimse idrak edemez ki
güzün olduğunu, ağızda kalan tat ve sonradan gelen akıl
vardır, sadece bu fantastik ultrasonların fantastik lakin huzursuz dizeleri
vardır ve yarasanın tıklayan sise dönük
yeşim kulağı vardır;
jeolojik meyli bu kürenin, hiç bu kadar güzel olmamıştı,
oksijenli o geceler hiç bu kadar beyaz olmamıştı,

öylesine hissizce çözülmüş, yavaşça iyonize olmuş bir
jale akı, ve görünmezliğin hududuna daha önce hiç bu kadar yakın
olunmamıştı; haziran, haziran, senin o yakup merdivenlerin
vardır, o uyuyan canavarların ve onların uyku rüyaları
vardır, çok dünyevi bu yeryüzü ile çok semavi şu gökyüzü arasındaki
jenerik galaktik mikropların uçuşu,
jale vadisinin sükûneti, o kadar sakin ve o jaleler
jeolojik bir yeraltı suyu gibi gerisin geri toprağın altına, hep altına
jale gibi süzüldü; dünya; güneş etrafındaki turunda
jeneratif dünya vardır; samanyolu içindeki güzergâhında
jeolojik dünya vardır; yollarında
jasmin yüküyle, jasper ve demir yüküyle,
demir perdeleriyle, sürur kehanetleriyle ve rastgele Judas
öpücükleriyle ve sokaklardaki
bakire öfkesiyle, tuzdan jezus; jakaranda ağacının
jale yüklü ırmak suları üzerindeki gölgesiyle, şahinler ve avcılarla
ve kalpteki ocak ayıyla, Siena’daki Japoto della Quercia’nın
jale kaynağı Fonte Gaia kuyusuyla ve bir bomba kadar ağır
temmuz ayı ile; evcilleştirilmiş dimağlarla,
jale kavanozları yahut yürek otları yahut yemişlerle,
tükenmiş şu yeryüzünde, o demirağaçlarının kökleriyle

Jayadeva’nın on ikinci asırdan kalma mistik
şiirinde şakıdığı yeryüzü; vicdanın jale yüklü kıyı şeridiyle,
masmavi ve dahi iri balıkçılların meskûn olduğu yuvalarıyla,
ki onların boynu mavi-gri kavislidir,
yahut o ufak balıkçıllar vardır, gizemli
ve ürkek, yahut gece balıkçılı, o kül renkli balıkçıl vardır
ve serçelerin, turnaların ve güvercinlerin kanat çırpışlarındaki
dereceyle ve ahenkle; Jullundur, Jabalpur ve
Jungfrau ile birlikte yeryüzü vardır, Jotunheim ve Jura
ile birlikte vardır, Jabron ve Jambo ile, Jogkarta
ile birlikte vardır, arzın girdapları ve dahi arzın dumanlarıyla birlikte vardır
su kütleleri, kara parçaları, zelzelelerle birlikte vardır,
Judenburg, Johannesburg ve Jerusalem’lerin yegâne Jerusalem’iyle birlikte vardır

atombombaları vardır

Hiroşima, Nagazaki

Hiroşima 6
ağustos 1945

Nagazaki 9
ağustos 1945

140.000 ölü ve
yaralı Hiroşima’da

takriben 60.000 ölü ve
yaralı Nagazaki’de

donup kalmış rakamlar
çok uzak ve sıradan
bir yazın bağrında bir yerlerde

o vakitten beri can verdi
yaralılar, ilkin pek çoğu, hatta
ekserisi, sonra daha azı, lakin nihayetinde

hepsi; nihayetinde
o yaralıların evlatları,
ölü doğanlar, can verenler,

nicesi, mütemadiyen,
kimisi, ve nihayet o
en sonuncuları; mutfağımda

dikilir ve patates
soyarım ben; musluk
akar ve neredeyse
bastırır avludaki
çocukların velvelesini;

çocuklar bağrışır ve
neredeyse bastırırlar
ağaçlardaki kuşların
sesini; kuşlar
şakır ve neredeyse

bastırırlar rüzgârdaki
yaprakların hışırtısını;
yapraklar hışırdar
ve neredeyse bastırırlar
gökyüzünün sükûtunu,

o gökyüzü ki nurdur
ve o nur ki o vakitten
beridir neredeyse
andırır atom bombasının
ateşini

Mütercim: Özgür Bağlıyalnız

alphabet

1
apricot trees exist, apricot trees exist

2
bracken exists; and blackberries, blackberries;
bromine exists; and hydrogen, hydrogen

3
cicadas exist; chicory, chromium,
citrus trees; cicadas exist;
cicadas, cedars, cypresses, the cerebellum

4
doves exist, dreamers, and dolls;
killers exist, and doves, and doves;
haze, dioxin, and days; days
exist, days and death; and poems
exist; poems, days, death

5
early fall exists; aftertaste, afterthought;
seclusion and angels exist;
widows and elk exist; every
detail exists; memory, memory’s light;
afterglow exists; oaks, elms,
junipers, sameness, loneliness exist;
eider ducks, spiders, and vinegar
exist, and the future, the future

6
fisherbird herons exist, with their grey-blue arching
backs, with their black-feathered crests and their
bright-feathered tails they exist; in colonies
they exist, in the so-called Old World;
fish, too, exist, and ospreys, ptarmigans,
falcons, sweetgrass, and the fleeces of sheep;
fig trees and the products of fission exist;
errors exist, instrumental, systemic,
random; remote control exists, and birds;
and fruit trees exist, fruittherein the orchard where
apricot trees exist, apricot trees exist
in countries whose warmth will call forth the exact
colour of apricots in the flesh

7
given limits exist, streets, oblivion

and grass and gourds and goats and gorse,
eagerness exists, given limits

branches exist, wind lifting them exists,
and the lone drawing made by the branches

of the tree called an oak tree exists,
of the tree called an ash tree, a birch tree,
a cedar tree, the drawing repeated

in the gravel garden path; weeping
exists as well, fireweed and mugwort,
hostages, greylag geese, greylags and their young;

and guns exist, an enigmatic back yard;
overgrown, sere, gemmed just with red currants,
guns exist; in the midst of the lit-up
chemical ghetto guns exist
with their old-fashioned, peaceable precision

guns and wailing women, full as
greedy owls exist; the scene of the crime exists;
the scene of the crime, drowsy, normal, abstract,
bathed in a whitewashed, godforsaken light,
this poisonous, white, crumbling poem

8
whisperings exist, whisperings exist
harvest, history, and Halley’s

comet exist; hosts exist, hordes
high commanders, hollows, and within the hollows
half-shadows, within the half-shadows occasional

hares, occasional hanging leaves shading the hollow where
bracken exists, and blackberries, blackberries
occasional hares hidden under the leaves

and gardens exist, horticulture, the elder tree’s
pale flowers, still as a seething hymn;
the half-moon exists, half-silk, and the whole
heliocentric haze that has dreamed
these devoted brains, their luck, and human skin

human skin and houses exist, with Hades
rehousing the horse and the dog and the shadows
of glory, hope; and the river of vengeance;
hail under stoneskies exists, the hydrangeas’
white, bright-shining, blue or greenish

fogs of sleep, occasionally pink, a few
sterile patches exist, and beneath
the angled Armageddon of the arching heavens, poison,
the poison helicopter’s humming harps above the henbane,
shepherd’s purse, and flax, henbane, shepherd’s purse
and flax; this last, hermetic writing,
written otherwise only by children; and wheat,
wheat in wheatfields exists, the head-spinning

horizontal knowledge of wheatfields, half-lives,
famine, and honey; and deepest in the heart,
otherwise as ever only deepest in the heart,
the roots of the hazel, the hazel that stands
on the hillslope of the heart, tough and hardy,
an accumulated weekday of Angelic orders;
high-speed, hyacinthic in its decay, life,
on earth as it is in heaven

9
ice ages exist, ice ages exist,
ice of the arctics and ice of the kingfisher;
cicadas exist, chicory, chrome

and the chrome yellow iris, the blue iris; oxygen
indeed; also ice floes in the arctic ocean,
polar bears exist, as fur inscribed
with an individual number he exists, condemned to his life;
& the kingfisher’s mini-drop into the ice-blue rivers

of mars exists, if the rivers exist;
if oxygen in the rivers exists, oxygen
indeed; exists indeed there where the cicadas’
i-songs exist, there indeed where chicory
heaven exists blue dissolved in

water, the chrome yellow sun, oxygen
indeed; it will exist for sure, we will
exist for sure, the oxygen we breathe exists,
eye of fire crown of fire exist, and the heavenly
inside of the lake; a handle infolded
with bulrushes will exist , an ibis exists,
and the movements of the soul inhaled into clouds
exist, like oxygen storms deep inside Styx
and in the heart of wisdom’s landscape ice-light,
ice identical with light, and in the inner
heart of the ice-light emptyness, live, intense
like your gaze in the rain, that fine life-
iridescent rain where gesture-like
the fourteen crystal lattices exist, the seven
crystalline systems, your gaze in mine,
and Icarus, impotent Icarus exists;

Icarus swaddled in melting waxwings
exists; Icarus pale as a corpse in
civvies exists, Icarus all the way down where
the pigeons exist; dreamers, dolls
exist; the dreamers’ hair with cancerous tufts
torn out, the dolls’ skin pinned together
with nails, rotting wood of the mysteries; and smiles
exist, Icarus’ children white as lambs
in the gray light, will indeed exist, indeed
we will exist, and oxygen on oxygen’s crucifix;
as hoar-frost we will exist, as wind we will exist,
as the rainbow’s iris, in the shining shoots of
mesembryanthenum, in the tundra’s straw; small

we will exist, as small as bits of pollen in peat,
as bits of virus in bones, as swamp pink maybe
maybe as a bit of white clover, vetch, a bit of chamomile
exiled to the lost again paradise; but darkness
is white say the children, the darkness of paradise is white,
but not white as a a coffin is white,
that is if coffins exist, and not
white as milk is white,
that is if milk exists; white is white,
the children say, darkness is white, but not
white as the white existing
before fruit trees existed, their flowering so white,
darkness is whiter, eyes melt

10
june night exists, june night exists,
sky finally as if lifted up to celestial
heights and simultaneously pushed down as gently as when
dreams are visible before being dreamed; a space like
swooned, like saturated with whiteness, a timeless

knell of dew and insects, and nobody in this
gossamer, nobody understands that
autumn exists, that aftertaste and afterthought
exist, only these restless lines of fantastic
ultrasounds exist and the bat’s
jade-ear turned towards the ticking fog;
never was the globe’s inclination so beautiful,
never were the oxygenated nights so white,

so dispassionately dissolved, softly ionised
white, and never was the limit of invisibility so nearly
touched; june, june, your jacob’s ladders
exist your sleeping beasts and their dreams of sleep
exist, a flight of galactic germs between
the earth so earthy and heaven so heavenly,
the calm of the valley of tears, so calm and the tears
sunk back, sunk back in like groundwater again
underground; earth; the earth in its revolution
around the sun exists; the earth in its itinerary
through the milky way exists; the earth on its way
with its load of jasmin, and of jasper and iron,
with its curtains of iron, its portents of joy and random Judas
kisses and a virgin anger
in the streets, jesus of salt; with the jacaranda’s shadow
on the waters of the river, with falcons and hunters
and january in the heart, with the well of Japoto della Quercias
Fonte Gaia in Sienna and with july
as heavy as a bomb; with tame brains,
with heart jars or heart grass or berries,
with the roots of ironwood in the exhausted earth

the earth that Jayadeva sings in his mystic
12 century poem; the earth with its coastline
of conscience, blue and with nests
where the large heron exists, with its neck curved
blue-gray , or the small heron exists, mysterious
and shy, or the night heron, the ash-colored heron exist
and the degrees of wing beats of sparrows, of cranes
and pigeons; the earth with Jullundur, Jabalpur and
Jungfrau exists, with Jotunheim and the Jura
exists, with Jabron and Jambo, Jogkarta
exists, with earth-swirls and earth-smoke exists
with water masses, landmasses, earthquakes exists,
with Judenburg, Johannesburg and the Jerusalem of Jerusalems

atombombs exist

Hiroshima, Nagasaki

Hiroshima 6
august 1945

Nagasaki 9
august 1945

140.000 dead and
wounded in Hiroshima

about 60.000 dead and
wounded in Nagasaki

frozen numbers
somewhere in a distant
and ordinary summer

since then the wounded
have died, many at first, indeed
most, then fewer, but in the end

all; in the end
the children of the wounded,
stillborn, dying,

many, continuously,
some, finally the
last ones; in my kitchen

I stand and peel
potatoes; the faucet
runs and nearly
covers the noise of the
children in the yard;

the children yell and
nearly cover the noise
of the birds in
the trees; the birds
sing and nearly

cover the murmur
of the leaves in the wind;
the leaves murmur
and nearly cover
the silence of the sky,

the sky which is light
and the light which since
then has nearly
resembled the fire
of the atom bomb

Inger Christensen
translated by Susanna Nied (1-8) and Pierre Joris (9-end)

Hayırlısı (Hikâye)

📁 Kategori: Hikâyeler, Yazılar

Mekânın transandantal estetiği içerisinde, bedenlerimiz sentetik bir halının üzerindeki geometrik koordinatlara, sanki zorunlu bir a priori yasa tarafından çivilenmişçesine yerleştirilmişti. Burası, ampirik dünyada “aile evi” yahut “misafir odası” olarak adlandırılan, lakin hakikatte Türk cemiyetinin “iletişimsizlik” krizinin sahnelendiği bir tiyatroydu. İnce belli bardaklarda ritmik olarak çalkalanan kızıl sıvının camla teması, odanın içindeki sessizliği bölen yegâne sahici sesti. Zira dudaklardan dökülen kelimeler, hiçbir hakikate temas etmeyen, anlama melekesinin kategorilerinden bütünüyle azade kılınmış fonetik cesetlerden ibaretti.

Karşımda oturan, biyolojik illiyet zincirinde kendisine “amca” yahut “dayı” sıfatı raptedilmiş yaşlı fail, ciğerlerine doldurduğu havayı ses tellerinin mekanizmasından geçirerek o malum, tahripkâr ve içi mutlak surette boşaltılmış suali uzaya doğru fırlattı:

“Eee, daha daha nasılsınız? Görüşmeyeli hayat nasıl gidiyor?”

Bu, basit bir malumat talebi, yahut tecrübevi bir meraktan neşet eden bir a posteriori sorgulama değildi. Bu, karşılıklı olarak inşa ettiğimiz içtimai yalanın, kimsenin kimseyi zerre kadar merak etmediği, kimsenin kimseyi anlama kapasitesinin yahut niyetinin olmadığı bu müşterek zeminde, mekanizmanın sorunsuz işlediğine dair talep edilen bir rıza beyanıydı. Bu cümle, iki aklın birbirine temas etme çabası değil; bilakis, her birimizin kendi numenal tecerrüdümüzde sonsuza dek hapis kalmamızı garanti altına alan bir emniyet duvarıydı.

O an, aklımın idrak kategorileri sarsıldı. Toplum dediğimiz bu devasa organizmanın içinde, lisanın nasıl olup da iletişimin değil, tecridin vasıtasına dönüştüğünü kavradım. İnsanlar konuşmuyordu; yalnızca kendi fenomenal akislerini muhataplarının suratına çarpıyorlardı. Benim içimdeki karanlık, şekilsiz, ıstırap dolu hakikat, karşımdaki adamın zihnî şablonlarında hiçbir kavramsallığa denk düşmüyordu. Şayet ben, şu an, kendi varoluşumun korkunç ağırlığını, gece yarıları tavana bakarken hissettiğim o mevcudiyete müteallik bulantıyı, zihnimin kıvrımlarındaki amansız şüpheleri kelimelere döküp masanın ortasına, kristal şekerliğin yanına bıraksaydım ne olurdu?

Hiçbir şey.

Çünkü cemiyetimin semantik çölünde, sahici bir acıyı, derinlikli bir şüpheyi yahut özgün bir fikri işleyecek, onu alıp kendi müdrikesinde sentezleyecek hiçbir alet çantası, hiçbir kategorik altyapı mevcut değildi. Karşımdaki akıl, benim iç dünyamdan fışkıracak olan bu ampirik veriyi bir anomali, sentetik a priori kuralları ihlal eden bir hata kodu olarak algılayacak ve derhâl savunma mekanizmalarını devreye sokarak onu meşhur klişelerden biriyle ezecekti: “Aman takma kafana,” “Büyütülecek ne var,” “Şükret hâline.” İşin korkuncu ise, benim bu “düşüşümden” içten içe memnuniyet duyacaktı. Çünkü onun oğlu fen lisesini kazanmıştı.

İletişim, iki özün birbirine değme ihtimaliyken, bizler sadece birbirimizin sentetik zırhlarına vurup çıkan tok sesi dinleyerek sağırlaşıyorduk. Herkes kendi acısının dehlizinde tek başına çürüyor, lakin herkes bir aradayken o korkunç “hâl hatır sorma” ayininin sahte neşesiyle kâinatın rasyonalitesine boyun eğiyordu. Kendi derdini anlatanın aslında sadece kendi sesini duymak için konuştuğu, dinleyenin ise anlamak için değil, sadece kendi konuşma sırasının gelmesi için tahammül ettiği bu mekân, aklın ve diyalektiğin intihar ettiği bir mezarlıktı.

Gözlerinin içine baktım. Amcanın irislerindeki yorgun, beklentisiz, sadece “toplumsal sözleşmenin” gereğini yerine getirmiş olmanın verdiği huzuru gördüm. O benden bir hakikat beklemiyordu. O, benden kendi kopyasını, nizamın sarsılmadığına dair yatıştırıcı yalanı bekliyordu. Zaman uzadı. Sessizlik, gitgide garipleşmeye başlamak üzereyken, irademin cılız başkaldırısını kendi içimde boğdum. Hakikati, dilin yetersiz hudutları içine sokup da bu anlayışsızlık pazarında murdar etmemeye karar verdim.

Şuurumu, dış dünyanın kaba beklentisine teslim ederken, ses tellerimi tam da onların benden talep ettiği frekansta titreştirdim. Dudaklarımdan, bütün çöküşümü, toplum denen bu yalanın içindeki ebedî yalnızlığımı mühürleyen o birkaç kelime döküldü:

“İyilik sağlık amca. Koşturuyoruz, bildiğin gibi…” “Hayırlısı.”

“Hayırlısı.” Bu kelime, Türk müdrikesinin bir kara deliğiydi. Herhangi bir nedensellik zincirini, her türlü zihnî analizi, bütün ihtimalleri ve felsefi şüpheleri tek bir çırpıda yutan, ameli ve fikri ebediyen yok eden mutlak bir son. Böyle kullanıyorlardı nedense bu kelimeyi. Bu iyi geliyordu sanırım onlara. Hâlbuki düşündükçe kafayı yiyecek gibi oluyorum ben bu kelimeyi. Hayır neydi? Hayırlı olan bilinebilir miydi? İnsan müdrikesi “hayrın” nerede olduğunu tespit edebilir miydi?

Eğer Pierre-Simon Laplace haklı olsaydı, evet.

Aklım beni aniden 18. asra fırlattı. Laplace’in Şeytanı… Eğer kâinattaki her bir atomun şu anki konumunu ve hızını bilen, aynı zamanda bu verileri analiz edebilecek kadar muazzam bir zekâya sahip bir varlık (bir şeytan) olsaydı; onun için ne geçmiş ne de gelecek meçhul olurdu. Her şey, mutlak bir illiyet zinciri içinde şeffaflaşırdı. İşte o zaman “hayırlısı” demeye gerek kalmazdı. Çünkü “hayrın”, yani sonucun ne olacağı bir matematik formülü kadar kesin olurdu. Hangi işe girersem mutlu olacağımı, hangi kadınla evlenirsem genetiğimi en sağlıklı şekilde aktaracağımı, o gün o sokağa girersem kafama bir kiremit düşüp düşmeyeceğini bilirdim. Laplace’in evreninde tesadüfe, tevekküle, dolayısıyla “hayırlısına” yer yoktu.

Karşımdaki sentetik halının desenlerine bakarken, Heisenberg’in Belirsizlik İlkesi kafamın içinde yankılanıyordu. Bir parçacığın konumunu ne kadar kesin bilirsen, momentumunu o kadar bilemezsin. Kâinat, en temel, en mikroskobik dokusunda bize şunu haykırıyordu: Sınırların var. Göremezsin. Bütünü aynı anda bilemezsin. Gerçeklik, senin ölçüm araçlarından, senin idrak kategorilerinden kaçacak şekilde tasarlanmıştır.

O hâlde ben, otuz beş yıllık şu acınası ampirik tecrübemle, bir olayın benim için “hayırlı” mı yoksa “şer” mi olduğunu nasıl bilebilirdim? Bugün okuldan kovulmam (ki bu benim için mutlak bir şer gibi görünür), Edward Lorenz’in Kelebek Etkisi uyarınca, on yıl sonra dünyanın bambaşka bir yerinde milyarder olmamı sağlayacak kaotik olaylar zincirinin ilk kanat çırpışı olabilirdi. Aklım, zamanın lineer akışında sadece “şu anı” algılayabiliyordu. On hamle sonrasını göremediğim bir satranç tahtasında, piyonumu feda etmenin bana maçı kazandıracak hamle mi, yoksa mat olmamın başlangıcı mı olduğunu bilemezdim.

İşte tam burada, Erwin Schrödinger’in meşhur kedisi, masanın altından süzülüp kafamın içine miyavlayarak girdi. Gelecek, bir ihtimaller dalgasıydı. Kutu açılana kadar (zaman o anı gösterene kadar), o olayın “hayr” ve “şer” olma ihtimalleri üst üste biniyordu. Gerçeklik, ancak gözlem yapıldığında, yani yaşandığında çöker ve tek bir sonuca evrilirdi. “Hayırlısı,” demek, aslında kuantum dalga fonksiyonunun çöktüğü o ana duyulan saygı, insanın epistemolojik sınırlarını itiraf edişiydi.

Dahası, Benjamin Libet’in nörolojik deneyi aklıma geldi. Ben “hayırlısı” diyerek karar vermeyi evrene mi bırakıyordum, yoksa beynim zaten ben daha şuurlu bir karar aldığımı sanmadan milisaniyeler önce nöron ateşlemeleriyle kararı çoktan vermiş miydi? Eğer hür iradem bir illüzyonsa, benim kendim için “hayr” olanı seçme kapasitem zaten baştan beri yok hükmünde değil miydi?

Kafamın içindeki bu cehennemî sorgulama, ister istemez Batı’nın, bilhassa Nietzsche’nin bize bakışına kaydı. Almanlar, Osmanlı’nın durdurulamaz yürüyüşü karşısında, Türk askerinin top güllesi üzerine gelirken bile eğilmemesini, ölümden kaçmamasını şu mefhumla açıklamışlardı: Fatum Turcicum. Yani Türk Kaderciliği. Avrupalı için bu, ölüm dürtüsüyle bezenmiş kör bir tevekkül, rasyonalitenin bittiği yerde başlayan bir ahmaklık, pasif bir nihilizmdi. Nietzsche’nin kendi felsefesinde yücelttiği Amor Fati (Kaderini sev) mefhumu ile Fatum Turcicum arasında ince bir çizgi vardı. Nietzsche, kaderi sevmeyi aktif bir evetleme, yaşamı tüm acılarıyla bağrına basma olarak görürken; Türk tipi kaderciliği iradenin iptali olarak okumaya meyilliydi. Batı aklı, kontrolü elde tutmayı, tabiata hükmetmeyi, genetiği değiştirmeyi, ölümü yenmeyi hedeflerken; Doğulu akıl “hayırlısı” diyerek akıntıya teslim oluyordu.

Ama ya Batı aklı yanılıyorsa? Ya bu kelime, amcamın dudaklarında içi boşalmış bir klişeye dönüşmüş olsa bile, kendi ontolojik çekirdeğinde muazzam bir hakikati barındırıyorsa?

Aklımın bütün bilimsel, felsefi ve tarihî koridorlarında nefes nefese koştuktan sonra, aniden durdum. Çay bardağının dibindeki şekere takıldı gözüm.

Bir an için aydınlandım.

“Olur ki hoşunuza gitmeyen bir şey sizin için hayırlıdır ve olur ki, sevdiğiniz bir şey de sizin için şerdir. Allah bilir, siz bilmezsiniz.” (Bakara, 216)

İşte buydu. Bütün kuantum teorisinin, belirsizlik ilkesinin ve kaos matematiğinin dönüp dolaşıp geldiği hakikat. “Allah bilir, siz bilmezsiniz.”

“Hayırlısı” demek, tembellik değildi. “Hayırlısı” demek, pasif bir nihilizm yahut cahilce bir boyun eğiş olmak mecburiyetinde değildi. Eğer şuuru açık bir zihinden sadır oluyorsa, bu kelime, insan aklının ulaşabileceği en üst seviye felsefi zirveydi. Bu kelime, Kant’ın fenomenal dünyası ile numenal dünyası arasındaki aşılamaz duvarı kabul etmekti. Ben, kendi aklımla, kendi irademle sebeplere yapışıyor, kuantum dalga fonksiyonumu çökertebilmek için elimden gelen tüm ampirik çabayı gösteriyordum; ancak günün sonunda, sistemin tamamını, geçmişi ve geleceği aynı anda gören, Laplace’in o farazi şeytanının değil, El-Alîm ve El-Hakîm olan bir Yaratıcı’nın mutlak iradesine teslim oluyordum.

Çünkü insan, zamanın tünelinde kör bir köstebekti. Kör bir köstebeğin, koskoca bir ormanın ekosistemi hakkında vereceği karar ne kadar isabetli olabilirdi ki? “Hayırlısı”, o körlüğün itirafı ve sonsuz bir Gören’e (Basîr) sığınmanın adıydı. Sınırlı olanın, Sınırsız olana entegrasyonuydu. Kelebeğin kanat çırpışını da, fırtınanın koptuğu okyanusu da avucunun içinde tutan Kudret’e, “Ben kendi acizliğimle denedim, şimdi sonucu Senin mutlak ve yanılmaz bilgeliğine bırakıyorum.” deme zarafetiydi.

Karşımdaki koltukta, göbeğini kaşıyan ve çayını höpürdeterek içen amcama tekrar baktım.

O, bu kelimeyi söylerken ne kuantum dinamiğinden haberdardı, ne Kant’ın transandantal felsefesinden, ne de Nietzsche’nin Amor Fati‘sinden. O sadece, hayatın ağırlığı altında ezilmemek için dedelerinden miras kalan bu kelimeye sığınmış yorgun bir faniden ibaretti. Lakin işin en tuhaf yanı da buydu zaten: Ben, saatler süren, dehlizlerinde kaybolduğum entelektüel fırtınanın, onca bilimin ve felsefenin ardından, amcamın oturduğu noktaya geri dönmüştüm.

Farklıydık, evet. O, düşünmemek için; ben ise düşüne düşüne çıldırdıktan sonra sükûnet bulabilmek için aynı kelimeyi kullanıyorduk. Ama sonuç aynıydı.

Derin bir nefes aldım. Göğsümdeki bulantı yavaşça dağıldı. Yerini, aklın hudutlarını kabullenmiş olmanın verdiği tuhaf bir huzur aldı.

Amcamın “koşturuyoruz” kelimemin ardına eklediği o sihirli kelimeyi sindiren yüzüne karşı, içimden gelerek, gerçekten inanarak ve kelimenin bütün ağırlığını her yanımda hissederek onu doğruladım:

“Hayırlısı amca… Hayırlısı.”

Kelime odanın ortasında yankılandı, masanın üzerindeki çay bardaklarına çarptı ve karşımdaki adamın aklı tarafından büyük bir iştahla yutuldu. Tebessüm etti. Mekanizma kusursuz işlemişti. Anlaşamamış, birbirimize zerre kadar temas etmemiş, ama “iletişim kurmuş” gibi yapmanın yalanında uzlaşmıştık.

Özgür Bağlıyalnız

Fotoğraf: Thomas Prior

Paradokslar ve Oksimoronlar, John Ashbery

Paradokslar ve Oksimoronlar

Bu şiirin derdi dille, en çıplak hâliyle.
Bak seninle konuşuyor. Camdan bakıyorsun sense
Ya da biraz kımıldar gibisin. Şiir sende ama değil de.
Sen onu ıskalıyorsun, o da seni. Hasretsiniz birbirinize.

Mahzun bir şiir bu, senin olmak istiyor da olamıyor çünkü.
En çıplak hâl nedir ki? Hem o, hem ondan gayrisi,
Bütün bir cümbüşü oyuna çeviren. Oyun mu?
Eh, aslına bakarsan öyle, lakin bence oyun dediğin

Daha derin, dışarıdan bir şey, düşlenmiş bir rol kalıbı hani,
Şu uzun Ağustos günlerinde zarafetin pay edilişi gibi
Delilsiz. Ucu açık. Ve sen daha diyemeden ne oluyor bile
Karışıp gidiyor daktiloların dumanına ve gevezeliğine.

İşte bir kez daha sahnelendi. Bana kalırsa sen sadece
Beni kışkırtıp kendi hizana çekmek için varsın, sonra bir bakmışım yoksun
Ya da bambaşka bir havaya bürünmüşsün. Ve şiirse
Usulca bırakıvermiş beni senin yamacına. Şiir sensin.

Mütercim: Özgür Bağlıyalnız

Paradoxes and Oxymorons

This poem is concerned with language on a very plain level.
Look at it talking to you. You look out a window
Or pretend to fidget. You have it but you don’t have it.
You miss it, it misses you. You miss each other.

The poem is sad because it wants to be yours, and cannot.
What’s a plain level? It is that and other things,
Bringing a system of them into play. Play?
Well, actually, yes, but I consider play to be

A deeper outside thing, a dreamed role-pattern,
As in the division of grace these long August days
Without proof. Open-ended. And before you know
It gets lost in the steam and chatter of typewriters.

It has been played once more. I think you exist only
To tease me into doing it, on your level, and then you aren’t there
Or have adopted a different attitude. And the poem
Has set me softly down beside you. The poem is you.

John Ashbery (1927 – 2017)

“Yetik Ozan”: Turgut Günay

📁 Kategori: Şiirler, İntihar

Küçük Çobanın Türküsü

Kır çiçeği, kır çiçeği
Dört mevsimin bir çiçeği
Ağzı yumuk sır çiçeği
Ne olursun susma öyle

Kuzumu gördün mü söyle
Sabah ağılından aldım
Yeşil çimenlere saldım
Gölgede uyuya kaldım
Ne olursun susma öyle

Kuzumu gördün mü söyle
Güneş battı gök karardı
Yüreğimi korku sardı
Sanki kaçacak ne vardı
Ne olursun susma öyle

Kuzumu gördün mü söyle
Bunu niçin yaptı dersin
Dağlara mı saptı dersin
Aç kurtlar mı kaptı dersin
Ne olursun susma öyle
Kuzumu gördün mü söyle

Dur hele bir ses geliyor
Duydun mu kuzum meliyor
Demek ki yolu biliyor
Haydi, canım susma öyle
Gelen o değil mi söyle


Şairin Biyografisi [Turgut Günay (1942 – 1978)]
Şiirlerini “Yetik Ozan” mahlasıyla neşreden ve intiharı ile 1978 yılında aramızdan ayrılan şair.