Mekânın transandantal estetiği içerisinde, bedenlerimiz sentetik bir halının üzerindeki geometrik koordinatlara, sanki zorunlu bir a priori yasa tarafından çivilenmişçesine yerleştirilmişti. Burası, ampirik dünyada “aile evi” yahut “misafir odası” olarak adlandırılan, lakin hakikatte Türk cemiyetinin “iletişimsizlik” krizinin sahnelendiği bir tiyatroydu. İnce belli bardaklarda ritmik olarak çalkalanan kızıl sıvının camla teması, odanın içindeki sessizliği bölen yegâne sahici sesti. Zira dudaklardan dökülen kelimeler, hiçbir hakikate temas etmeyen, anlama melekesinin kategorilerinden bütünüyle azade kılınmış fonetik cesetlerden ibaretti.
Karşımda oturan, biyolojik illiyet zincirinde kendisine “amca” yahut “dayı” sıfatı raptedilmiş yaşlı fail, ciğerlerine doldurduğu havayı ses tellerinin mekanizmasından geçirerek o malum, tahripkâr ve içi mutlak surette boşaltılmış suali uzaya doğru fırlattı:
“Eee, daha daha nasılsınız? Görüşmeyeli hayat nasıl gidiyor?”
Bu, basit bir malumat talebi, yahut tecrübevi bir meraktan neşet eden bir a posteriori sorgulama değildi. Bu, karşılıklı olarak inşa ettiğimiz içtimai yalanın, kimsenin kimseyi zerre kadar merak etmediği, kimsenin kimseyi anlama kapasitesinin yahut niyetinin olmadığı bu müşterek zeminde, mekanizmanın sorunsuz işlediğine dair talep edilen bir rıza beyanıydı. Bu cümle, iki aklın birbirine temas etme çabası değil; bilakis, her birimizin kendi numenal tecerrüdümüzde sonsuza dek hapis kalmamızı garanti altına alan bir emniyet duvarıydı.
O an, aklımın idrak kategorileri sarsıldı. Toplum dediğimiz bu devasa organizmanın içinde, lisanın nasıl olup da iletişimin değil, tecridin vasıtasına dönüştüğünü kavradım. İnsanlar konuşmuyordu; yalnızca kendi fenomenal akislerini muhataplarının suratına çarpıyorlardı. Benim içimdeki karanlık, şekilsiz, ıstırap dolu hakikat, karşımdaki adamın zihnî şablonlarında hiçbir kavramsallığa denk düşmüyordu. Şayet ben, şu an, kendi varoluşumun korkunç ağırlığını, gece yarıları tavana bakarken hissettiğim o mevcudiyete müteallik bulantıyı, zihnimin kıvrımlarındaki amansız şüpheleri kelimelere döküp masanın ortasına, kristal şekerliğin yanına bıraksaydım ne olurdu?
Hiçbir şey.
Çünkü cemiyetimin semantik çölünde, sahici bir acıyı, derinlikli bir şüpheyi yahut özgün bir fikri işleyecek, onu alıp kendi müdrikesinde sentezleyecek hiçbir alet çantası, hiçbir kategorik altyapı mevcut değildi. Karşımdaki akıl, benim iç dünyamdan fışkıracak olan bu ampirik veriyi bir anomali, sentetik a priori kuralları ihlal eden bir hata kodu olarak algılayacak ve derhâl savunma mekanizmalarını devreye sokarak onu meşhur klişelerden biriyle ezecekti: “Aman takma kafana,” “Büyütülecek ne var,” “Şükret hâline.” İşin korkuncu ise, benim bu “düşüşümden” içten içe memnuniyet duyacaktı. Çünkü onun oğlu fen lisesini kazanmıştı.
İletişim, iki özün birbirine değme ihtimaliyken, bizler sadece birbirimizin sentetik zırhlarına vurup çıkan tok sesi dinleyerek sağırlaşıyorduk. Herkes kendi acısının dehlizinde tek başına çürüyor, lakin herkes bir aradayken o korkunç “hâl hatır sorma” ayininin sahte neşesiyle kâinatın rasyonalitesine boyun eğiyordu. Kendi derdini anlatanın aslında sadece kendi sesini duymak için konuştuğu, dinleyenin ise anlamak için değil, sadece kendi konuşma sırasının gelmesi için tahammül ettiği bu mekân, aklın ve diyalektiğin intihar ettiği bir mezarlıktı.
Gözlerinin içine baktım. Amcanın irislerindeki yorgun, beklentisiz, sadece “toplumsal sözleşmenin” gereğini yerine getirmiş olmanın verdiği huzuru gördüm. O benden bir hakikat beklemiyordu. O, benden kendi kopyasını, nizamın sarsılmadığına dair yatıştırıcı yalanı bekliyordu. Zaman uzadı. Sessizlik, gitgide garipleşmeye başlamak üzereyken, irademin cılız başkaldırısını kendi içimde boğdum. Hakikati, dilin yetersiz hudutları içine sokup da bu anlayışsızlık pazarında murdar etmemeye karar verdim.
Şuurumu, dış dünyanın kaba beklentisine teslim ederken, ses tellerimi tam da onların benden talep ettiği frekansta titreştirdim. Dudaklarımdan, bütün çöküşümü, toplum denen bu yalanın içindeki ebedî yalnızlığımı mühürleyen o birkaç kelime döküldü:
“İyilik sağlık amca. Koşturuyoruz, bildiğin gibi…” “Hayırlısı.”
“Hayırlısı.” Bu kelime, Türk müdrikesinin bir kara deliğiydi. Herhangi bir nedensellik zincirini, her türlü zihnî analizi, bütün ihtimalleri ve felsefi şüpheleri tek bir çırpıda yutan, ameli ve fikri ebediyen yok eden mutlak bir son. Böyle kullanıyorlardı nedense bu kelimeyi. Bu iyi geliyordu sanırım onlara. Hâlbuki düşündükçe kafayı yiyecek gibi oluyorum ben bu kelimeyi. Hayır neydi? Hayırlı olan bilinebilir miydi? İnsan müdrikesi “hayrın” nerede olduğunu tespit edebilir miydi?
Eğer Pierre-Simon Laplace haklı olsaydı, evet.
Aklım beni aniden 18. asra fırlattı. Laplace’in Şeytanı… Eğer kâinattaki her bir atomun şu anki konumunu ve hızını bilen, aynı zamanda bu verileri analiz edebilecek kadar muazzam bir zekâya sahip bir varlık (bir şeytan) olsaydı; onun için ne geçmiş ne de gelecek meçhul olurdu. Her şey, mutlak bir illiyet zinciri içinde şeffaflaşırdı. İşte o zaman “hayırlısı” demeye gerek kalmazdı. Çünkü “hayrın”, yani sonucun ne olacağı bir matematik formülü kadar kesin olurdu. Hangi işe girersem mutlu olacağımı, hangi kadınla evlenirsem genetiğimi en sağlıklı şekilde aktaracağımı, o gün o sokağa girersem kafama bir kiremit düşüp düşmeyeceğini bilirdim. Laplace’in evreninde tesadüfe, tevekküle, dolayısıyla “hayırlısına” yer yoktu.
Karşımdaki sentetik halının desenlerine bakarken, Heisenberg’in Belirsizlik İlkesi kafamın içinde yankılanıyordu. Bir parçacığın konumunu ne kadar kesin bilirsen, momentumunu o kadar bilemezsin. Kâinat, en temel, en mikroskobik dokusunda bize şunu haykırıyordu: Sınırların var. Göremezsin. Bütünü aynı anda bilemezsin. Gerçeklik, senin ölçüm araçlarından, senin idrak kategorilerinden kaçacak şekilde tasarlanmıştır.
O hâlde ben, otuz beş yıllık şu acınası ampirik tecrübemle, bir olayın benim için “hayırlı” mı yoksa “şer” mi olduğunu nasıl bilebilirdim? Bugün okuldan kovulmam (ki bu benim için mutlak bir şer gibi görünür), Edward Lorenz’in Kelebek Etkisi uyarınca, on yıl sonra dünyanın bambaşka bir yerinde milyarder olmamı sağlayacak kaotik olaylar zincirinin ilk kanat çırpışı olabilirdi. Aklım, zamanın lineer akışında sadece “şu anı” algılayabiliyordu. On hamle sonrasını göremediğim bir satranç tahtasında, piyonumu feda etmenin bana maçı kazandıracak hamle mi, yoksa mat olmamın başlangıcı mı olduğunu bilemezdim.
İşte tam burada, Erwin Schrödinger’in meşhur kedisi, masanın altından süzülüp kafamın içine miyavlayarak girdi. Gelecek, bir ihtimaller dalgasıydı. Kutu açılana kadar (zaman o anı gösterene kadar), o olayın “hayr” ve “şer” olma ihtimalleri üst üste biniyordu. Gerçeklik, ancak gözlem yapıldığında, yani yaşandığında çöker ve tek bir sonuca evrilirdi. “Hayırlısı,” demek, aslında kuantum dalga fonksiyonunun çöktüğü o ana duyulan saygı, insanın epistemolojik sınırlarını itiraf edişiydi.
Dahası, Benjamin Libet’in nörolojik deneyi aklıma geldi. Ben “hayırlısı” diyerek karar vermeyi evrene mi bırakıyordum, yoksa beynim zaten ben daha şuurlu bir karar aldığımı sanmadan milisaniyeler önce nöron ateşlemeleriyle kararı çoktan vermiş miydi? Eğer hür iradem bir illüzyonsa, benim kendim için “hayr” olanı seçme kapasitem zaten baştan beri yok hükmünde değil miydi?
Kafamın içindeki bu cehennemî sorgulama, ister istemez Batı’nın, bilhassa Nietzsche’nin bize bakışına kaydı. Almanlar, Osmanlı’nın durdurulamaz yürüyüşü karşısında, Türk askerinin top güllesi üzerine gelirken bile eğilmemesini, ölümden kaçmamasını şu mefhumla açıklamışlardı: Fatum Turcicum. Yani Türk Kaderciliği. Avrupalı için bu, ölüm dürtüsüyle bezenmiş kör bir tevekkül, rasyonalitenin bittiği yerde başlayan bir ahmaklık, pasif bir nihilizmdi. Nietzsche’nin kendi felsefesinde yücelttiği Amor Fati (Kaderini sev) mefhumu ile Fatum Turcicum arasında ince bir çizgi vardı. Nietzsche, kaderi sevmeyi aktif bir evetleme, yaşamı tüm acılarıyla bağrına basma olarak görürken; Türk tipi kaderciliği iradenin iptali olarak okumaya meyilliydi. Batı aklı, kontrolü elde tutmayı, tabiata hükmetmeyi, genetiği değiştirmeyi, ölümü yenmeyi hedeflerken; Doğulu akıl “hayırlısı” diyerek akıntıya teslim oluyordu.
Ama ya Batı aklı yanılıyorsa? Ya bu kelime, amcamın dudaklarında içi boşalmış bir klişeye dönüşmüş olsa bile, kendi ontolojik çekirdeğinde muazzam bir hakikati barındırıyorsa?
Aklımın bütün bilimsel, felsefi ve tarihî koridorlarında nefes nefese koştuktan sonra, aniden durdum. Çay bardağının dibindeki şekere takıldı gözüm.
Bir an için aydınlandım.
“Olur ki hoşunuza gitmeyen bir şey sizin için hayırlıdır ve olur ki, sevdiğiniz bir şey de sizin için şerdir. Allah bilir, siz bilmezsiniz.” (Bakara, 216)
İşte buydu. Bütün kuantum teorisinin, belirsizlik ilkesinin ve kaos matematiğinin dönüp dolaşıp geldiği hakikat. “Allah bilir, siz bilmezsiniz.”
“Hayırlısı” demek, tembellik değildi. “Hayırlısı” demek, pasif bir nihilizm yahut cahilce bir boyun eğiş olmak mecburiyetinde değildi. Eğer şuuru açık bir zihinden sadır oluyorsa, bu kelime, insan aklının ulaşabileceği en üst seviye felsefi zirveydi. Bu kelime, Kant’ın fenomenal dünyası ile numenal dünyası arasındaki aşılamaz duvarı kabul etmekti. Ben, kendi aklımla, kendi irademle sebeplere yapışıyor, kuantum dalga fonksiyonumu çökertebilmek için elimden gelen tüm ampirik çabayı gösteriyordum; ancak günün sonunda, sistemin tamamını, geçmişi ve geleceği aynı anda gören, Laplace’in o farazi şeytanının değil, El-Alîm ve El-Hakîm olan bir Yaratıcı’nın mutlak iradesine teslim oluyordum.
Çünkü insan, zamanın tünelinde kör bir köstebekti. Kör bir köstebeğin, koskoca bir ormanın ekosistemi hakkında vereceği karar ne kadar isabetli olabilirdi ki? “Hayırlısı”, o körlüğün itirafı ve sonsuz bir Gören’e (Basîr) sığınmanın adıydı. Sınırlı olanın, Sınırsız olana entegrasyonuydu. Kelebeğin kanat çırpışını da, fırtınanın koptuğu okyanusu da avucunun içinde tutan Kudret’e, “Ben kendi acizliğimle denedim, şimdi sonucu Senin mutlak ve yanılmaz bilgeliğine bırakıyorum.” deme zarafetiydi.
Karşımdaki koltukta, göbeğini kaşıyan ve çayını höpürdeterek içen amcama tekrar baktım.
O, bu kelimeyi söylerken ne kuantum dinamiğinden haberdardı, ne Kant’ın transandantal felsefesinden, ne de Nietzsche’nin Amor Fati‘sinden. O sadece, hayatın ağırlığı altında ezilmemek için dedelerinden miras kalan bu kelimeye sığınmış yorgun bir faniden ibaretti. Lakin işin en tuhaf yanı da buydu zaten: Ben, saatler süren, dehlizlerinde kaybolduğum entelektüel fırtınanın, onca bilimin ve felsefenin ardından, amcamın oturduğu noktaya geri dönmüştüm.
Farklıydık, evet. O, düşünmemek için; ben ise düşüne düşüne çıldırdıktan sonra sükûnet bulabilmek için aynı kelimeyi kullanıyorduk. Ama sonuç aynıydı.
Derin bir nefes aldım. Göğsümdeki bulantı yavaşça dağıldı. Yerini, aklın hudutlarını kabullenmiş olmanın verdiği tuhaf bir huzur aldı.
Amcamın “koşturuyoruz” kelimemin ardına eklediği o sihirli kelimeyi sindiren yüzüne karşı, içimden gelerek, gerçekten inanarak ve kelimenin bütün ağırlığını her yanımda hissederek onu doğruladım:
“Hayırlısı amca… Hayırlısı.”
Kelime odanın ortasında yankılandı, masanın üzerindeki çay bardaklarına çarptı ve karşımdaki adamın aklı tarafından büyük bir iştahla yutuldu. Tebessüm etti. Mekanizma kusursuz işlemişti. Anlaşamamış, birbirimize zerre kadar temas etmemiş, ama “iletişim kurmuş” gibi yapmanın yalanında uzlaşmıştık.
Özgür Bağlıyalnız










