“Yetik Ozan”: Turgut Günay

📁 Kategori: Şiirler, İntihar

Küçük Çobanın Türküsü

Kır çiçeği, kır çiçeği
Dört mevsimin bir çiçeği
Ağzı yumuk sır çiçeği
Ne olursun susma öyle

Kuzumu gördün mü söyle
Sabah ağılından aldım
Yeşil çimenlere saldım
Gölgede uyuya kaldım
Ne olursun susma öyle

Kuzumu gördün mü söyle
Güneş battı gök karardı
Yüreğimi korku sardı
Sanki kaçacak ne vardı
Ne olursun susma öyle

Kuzumu gördün mü söyle
Bunu niçin yaptı dersin
Dağlara mı saptı dersin
Aç kurtlar mı kaptı dersin
Ne olursun susma öyle
Kuzumu gördün mü söyle

Dur hele bir ses geliyor
Duydun mu kuzum meliyor
Demek ki yolu biliyor
Haydi, canım susma öyle
Gelen o değil mi söyle


Şairin Biyografisi [Turgut Günay (1942 – 1978)]
Şiirlerini “Yetik Ozan” mahlasıyla neşreden ve intiharı ile 1978 yılında aramızdan ayrılan şair.

İktibas Kartı

▼

Rabia Bayraktar

Denizde Şarkı

Ben hep böyleyim işte köpüklü dalgalar
Şiir yazmak için gelip size bakarım
Güzelliğinizden iyiliğinizden bahsederim
Rüyalarıma da girersiniz benim

Ama bana hiçbir parçanız bir gün
“Güzel kız merhaba” bile demediniz
Günler günü sahilinizde duran bu kızın
Hatırını bir defa olsun sormadınız

Sizin aklınız mı var sanki
Köpük köpük kendinizi taşlara vuruyorsunuz
İnsan kardeşlerim sizi sevdikçe
Siz neden öyle kuduruyorsunuz

Bakın ben niçin geldim bana baksanız ya
Ben balıkçı değilim balıklarınızı çalmam
Ben gemici değilim sizi çiğneyip geçmem
Ben yüzücü değilim kollarımla sizi döğmem
Ben fırtına değilim sizi sallayıp üzmem
Ben iyi kalpli şair bir kızım
Yirmi beş yıldır sizin dostunuzum.


Şairin Biyografisi [Rabia Bayraktar (1929 – 1957)]
“25 yıl önce Ankara’da doğdum. Ankara Atatürk Kız İlkokulu’ndan mezunum. Başka okumadım, kendimi yetiştirmeye çalıştım. Şiir ve hikâye yazmaya küçükken başladım. Ankara, İzmir, Aydın gazetelerinde hikâyelerim ve bazı dergilerde şiirlerim çıktı. Bir de roman hazırlığım var. İzmir Sabah Postası gazetesi tefrika edecek. Sanata olan aşkım, kocam ve çocuklarımdan üstündür. 15 yaşımda evlendim. Üç çocuk annesiyim. İki arzum var: Çocuklarımı iyi yetiştirmek ve tanınmış bir sanatçı olmak. Bunun için çalışıyorum.”

(19 Temmuz 1957 tarihli mektubundan alınan bilgilere göre) Yirmi altıncı yılında da kendini öldürmüş Rabia Bayraktar.

Zarar (Yeni Tekli)

📁 Kategori: Yeni İşler, İntihar

Zarar’ı dinlemek için tıklayın:

Spotify – SoundCloud – YT Music

Albüm Adı: Zarar (Tekli)
Albüm Yılı: 2025
Söz Yazarı: Özgür BAĞLIYALNIZ
Altyapı: The Chemodan featuring Vanich
Miksaj & Mastering: Ersin A.
Sözler:
1. BENT
Beni unutma
Tabii gelir umutlar
Kıracaksam kafamı, elimi,
Seni, yüreğini deli olup da

Hani huzurdan bahsederdik
Ölüyorum der affederdik
Soğuk oluyor burası biraz
Ölüyorum gel haydi artık

Doğru şeyler yapamıyorum
Yüreğim artık kanamıyor
Bu duygusallık değil inan
Ben duygusal da olamıyorum

Sana karşı yok hiçbir şey
Yaşımı gözüme sok hiç değilse
Gayri ne istersen o ol
Beni bana düşman etmişken

Bilmem kaç aylık oyundan
Kârın var, zarar mısın?
O yârinle aran nasıl?
E, hâliyle yaranmışsın

Şu küçücük bir uykumu da
Yarınlardan almasın
Nefret etmem, tamam
Zaten sağlığıma zararlısın

2. BENT
Beni unutma
Tabii gelir umutlar
Deli olmama ramak kala
Çekti kolumdan beni melekler

Ne yazdımsa sana yazdım
Kâğıt bitti, duvara yazdım
Kalem yitti, kanla yazdım
Yolum yoktu, öleyazdım

Ne yapsaydım görmedim ben
Âmâ olana gör dediler
Sevgilim beni affedesin
Ne diyorsam ben ölmediğimden

Haftalardır yanar içim
Mantığımdan kaçarım
Her şey anlamını yitirmişken
Âşık, sade âşık ben.

Çekem leyla zikri ben
Gayri onu da istemem
Ölem şeyhim ölem ben
İçimin ateşi sönmezken

Düşmüşüm bu uçurumdan
Hüzün değil acıymış bu
Gördüğümden beri duramam
Benim yerim kapılmış bu dünyada

Anladım
Hür kalmak bile anlamını yitirdi
Gayri kendime
Küs kalmak var imiş

Kaybolmuşum leylada ben
Kapkara bu sevda ile
Arayanlar bulur imişler
Bulur muyum Mevla’yı da

Hemen Her Sabah

Hemen her sabah gazeteyi açınca okuduğumuz klişe havadislerden biri: “Filan mahallede filanın kızı, şu yaşta filan hanım, sevdiği gençle, şu veya bu sebepten dolayı evlenemediği için eline geçirdiği bir şişe tentürdiyotu içmiş veyahut kendini civar bir bostanın kuyusuna atmış, zamanında yetiştirilemediği için…”

Aşkın zedelediği bin türlü talihsizler içinde en ziyade bu hiçe giden kurbanlara acımalı. Zira bu zavallılar bilmiyorlar ki birbiriyle evlenmemesi lâzım gelenler varsa onlar da yalnız sevişenlerdir.

Üstadım Gourmont’un dediği gibi aşk ile izdivacı karıştırmamalı. Aşk yabanî bir hayvandır. Kanunlar haricinde, isyan ve ihtilâl dağlarında yaşar. Ancak gece, karanlıklar basınca, gizli yollardan şehre girer ve bahçelerin tarhını, ağaçlı caddelerin kanepelerini alt üst eder. İbadethanelerde her gün tel’in edilen aşktır. Hükûmetler, polis ve jandarmayı ona karşı silahlandırır. Halbuki izdivaç, bir şehir müessesesi, bir emniyet  tertibatıdır.  At canbazhanelerinde musiki çalan ve fokstrot oynayan, dişi sökülmüş, tırnakları eğelenmiş, zararsız arslan, orman canavarına nazaran ne ise aşka kıyasen de izdivaç odur.

Aşk muvakkat, izdivaç ise daimîdir. İzdivacı aşkın devamı zannetmiş nice safdil çiftler, üç ay geçmeden dudaklarda ateşin söndüğünü görmüşler ve bir akşam, kendilerini karşı karşıya esner bulmaktan hayret etmişlerdir. Aşk değişmeyince ölür.

En eski edebiyattan en yenisine kadar, her dilde, şiirin mevzuu zevce değil, maşukadır, hayaller ve istiareler hep sevgilinin süzgün gözleri ve karanlık kirpikleri etrafında pervaneler gibi uçuşur. Kahramanı zevce ve mevzuu izdivaç olan hikâyeden daha tatsız ne olabilir?

Ahmet Hâşim, Bize Göre

“Aşkını gizleyip, iffetini muhafaza ederek ölen şehiddir.“ (bk. Kenzu’l-Ummal, h. No: 6999-7000; Hakim, Hatib)

Raffaello Sorbi'nin Dante'nin Beatrice ile ilk karşılaşması.
Raffaello Sorbi, Dante ve Beatrice’nin Karşılaşması (L’incontro di Dante e Beatrice), yak. 1897.

Bulantı mı Ölüm müdür Bu Yaklaşan, Henri Michaux

📁 Kategori: Şiirler, İntihar

BULANTI MI ÖLÜM MÜDÜR BU YAKLAŞAN

İndir bayraklarını, kalbim
Yeter çarpıştığımız,
Ömrümü noktala artık.
Ödlek diyemezler bize
Elimizin erdiğince yaşadık.

Ah ruhum,
Gitmek midir niyetin kalmak mı?
Bildir kararını.
Her yanımı yoklayıp durma öyle.
Bir çekip bırakma gövdemi
Söyle kararını.

Sorma bana, hiç hâl kalmadı bende.

Azrail Hazretleri,
Ne küfrettim ne de yaltaklandım zâtınıza
Acıyınız bana, kaç kez yalınayak başıkabak yola çıkmış bu yolcuya
Üstelik ne bir öğretenim oldu, ne param, şan şeref desem uğramadı yanıma.
Gücünüzden suâl olunmaz sizin, ve hiç kimse geçemez sizi tuhaflıkta
Acıyınız daha hendeği atlamadan, size eşkâlini sunan bu kaçığa
Onu havadayken yakalayın
Bırakın, becerebilirse azcık, hazırlasın kendisini, sizin huyunuza suyunuza
Ve n’olur elinden tutuverin biraz zahmet olmazsa.

Mütercim: İsmet Özel

Avusturyalı sanatçı Hans Printz tarafından 1920 yılında yapılan ‘Anlaşma’ (Agreement) adlı eser.

Bayram Sabahı İntiharı (Hikâye)

📁 Kategori: Hikâyeler, Yazılar, İntihar

İnanılmaz derecede tuhaf bir gündü. Bir bayram sabahı. Kurban Bayramı. Erken uyanıp namaza gitmiştim tek başıma. Bizim ailede bu gibi şeylere pek ehemmiyet verilmezdi. Bir tek annem vardı. O da camiye gitmezdi. Peder bey ise “Bir güç var ama ben bu dinlere inanmıyorum” deyip adını bilmediği hâlde deist olmuştu. Kardeşimin ise camideki halılara alerjisi vardı. Bir secdeden sonra saatlerce aksırıyor, kendine gelemiyordu.

Velhasıl tek başına bayram namazını kıldıktan sonra cemaatle bayramlaştık üstünkörü. Hep sevmişimdir bu tokalaşma şeklini. Muhtemelen sünnet filandır. Gidenler bilir. Karşılıklı iki el –toplamda dört el– birden iç içe geçirilerek hafifçe sallanır. “Bayramın mübarek olsun.” Genelde yaşlılarla tokalaştıktan sonra camiden çıkıp eve gelmiştim. Bizimkiler henüz uyanmışlardı. Onlarla da topluca dört çarpı üç defa tokalaştıktan sonra bayramımızı tebrik ettik. İşte tam o sırada annem rahatsızlanıverdi.

Kendisi elli yaşını geçik, kısa boylu ve kilolu biri. Kilolu olması sebebiyle birçok hastalığı çıktı yaşı ilerledikçe. Bu da o hastalıklarından birisiydi işte. Derhal kalkıp otobüsle hastaneye gittik. Acilden giriş yaptık ve annemi görünmez bir odaya aldılar. Biz de sıkıntıyla beklemeye başladık.

Fakat benim dikkatimi oraya durmadan gelen insanlar çekiyordu. Merdivenden düşüp kolu bacağı kırılanlar, kurbanlık koyunu keserken kendini bıçaklayanlar, yirmi yıldır birbirine dargın olup, bayramda düşmanlık olmaz diye barıştırılmaya çalışılınca kavga edip birbirini yumruklayan akrabalar vesaire.

Ben bunları izliyorken çok dikkatimi çeken genç bir çocuk girdi acile. Yanında da babası ve kardeşi vardı. Çocuğun sol eli cebindeydi, sağ elinin bileğinde ise acemice sarılmış, kanlı bir sargı bezi vardı. Çocuğun bakışları acayipti. Yorgunca ve korkunç bir karanlık içinde gibiydi. Gözleri, öbür dünyadan burayı seçmeye çalışır gibi bakıyordu. Sanki bir perdenin gerisinden, tülün arkasından görüyordu etrafını. Bir çeşit ermişlik, yahut hakikat sinmişti yüzüne.

Yanında duran baba ve kardeş ise telaşlı ve bir şeyleri toparlamaya çalışır gibi hareket ediyor, bir yandan oğluna kol kanat gerdiğini belli etmeye, diğer yandan da bir an önce kendini sakinleştirmeye çalışıyordu. Baştaki, hasta kayıt bölümünden bu şekilde geçtiler. O bölümdeki adam da telaşlanmış, derhal doktora haber vermişti. Oraya doğru aceleyle giderken bu üç kişi, bizimkilere, gidip su filan alacağımı söyleyerek çocuğu takibe koyuldum.

Önce doktora gittiler. Doktor, çocuğun gözlerine bakınca ürkmüş gözüktü. Sargı bezini açıp bileğindeki kesik izlerine baktı. Parmaklarını çekip çekip bıraktı. “Damarı kesmişsin” dedi. Durum vahim der gibi büzdü dudaklarını. Hızlı bir şekilde başka odaya aldılar çocuğu. Ben kapıda bekledim. Babası ve kardeşi de orada beklemeye başladı. Onların konuşmalarına kulak misafiri oldum.

“Allah kahretsin,” diyordu babası. Ağlayacak gibiydi. “Anneni ara. Haber ver. Önemli bir şey yok, de. Dikiş atıp yollayacaklar. Telaş yapmasın. Ama daha belli değil. Bu gece kalabilir, de. Sakın endişelendirme kadını. Aklı çıkar.”

Telefonundaki tuşlara basmaya başladı kardeşi. “Tamam,” diyordu bu arada da babasına, “sence kötü bir şey olur mu?”

“Bilmiyorum. İnşallah olmaz. Of…”

Bu arada annesini aramıştı çocuk. “Anne,” diye açtı telefonu. “Dur, dur bir dakika. Sakin ol. Doktor baktı. Damarı kesmiş. Ama kötü bir şey yok. Dikiş atacaklar. Sonra belki müşahede altında tutarlar. Bu gece kalabilir yani, belli olmaz.” Biraz karşı tarafı dinledikten sonra konuşmaya devam etti: “Tamam, haber vereceğim yine. Hele bir belli olsun. Dikiş atılıyor şu an. Çıkınca yine ararım seni. Bekliyoruz.” Telefonu kapattı sonra. Ardından kapıya yakın bir yere gidip oturdular.

Biraz sonra bir kan bağışı anonsu yaptılar. B RH pozitif. Bu benim kan grubumdu. Bir hemşire gidip baba ve kardeşe bir şeyler söyledi. Ardından telaşlandı ikisi de. Yakınlarına gidip dinledim.

“Anneni ara,” diyordu baba. “Ara, bana ver. Sonra sen hazırlan, git.”

Kan anonsu, bileğini kesen o çocuk için yapılmıştı. Kardeşi verecekti kanı. Gizli bir telaş vardı hastanede. Şimdiye kadar belki binlerce kişi ölmüştür bu odalarda. Muhtemelen buna benzer bir telaşla gitmiştir hepsi de. Diğer hastaların çoğu zaman haberi bile olmamıştır.

Ayakta ve bir eli cebinde hastaneye giriş yapan biri nasıl bu kadar ağırbaşlı olabilirdi ki? Yüzünde acıya dair hiçbir ifade yoktu. Hayatî damarlardan biri olan bilek damarını kesmiş birisi nasıl dayanabiliyordu ki böyle bir acıya? Acı mutlaka olmalıdır. Can vermek isteyen biri bunu elbette bilir. Bu yüzden biraz da hazırlıklıdır bu duruma. Ama bu kadarı fazlaydı. Kendisini canlı canlı aleve verdiği hâlde hiç kıpırdamadan ölen bir keşiş gibi. Akıl almaz bir şey bu.

Biraz sonra bizimkiler yanıma geldi. Niye kaybolduğumu filan sordular. Bir bahane uydurdum. Gidip, adamın yanındaki boş yere oturdu babam. Muhabbet etmeye çalıştı.

“Geçmiş olsun. Hastanızın durumu nasıl?” diye sordu babam, intihar eden çocuğun babasına. Kısa cümlelerle anlattı adam. Üzerine gitmedi babam. Yüzü sararmıştı. Annemin nasıl olduğunu sordum. Safra kesesinde otuz milimlik bir taş varmış. Ameliyat demiş doktor. Zararsız bir şey ama ağrılardan dolayı mecburî. Bayram günü ameliyata alınacaktı annem. Uzun bir süre buradaydık yani. Ben ve ağbimin eve gitmesini söyledi babam. Ben gitmeyeceğimi söyleyince ağbim de gitmemeye karar verdi. Bekliyorduk.

Yarım saat sonra kan vermeye giden çocuk geri döndü. Babası hemen ayaklanıp yanına gitti. Ardından çocuğu oturttu kalktığı yere.

“Yorgunluk çöker şimdi sana” dedi. “Otur, oğlum. Bir şey dediler mi doktorlar filan?”

“Bir şeyi yokmuş. Kan verecekler. Ama bu gece burada kalacak. Kesin. Sen gidersin daha sonra, baba. Annem yalnız kalmasın. Ben beklerim. Gerçi o da ister şimdi buraya gelmeyi.”

“Arasana anneni. Bir konuşayım.”

Bir saat sonra durumu hakkında bilgi verdiler babasıyla kardeşine. Bu arada da doktor, annemin ameliyat olacağı saati belirledi. Neyse ki, gün içinde yapılacaktı ameliyat. Öğleden sonra. Bunu öğrenince ağbimle babam, hastanenin avlusundaki çay bahçesine gidip oturdular. Ben gitmedim.

İki saat sonra babayla kardeşin, çocuğun yanına girmesine müsaade edildi. Daha sonra, az önceki gizli telaş kayboluverdi. Bir süre sonra ise üçü birden çıktı sürekli kapalı olan kapıdan. Hava almak için çıkmışlardı. Hastanenin giriş kapısının hemen dibindeki bir banka oturdular. Ben de gidip yanlarındaki banka oturdum.

“İyi misin?” diye soruyordu babası.

“Yok” diye mırıldandı genç adam. Çocuğun hiç öyle küstahça cevap vermek gibi bir kastı yoktu. Onun ruh hâlini ve yaşadıklarını düşününce gerçekten gayet makul bir cevap olduğu anlaşılıyordu.

Ardından baba, oğluna nasihat vermek niyetiyle konuşmaya başladı. Fakat söyledikleri nasihatten çok, bu intihar girişimini anlamlandıramıyor olmanın getirdiği şaşkınlıktı. Çocuk konuşmuyordu. Dinliyormuş gibi de değildi. Susup durdu.

Bir müddet sonra tekrar ayaklandı babası. Vak’a, intihar olunca adlî bir hâl alıyordu. Bu yüzden de polislere ifade vermesi gerekiyordu. Bu gibi durumlarda çocuğun, ailesinin evinde kötü şartlarda olduğu filan tespit edilirse çocuğu ailesinden bile alabiliyorlar. Bu yüzden ilk olarak intiharı bir sebebe dayandırma mecburiyetine giriyorlar. Babanın arkasından kardeşi de gitti. Genç adam yalnız başına kaldı bankta.

“Birlikte olduğun hakikat nedir?” diye sordum yan banktan. Şöyle bir baktı bana dönüp. Birden huşu içinde kaldım. Bu genç adamın bakışları ürküttü beni. Sorumu tekrar etmeye çalıştım: “Bi… birlikte olduğun hakikat nedir?” Tekrar ettiğim anda bu soruyu inanılmaz züppece buldum. Sağlam bir azarlamalıydı beni bu çocuk. Ya da def olup gitmemi söylemeliydi. Bunu hak etmiştim.

“Hakikat filan yok. Herkes gibi ben de sıramı savmak istedim sadece” diyor genç adam. Cevap vermesine hayret ediyorum. Fakat cevabına daha da hayret ediyorum. Hakikatin kucağındaki bu genç nasıl oluyordu da, “Hakikat filan yok” diyordu. Fakat sırasını savmak istediği gibi beni de savmak istediği için söylemiş olabilirdi.

“Hakikat yok mu?” dedim.

“Elbette var. Ama biz bilemeyeceğiz.” Gayet sade konuşuyordu. İnsan bu buğulu bakışların sahibinden efsunlu laflar bekliyordu. Fakat böyle konuşması ona daha çok yakışıyordu.

“Bildiğin şey ne?” dedim. “Ne biliyordun da bileklerini kestin, söyler misin?” Biraz hiddetliydi bu söylediğim.

“Karac’oğlan’ı biliyorum,” dedi. “Mayakovski’yi, David Foster Wallace’ı, Werther’i, Sâdık Hidâyet’i, Hemingway’i, tüm bunları biliyorum. Tüm bunlar insanlığa ihanet edilen yerlerde yaşıyorlardı. Karac’oğlan içinde bulunduğu aşiretten bir kıza âşıktı. Bir gün aşiretin kodamanlarından biri, bu kızı kendi çadırına kapattı. Bunu duyan Karac’oğlan da dağa çıktı, bir mağaraya girdi ve bir daha da çıktığını gören olmadı. İntihar etmişti. Foster Wallace insanların yozlaşmışlıklarını yazıyordu. Sanayi Devriminden sonra insanların ne kadar ucuz hayatlar yaşadıklarını anlatıyordu. Bir gün yarım kalan romanını düzenledikten sonra intihar etti. Sâdık Hidâyet kendi ülkesi İran’da dışlanmaya başlamıştı. Avrupa’daki Müslümanlar da ona öfkeyle bakıyordu. Bir gün tüm müsveddelerini yakıp intihar etti. Tüm bunlar ihanet kültürüydü işte. Onların şahit oldukları, gördükleri şey buydu. Katliamlar, ihanetler, yalanlar, riya içerisindeydiler. Osmanlı, Alman İmparatorluğu, ABD, İran, Sovyetler Birliği, Küba. Şimdi de Türkiye. Burası cehennem. Burası, bize karşı işlenmiş bir suç, yapılmış bir ihanet.” Konuşması bittiğinde yüreğim hızla çarpıyordu. Durup sustu bir süre. Daha sonra da babası ve kardeşi geldi. Hep birlikte içeriye girdiler. Müşahede altında tutulacaktı. Girmeden önce, eğer buradaysam içeriye gelip onunla sohbet etmemi istemişti. Birkaç saat sonra dediğini yaptım. Fakat yanına gitmeden önce onun hakkında biraz düşündüm.

Söyledikleri mantıklıydı. Topraklar fethetmiş, devrimler yapmış, milyonlarca insanı mes’uliyeti altına almış o ülkelerde tam bir ihanet yaşatılıyordu. Hepsinde de insan onuruyla oynanıyor, haksız kazanç sağlanıyor ve adaletsiz kararlar alınıyordu. Buna tam bir gerçeklikle şahit olan insanlar da daha fazla tahammül edemeyip canlarına kıyıyorlardı. Tıpkı şimdi olduğu gibi. Onun intiharı da bu sebeptendi. Şahit olduğuna tahammül edememiş, bir Kurban Bayramı sabahında bilek damarlarını kesmişti. Belki de kendini kurban etmek istemişti. O zamanlar ben dindar biri sayılırdım. İntihar bana çok uzak ve manasız geliyordu. Fakat şimdi gerçek anlamını kavramaya başlamıştım. Derler ki, hakikati bulan derviş artık ya ikiyüzlü olmak ya da buralardan çekip gitmek zorundadır. O, çekip gitmeyi tercih etmişti. Çünkü ikiyüzlü olduğu takdirde, bu da bir ihanet olacaktı ve kendini daha da rezil hissedecekti.

Annem içeride ameliyat olurken, ben de babam ve ağbimle birlikte dışarıda bekliyordum. Babam biraz sıkıntılı görünüyordu. Doğal karşılıyordum bu durumu. Çünkü annemden başka arkadaşı yoktu koca dünyada. Yirmi beş senedir birbirlerine yârenlik ediyorlardı. Onun başına gelecek en ufak bir şeyde endişelenir, tepesi atardı. Ama onunla konuşurken bunu hiç belli etmez, hatta çok umursamıyormuş gibi davranırdı. Bunu, çocuksuluğuna yorardım.

Biz orada beklerken, başka bir odada gizli telaşlardan birinin başladığını fark ettim. Beyaz üniformalı kişiler girip çıkıyor, içeriye çeşitli aletler götürülüyordu. Biri daha ölüm kalım savaşı veriyordu işte. Kimsenin ruhu bile duymuyordu. Olayı fark eden benim gibi birkaç kişi ise büyük bir soğukkanlılıkla seyre dalıyorlardı. Yapabileceğim bir şey var mı? diyen gözlerle doktorlara ve hemşirelere bakıyorlardı.

Bir saat sonra bizimkilerin yanından ayrılıp, genç adamın kaldığı yere doğru yürüdüm. Onunla sohbet edecek olmak beni heyecanlandırdı. Bütün gece onunla konuşabilirdim. Hatta daha sonra da kesinlikle beni aydınlatmasını isteyecektim ondan.

Girdiğimde odada bulamadım. Birçok hasta vardı çevrede fakat onu bir türlü göremedim. Onunla birlikte babası ve kardeşi de yoktu ortalıkta. Başka odalara filan baktım, oralarda da yoklardı. Gidip, beyaz üniformalı birine sordum:

“Bileğini kesen bir hasta vardı. Müşahede altında tutulacaktı. Nerede acaba?”

“Kardeşi misiniz?” diye sordu hemşire. Gözlerinden, ‘kurallar’ ifadesini okudum. Eğer yakını değilsem bana bilgi filan vermeyecekti.

“Evet, kardeşiyim” dedim. Elini omzuma koydu. Samimiydi.

“Bir saat önce kendisini kaybettik” dedi. Bakakaldım. Sanki bir an şaka yapıyormuş gibi geldi. Bir an her şeyin bir şaka olduğu hissine kapıldım. Karşımdaki kadın oyuncu, bu hastane bir set ve herkes birer figürandı. Yahut bu sadece, perdedeki bir oyundu. Her şey illüzyondu. Yanıltan, fakat yanlışlanamaz bir illüzyondu dünya. Takatimin son damlasıyla, hayal dünyasının gerçek olma ihtimaline son kez tutunarak sordum:

“Nasıl?”

“Kendisi tekrardan bileklerini kesti. Bu sefer kurtaramadık. Neredeyse tüm kolu paramparça olmuştu.”

Düşüp bayıldım. Ardından ayıldım ama bu kez de gözümü açmadım. Uykuya daldım. Nerede olduğum, ne olduğu umurumda bile değildi. Fakat yine de bu, ‘gerçeklik’ denen şey peşimi bırakmıyordu. Muhtemelen hastanenin bir yatağında yatırılmıştım. Fakat bunun gerçek olamayacağını düşündüm. Bir boşlukta süzüldüğümü hissettim. Yatak yoktu, dünya yoktu. Hakikat, insana bunu yapıyordu. Hakikatin kucağındayken her şey illüzyondu. O gün rüyamda o çocuğu gördüm. Bana şöyle söyledi:

“Hiçbir şey gerçek değil. Her şeye izin vardır.”

Özgür BAĞLIYALNIZ

Suicide, 1881 (oil on canvas)
Édouard Manet’nin “Le Suicidé” (İntihar, 1877–1881) adlı tablosu.

Menâkıb (Ebu Kubeys sırtlarında)

Taberî’deki (Müddessir Suresi; 1-5. ayetlerin tefsiri) bilgiler şöyledir:

(Hadis alimlerinden) Zührî anlatıyor: Bir ara Resulullah’a gelen vahiy kesintiye uğradı. Hz. Peygamber bundan ötürü oldukça üzüldü. Öyle ki, dağların yüksek tepelerine çıkıp oradan atlamayı (ve intihar etmeyi bile) düşünüyordu. Atlamak üzere dağın zirvesine çıktığı her defasında Hz. Cebrail karşısında peyda oluyor ve ona “Şüphesiz sen Allah’ın nebisisin” diyordu. Böylece gönlü sıkıntıdan kurtulup, huzura kavuşurdu.

MEKKE GRAVUR
“Mekke ve Kabe Manzarası” – Louis-Nicolas de Lespinasse’ın 1787 tarihli, Hac kafilesini ve Mescid-i Haram’ı gösteren gravür çalışması.

Menâkıb (Yatsı Namazı)

📁 Kategori: Fıkralar, Yazılar, İntihar

12
Allah Rasûlu bir gün cemaate yatsı namazı kıldırıyordu. Ancak namazı dört rekat yerine iki rekat kıldırdı ve selam verdi. Sonra kalktı mescidin içerisinde yere konmuş ahşap bir sedir gibi bir şeye yaslandı. Sanki kızgın gibiydi. Sağ elini sol elinin üzerine koydu ve ellerinin parmaklarını birbirine kenetledi, sağ yanağına da sol elinin dışına dayadı. Namaz bitti diye acele edip mescidin dışına çıkanlar birbirlerine “Namaz mı kısaldı?” şeklinde sordular. Aralarında Hz. Ebû Bekir ve Hz. Ömer de vardı. Ancak onlar da bir şey konuşmaktan çekiniyorlardı.

Sahabe arasında elleri uzun olduğu için kendisine “Zülyedeyn” lakabı verilen kişi Peygamber’in yanına geldi ve “Ya Rasûlallah! Sen mi unuttun yoksa namaz mı kısaldı?” diye sordu. Allah Rasûlu de “Ne ben unuttum ne de namaz kısaldı.” buyurdu ve yanındakilere, “Zülyedeyn’in dediği doğru mu?” diye sordu. Oradakiler “Evet” deyince kalktı namazını tamamladı ve sehiv secdelerini yaptı. Bu olayda Hz. Peygamber kendisinin üzüntülü ve düşünceli olduğunu sözle ifade etmese de O’nun hareketlerinden, yani beden dilinden bu durum gayet net olarak anlaşılmaktadır.

 

Murat Elbay için

Camus, “Gerçekten önemli olan bir tek felsefe sorunu vardır: intihar. Hayatın yaşamaya değip değmediği konusunda bir yargıya varmak, felsefenin temel sorusuna yanıt vermektir.” diyordu. Sisifos Efsanesi’ni vesile ederek anlattığı şeyler hayatımızın gayet saçma olduğuyla alakalıydı. Çünkü Camus İkinci Dünya Savaşı’nın göbeğinde yer almış ve Amerikan hâkimiyetinin dünya üzerinde alternatifsiz bir şekilde yer tutması karşısında başka bir ifade yolu bulamamıştı. Ne yapılabilirdi? Sisifos’un bir tepeye çıkarmak üzere sırtlandığı yük, bu saçmalığı sonuna kadar yaşamak zorunda kalma cezasını anlatıyordu. Camus, Sartre gibi kendini aldatmayı kendine yedirememişti. Bu saçmalığı sonuna dek yaşamak da bir başkaldırıydı onun için: “Je me révolte donc nous sommes!”

images (1)Bugün bisikletle Büyükçekmece – Beylikdüzü arasındaki yokuşu çıkarken aklıma Murat Elbay için söyleyeceklerimi başka türlü toparlayamayacağım düşüncesi yerleşiverdi. İntihar haberine dek Murat’ı tanımıyordum. Herhalde ben üniversitedeki görevimden ayrıldıktan sonra başlamış olmalı akademisyenliğe. “Ölümümden kimse sorumlu değildir. En çok babamı üzeceğim için üzgünüm. Hayattan zevk almıyorum. İşyerinde de mutlu değilim. Başarılı olduğumu düşünmüyorum.” demişti intihar notunda. Bugüne dek, bu intihar haberi dolayısıyla üzerimde oluşan ağırlığı giderecek bir ize rastlayamadım. Ardından söylenen sözler de bu ağırlığı yok etmedi. Neden yaptı bunu? Bununla ilgili bir şeyler söylendi bir yerlerde. Belki bunlar doğruydu. Üniversite yönetimini suçlayanlar, “mobbing”den bahsedenler ve daha birçokları. Peki, ama Murat Elbay nezaket için mi “Ölümümden kimse sorumlu değildir” demişti? Her intiharın geride kalanlara yönelik ağır bir suçlama olduğu düşüncesini paylaşanlardanım. Ama intihar notunda bu sözleri kaleme alan Murat’ın bu tür meseleler için canına kıymış olabileceği yönündeki açıklamalar beni bugüne kadar altında kaldığım ağırlıktan kurtaramadı. Bugün bu ağırlığı bırakma vaktim geldi.

Belli ki benim gibi 1980 sonrasında doğmuş biriydi Murat. Biz içinde doğduğumuz kültürel atmosferin taşıdığı kirliliğin farkına varacak teçhizata sahip olmayan nesilleriz. Camus’nün gözünün gördüğü ve yabancılaştığı dünya bizim içinde olduğumuz ve ondan başkasını bilmediğimiz bir dünya. Bizden daha geriye ne kadar gidilebilir? Elbette bu dünyanın daha evvelki hallerini görenler vardı ve halen var. Mesela Osman Uçarer onlardan biriydi. Murat Elbay’ın intiharı benim zihnimde hep Osman Uçarer’in intiharıyla yanyana durdu. Osman Uçarer de intihar haberi dolayısıyla haberdar olduğum biriydi. Üzerini bir Türk Bayrağı ile örtmüş ve “Türkiye, bu yaşananlara layık değil” diyerek bir mağarada kendini vurmuştu. Ama bizim neslimize birileri anlatmadığı sürece, bu Türkiye’nin ve bu dünyanın neden Osman Uçarer gibi insanların yaşamaktan ikrah ettiği Türkiye ve dünya olduğunu bilmemize imkân yok.

İnsan için esas olan bilgilenmedir. Cehaletle gidilecek yer insana layık bir yer olamaz. Bize Türkiye’nin ve dünyanın, el’an yaşadığımız Türkiye ve dünya olmadığı haberini iletecek birileri olmadığı takdirde üçkâğıtçılık peşinde koşmayan insanlar olarak, hayatın gerçekten yaşamaya değip değmeyeceği sorusunu kendi kendimize cevaplamamız gerekecek. Hayatımızın zevk alınabilecek bir hayat olup olmadığı, yaptığımız işlerimizde mutlu olup olmadığımız ve başarılı olup olmadığımız soruları sadece Murat’ın karşısındaki sorular değil. Murat, ölümünden kimseyi sorumlu tutmamayı, herhangi bir şahıs veya kurumu hedef almamayı nezaketen tercih etmiş değil. Karşısındaki bu soruları, böylesi eften püften şeylerle gölgede bırakmama iradesi gösterdiği kadar, bu soruların kendi şahsi hayatıyla sınırlı olmadığını hissettirecek bir çevikliği gösterdiğini bile söyleyebiliriz. İster Türkiye’de, ister Rusya’da, ister Suudi Arabistan’da, ister Nijerya’da yaşayan insanlar olalım; şu veya bu şekilde üzerine Amerikan yaşam tarzı ve hegemonyası boca edilmiş olan bizler, hayattan zevk aldığımızı, işimizde mutlu olduğumuzu ve kendimizi başarılı gördüğümüzü düşünecek ahmaklığı kendimizden uzak tuttukça Murat Elbay’ın endişelerini tanıyabileceğiz. Murat “Başarılı olduğumu düşünmüyorum” derken bir başarısızlık yakınması mı dile getiriyor? Hiç zannetmiyorum. Başarının kendi başına bir değersizlik olduğu vurgusu, bu sözlerin bir intihar notunda yer alması dolayısıyla daha da belirginleşiyor. Hatta nottaki diğer cümlelerde de bu belirginliği keşfedebiliriz: “zevk”, “mutluluk”, “başarı”. Bizim neslimiz -ve belki birkaç nesil öncesine de gidilebilir- için bunlar hayatın olmazsa olmazlarıdır ve bunları yadsımamız halinde ahlaksızlıkla, niteliksizlikle, değersizlikle aranıza bir mesafe koymuş, bir sınır çekmiş oluruz. Hâlbuki bugün cari olan dünya düzeni “hayattan zevk almamız”ı, “işyerinizde mutlu olmamız”ı ve “başarılı olmamız”ı istediği gibi, bunları istememizi de bize emreder. Ama Murat Elbay bunları elde edemediği, bunlara kavuşamadığı için sızlanmıyor. “Zevkiniz de, mutluluğunuz da, başarınız da sizin olsun” diyor biz geride kalanlara. Ama bir şey daha var.

“En çok babamı üzeceğim için üzgünüm.” Hepimizin, oğullar ve kızlar olarak bir mirasa, bizden öncekilerden bize geçecek değeri keşfetmeye açık insanlar olduğumuzu belki bilinçli olarak değil ama “ol mahiler ki…” kabilinden hissederek anlatmış. Yaşı, Osman Uçarer olmaya yetmemiş ama Murat Elbay olabilmeyi bilmiş. Türkiye’nin ve dünyanın içinde yaşadığımız mevcut hali karşısında intihar etmemek için tercih edilecek yolun bir “dava”yı üstlenmek olduğunu ben Murat Elbay’ın meslektaşı olduğum günlerde anlayabildim. Yani “hayattan zevk almanın”, “işyerinde mutlu olmanın” ve “başarılı olmanın” birer “değer” olmadığını, “değer”in bir davayı sırtlanmak olduğunu anladığım günlerde. Dolayısıyla Murat Elbay işyerinde hiçbir sorun yaşamamış, hiçbir kötü muameleye maruz kalmamış da olabilir. Belki hiç bilmediğimiz başkaca sebepleri vardı. Zihnimi polisiye bir gayrete sevk edecek değilim. Ama onun intiharının bu türden meselelerle konuşulmasını ben birkaç satır yukarıda zikrettiğim “dava”ya husumet olarak gördüm. Onun intiharından bu yana üzerimdeki ağırlığı yok edecek bir ize rastlayamamış olmam da bu husumetin hala iktidarda oluşu yüzündendir.

Osman Uçarer’in yaşı, “dava”dan haberdar olmaya ve intiharı sırasında üzerine Türk Bayrağı örtmesine yetiyordu. “Sağcı”, “solcu”, “liberal”, “muhafazakâr”, “sosyal demokrat” ve daha hangi mel’un etiketi taşıyor olurlarsa olsunlar, Murat Elbay’ın genç yaşını fırsat bilenlerin iktidarı ise “dava”nın Türk Bayrağı davası olduğunu örtbas edecek bir gücü elinde bulunduruyor.

Bugün bisikletimle Büyükçekmece – Beylikdüzü yokuşunu tırmanırken, aslında Sisifos gibi sırtımda bir kaya taşımadığımı düşündüm. Yüküm kendimdi. “Yüklenip götürmek” manasını vermek için Türkçede “istiklâl” kelimesini kullandığımızı ve kendi istiklâline sahip çıkmayan veya sahip olmayanların neyi sırtladıklarının sorgulanması gerektiğini de düşündüm.

Dadaşhan Celaleddin Kavas

Sauve Qui Peut!

Osman Uçarer’in intiharı Türkiye’yi ve Türkleri sarsmadı. O kadar ki belki bu yazıyı okuyanlar arasında onun adını ilk defa duyanlar bile vardır. Oysa bir zamanlar İvan Pavlov’un istifası Rusya’yı ve Rusları sarsmıştı. Pavlov dumanı üstünde Sovyet rejiminin “resmi mekteplere papaz çocuklarını kaydetmeme” kararı üzerine kendine tevdi edilen resmi görevden istifa etmiş ve gerekçe olarak kendi babasının da papaz olduğunu göstermişti. Devlet, yani Sovyet yönetimi Pavlov’un laboratuvarına geri dönmesini sağlayabilmek için kararını gözden geçirmek zorunda kalmıştı.

Bir mağarada intihar etti Osman Uçarer. Artık içinde yaşadığımız ülke bu çarpıcı simgeden bir anlam çıkaramayacak kadar yetersiz insanlarla tıka basa doludur. Uçarer”in kendini öldürüşü üzerine Türk bayrağı örterek ve “Türkiye buna (Türkiye’de cereyan eden her ne ise ona) lâyık değil” diyerek gerçekleşti. Arthur Miller’in söylediğine inanacak olursak, “Bir intihar iki kişiyi öldürür.” Her intiharda bir ölen ve bir de uğruna ölünen vardır. İntihar eden kişi hayattan kendini çekmeyi kabul ettiği için veya şikâyetkâr olduğuna boyun eğdiği için ölümü davet etmez; uğruna yaşanılan şeyin hayatta karşılığı kalmadığını gördüğü ve yaşamaya devam ettiği taktirde kendine o karşılığın sunulmayacağını bildiği için ölümünden sonra geride kalanlara saldırmış olur. Müntehir uğruna öldüğünü de beraberinde götürür.

Bu intiharla öldürülen ikinci kişi kimdi peki? Eski dilde “hükmî şahsiyet” dediğimiz bir tüzel kişiliktir ölen. Bazılarının gönlünde yatan tüzel kişilik. Osman Uçarer intihar etmekle kendisinin lâyık olmadığını söylediği gönüldeki Türkiye’yi de başka bir âleme göçürmüş oldu. Bu intihardan sonra artık biz (her kimlerden oluşuyorsa o “biz”) bizim olmayan bir Türkiye’de yaşıyoruz. Neden mi? Çünkü Osman Uçarer hâlâ içinde yaşadığımız Türkiye’de yürürlükte bulunan her türlü çekişmede taraflardan birini desteklediği için intihar etmedi. O tutulacak taraf kalmadığını, bir türlü tutulacak taraf beliremediği için kendini öldürdü.

Pislik içinde yaşıyoruz. Sosyal alanda hareket halinde bulunan unsurlar elbirliği içinde kiri muhafaza altına almış. Ekonomik alanda birbirini altetmeye çalışan unsurlar ancak daha fazla kirlenirlerse işlerini yoluna koyabileceklerini gayet iyi biliyor. Politik alan ise hem sosyal, hem de ekonomik alandaki kirlere bir yandan katkıda bulunarak, diğer yandan da her iki alanın kirleriyle beslenerek toplumun iliklerine işliyor. Başımızın çaresine bakmaya kalkıştığımızda ilk işimiz pisliğe bulaşmak oluyor. Anlaşılıyor ki tutulacak yerinin temiz kalmasına özen gösterdiğimiz herhangi bir şeyle, herhangi bir uğraşla bağlantı kurmayı baştan ihmal etmişiz.

İsmet Özel, 20 Mart 1999

c65e79d2-d6f3-475a-abdb-1d1b58ff4ee9
Jenna Barton (Dappermouth) “The Lost House”