Girizgâh: Kutsanan Yaşlılık Mitosu
Belediye otobüslerinin koridorlarında yahut bir fırın kuyruğunun yeknesak bekleyişinde filizlenen kadim münakaşaları hepimiz biliriz. Beli bükülmüş, yüzü zamanın acımasız fırçasıyla çizilmiş bir fani, sırf takvim yapraklarını bizden daha fazla eskittiği için, âdeta ilahi bir dokunulmazlık zırhına bürünmüşçesine kendine bir taht talep eder. “Şimdiki gençler…” diye başlayan ve genzi yakan o meşhur tirat, aslında basit bir sitem değil, kof bir iktidarın ilan manifestosudur. Bastonunu yere vururken çıkardığı o tok ses, hakiki bir bilgenin asası değil, içi boşaltılmış bir otoritenin, elinde kalan son kozu oynamaya çalışan bir tüccarın çırpınışlarıdır. İşin tuhaf ve bir o kadar da müstehzi tarafı şudur ki; bu zatlar, doğum tarihlerini hayatın en büyük felsefi doktorası zannetmek gibi affedilmez bir kibrin içine düşmüşlerdir.
Toplumumuzda yaşlılık, kendi başına bir fazilet, âdeta sorgulanamaz bir kutsiyet atfedilen bir put hâline getirilmiştir. Hâlbuki yaşlanmak, biyolojik bir zaruretten, hücrelerin iflasa doğru giden mecburi istikametinden başkaca bir şey değildir. Marifet, saçları ağartmakta yahut deriyi buruşturmakta değil; o ağaran saçların altındaki zihni, o buruşan derinin altındaki kalbi kemale erdirebilmektedir. Sırf yaşlı olduğu için şartsız ve hudutsuz bir hürmet bekleyen bu zihniyet, hürmetin yaştan ziyade şahsiyete, ahlaka ve asil bir duruşa tevdi edilen liyakat nişanı olduğunu unutmuş görünmektedir. Yaş, sadece bir rakamdır; ihtiram ise bedeli terle, tefekkürle ve adaletle ödenmiş bir faziletin neticesidir. Ne hazindir ki, hürmete en çok aç olanlar, hürmete layık davranışlardan en çok uzaklaşanlardır.
Karşımızdaki tablo, ucuz sosyoloji kitaplarının “kuşak çatışması” mefhumuyla izah edip geçiştirebileceği kadar sığ değildir; ortada ontolojik bir enkaz vardır. Biz bu enkaza ve onun mimarlarına “Haksız Nesiller” diyoruz. Neden haksızlar? Zira hak etmedikleri bir hürmeti gasp etmeye meyyaldirler; bedelini ödemedikleri, çilesini çekmedikleri bir bilgeliğin tahtına kurulurlar ve kendi derin kusurlarını görünmez kılan bir ‘büyüklük’ kisvesi altında, etraflarına pervasızca haksızlık tevzi ederler. Onlar, sadece nefes almaya devam ettikleri için zamanın kendilerini haklı çıkaracağına dair sarsılmaz, sarsılmaz olduğu kadar da gülünç bir inanca sahiptirler. Hak, onların lügatinde kendi menfaatlerinin, kendi rahatlarının ve alışkanlıklarının bir diğer adıdır.
Bu haksız neslin en büyük sığınağı, dillerinden düşürmedikleri, bir kalkan gibi kullandıkları “tecrübe” kelimesidir. Oysa tecrübe, salt hayatta kalmakla, dünyada yer kaplamakla yahut aynı yanlışları bir ömür boyu inatla tekrar etmekle biriken bir müktesebat değildir. Tecrübe; yaşanılan hadiseler üzerine kan ter içinde tefekkür etmek, hataların ruhu kanatan iğnesiyle yüzleşmek ve nihayetinde bir ruhi tekâmül devresi geçirmekle elde edilir.
İşte bu noktada o acı hakikati teslim etmek elzemdir: Bu neslin mühim bir ekseriyeti altmış, yetmiş yıl yaşamamıştır; onlar aslında sadece bir yılı yetmiş kez tekrar etmişlerdir.
Yetmiş yıllık bir ömür yekûnundan geriye kalan; bir arpa boyu yol alınmamış, zerre miskal iç muhasebe yapılmamış bir tekerrür cinnetidir. Kendi iç dünyalarında bir ahlak mahkemesi kurmadıkları, bir kez olsun vicdanlarının yakasına yapışıp “Ben nerede hata yaptım?” sualinin ağırlığı altında ezilmedikleri için, gençlere aktarabilecekleri hakiki bir bilgelikleri, bir irfanları yoktur. Zihinlerindeki birikim diye pazarladıkları şey; kemikleşmiş peşin hükümlerden, suizanlardan, çürümeye yüz tutmuş ezberlerden, dededen kalma hurafelerden ve ne idüğü belirsiz mekanik reflekslerden ibarettir. Zaman onlar için bir “olma” ve “yücelme” vesilesi değil, sadece biriktirilmiş takvim yapraklarının oluşturduğu kuru bir kalabalıktır.
Velhasıl, otobüs kuyruklarında yahut bayram ziyaretlerinde baş köşeye kurulan bu heykeller, içleri boşaltılmış birer zaman mağdurudur. Bizim meselemiz onların yaşlarıyla değil, o yaşın içine sığdıramadıkları, daha doğrusu sığdırmaktan korktukları insanlık, adalet ve tefekkür boşluğuyladır. Şimdi bu boşluğun içine, onların o çok övündükleri ama asla tahammül edemedikleri yalnızlıklarına doğru inme vaktidir.
Birinci Kısım: Sürü Ahlakı
Hakiki bir şahsiyet, tenhada nasılsa kalabalıkta da odur. İnsanın mayası, yalnızlığın sükûnetinde değil, cemiyetin velvelesi içinde sınanır. Meseleyi felsefi bir neşterle yardığımızda, bu neslin en büyük buhranının “fert olamamak” mefhumunda düğümlendiğini görürüz.
Tek başınayken son derece halim selim, ağzından bal damlayan o ihtiyarların, bir cemiyetin, bir akraba meclisinin yahut bir “gün” ortamının içine karıştıkları vakit âdeta mutasyona uğramalarının sırrı buradadır. İçlerinde sımsıkı kilitli tuttukları o izahı zor kötülüğü, cemaatin verdiği fütursuz cesaretle bir anda ortaya dökerler. Yalnızken arkanızdan sena eden (öven) o tatlı dil, cemiyet içinde zevahiri kurtarmak, o meşum “umumi görüşe” yaranmak uğruna sizi bir anda acımasızca örseler. Kalp kırmak, onlar için kalabalığa sunulan bir kurbandır. Bunun felsefi esası, şahsiyet krizinin ta kendisi olan “kolektif narsisizm”dir. Kendi başlarına, münferit bir mevcudiyet inşa edemedikleri için, ancak bir sürünün parçası olduklarında var olduklarını hissederler. İnsanlar üzerindeki “intibaları”, hakkaniyetten ve merhametten bin kat daha mühimdir onlar için. Sırf o meclisteki “hükümran” rollerini pekiştirmek için hakkaniyeti ayaklar altına almaktan, en büyük haksızlıkları yapmaktan zerre kadar imtina etmezler. Bu, şımarık bir kalabalığın tasdiki için hakikati katletme ayinidir.
Bu şahsiyetsizliğin ve fert olamama hâlinin en bariz tezahürü, dillerine pelesenk ettikleri ezberlenmiş cümlelerdir. Dikkat ediniz; bu neslin kendi dimağından süzülmüş, çilesi çekilmiş şahsi bir cümlesi, kendine has ve müstakil bir fikri âdeta yok denecek kadar azdır. Sürekli deyimlerin, atasözlerinin ve duyageldikleri kalıp hükümlerin arkasına saklanırlar. Ne diye mi? Zira tefekkür etmek meşakkatlidir, şahsi bir fikir beyan etmek mesuliyet gerektirir. Atasözleri ve “Büyükler böyledir…” şeklindeki ucube umumileştirmeler ise onlara, kendilerinden menkul olmayan, anonim ve sorgulanamaz bir otoritenin zırhını sunar. Böyle konuşunca dışarıdan “hikmet ehli” yahut hiç değilse normal görünürler. Oysa bu, korkunç bir düşünce tembelliğinin, zihnî bir felcin üzerini örtme çabasıdır.
Farklı bir nazarla bakmaktan, meselelerin derinine inmekten acizdirler. Söyledikleri o genelgeçer sözlerin çoğu zaman külliyen yanlış olması yahut bir tespit hüviyeti dahi taşımaması bundandır. Hiçbir şeyin hakikatine vakıf olamadıkları için, avamın ürettiği sığ şablonlarla dünyayı izah ettiklerini, derin meseleleri çözdüklerini zannederler. Cehaletlerinin onlara bahşettiği o tuhaf medeni cesaretle saçmalar, ancak kendilerini büyük feylesoflar gibi sunarlar.
Bu nesille yaşanan ihtilafların ve gönül kırgınlıklarının kahir ekseriyeti, esasen onların ‘konuşmayı bilmemelerinden’ neşet eder. Lisanları yaralı, kelime dağarcıkları sığdır. Meramlarını doğru düzgün ifade edemedikleri gibi, patavatsızlığı bir dobralık, kaba saba konuşmayı bir samimiyet nişanesi sayarlar. Kelimeleri yanlış yerlerde, yanlış telaffuzlarla kullanır; lakin o yanlışta ölümüne bir inatla ısrar ederler. Haksız oldukları gün gibi aşikârken dahi takındıkları o ‘mutlak haklı’ tavrı yüzünden karşı tarafı asla dinlemez, hakikate kulaklarını sağır ederler. En trajik ve çileden çıkarıcı olanı ise, kendi söylediklerini dahi inkâr edebilme cüretleridir. Dün aleyhinize söyledikleri zehir zemberek bir sözü, bugün tam gözünüzün içine baka baka “Ben öyle bir şey demedim.” diyerek reddederler. Bu hastalıklı inkâr yüzünden, onlarla muhatap olurken haklılığınızı ispat edebilmek için her daim yanınızda bir ‘şahit’ bulundurmak, âdeta bir ses kayıt cihazı gibi yaşamak mecburiyetinde kalırsınız.
Hakikate ve tefekküre olan bu meşum uzaklıkları, çağımızın rakami (dijital) dünyasında çok daha trajikomik bir cehalet ayinine dönüşmüştür. Gençleri sürekli ellerinden telefonu düşürmemekle, teknoloji müptelalığıyla itham eden bu nesil, mevhum (sanal) mecralara (bilhassa Facebook ve WhatsApp gruplarına) adım attıkları andan itibaren akıl almaz bir yalan ve hurafe şehvetinin esiri olmaktadırlar. Gençlerin elindeki cihaz hiç değilse bir dünyayı tanıma, okuma ve üretme vasıtasıdır; lakin bu ‘tecrübeli’ zevat, kaynağı belirsiz en ufak bir komplo teorisine, yalan habere yahut pespaye bir montaja, sırf kendi peşin hükümlerini ve nefretlerini besliyor diye anında iman eder. Bir malumatı teyit etme, aklın süzgecinden geçirme gibi bir dertleri asla yoktur. Hele ki ilerleyen yaşlarına ve o çok övündükleri ‘büyüklük’ kisvesine rağmen video platformlarında (misal TikTok mecrasında) sergiledikleri pespaye, haysiyet kırıcı ve sefil şovlar, ar damarının nasıl çatladığının en acı ispatıdır. Gençlere “Siz hiçbir şey bilmiyorsunuz.” diyerek parmak sallayan bu nesil, bugün tarihin en ucuz yalanlarının ve en bayağı eğlencelerinin sadık birer müşterisi hâline gelmiştir. Bu da göstermektedir ki, imkân olmadığı için içlerindekini yıllarca dökememişler; imkân olduğunda gençlerden çok daha vahim vaziyetlere düşebilmektedirler.
Gelelim bu sürünün en trajik çöküşüne: Ontolojik (varoluşsal) boşluğa. Bu nesil, bir ömür boyu edindiği unvanların (memur, amir, esnaf, anne, baba) gölgesinde yaşamıştır. Fakat emeklilik gelip çattığında, işsiz kaldıklarında, çocuklar evden uçup gittiğinde, o iğreti statüler ellerinden alındığında geriye ne kalır? Koca bir hiçlik… Kendi iç dünyalarında tefekkürle, sanatla, hakiki bir ilimle yahut sükûtla inşa ettikleri bir “benlikleri” olmadığı için, o yalnızlığın sağır edici sessizliğinden ölümüne korkarlar.
İşte tam bu noktada, o batıni boşluğu bastırmak, o hiçliği örtbas etmek için devasa bir gürültüye ihtiyaç duyarlar. İşsizliklerini, emekliliklerini ve ruhlarındaki o çoraklığı boş televizyon programlarıyla, manasız işlerle vakit öldürerek uyuştururlar. Fakat asıl gürültü, kendi aralarında kurdukları o mahkemelerdir. Bir araya geldiklerinde hayrı konuşmazlar; zira hayır, dolu bir kalbin ve sükûnetin meyvesidir. Son derece patavatsızdırlar. Gün ortamlarında yahut akraba meclislerinde sürekli birbirlerini yargılar, kendilerinden başka herkesi küçük görürler. O meclisten kalkan her kimse, anında onun kanını içmeye, dedikodusunu yapmaya koyulurlar.
Bu fütursuzca yapılan yargılamalar, aslında kendi değersizlik hislerini, başkalarını aşağı çekerek dengeleme teşebbüsüdür. “Ben varım.” diyemedikleri için “O kötü.” derler. Kendi ontolojik hiçliklerini, başkalarının hayatlarını sakız gibi çiğneyerek doldurmaya çabalayan trajik bir hezeyandır bu. Hâlbuki yaşlılık, insanın kendi içine çekildiği, dünyanın bitmek bilmez gürültüsünden azade olduğu serin ve asude bir ikindi vakti olmalıydı. Bir pencere kenarında sessizce yağan karı izlerken, ihtiraslardan arınmış bir kalple mazinin muhasebesini tebessümle yapabilmek ne büyük bir nimettir. İnsan, hayatın kışına girerken dilini sükûtun vakur altınıyla mühürlemeli, etrafına sadece şefkatin ılıman iklimini yaymalıydı. Fakat onlar, fıtri sükûnetten mahrum kaldılar. Kendi içlerindeki ıssız odaya girmeye o kadar korktular ki, bir ömrün hülasasını fuzuli bir telaşın ve çirkin bir gürültünün içinde heba edip gittiler.
İkinci Kısım: Tahakküm, Mağduriyet ve Otorite Üçgeni
İnsan ruhunun en karanlık dehlizlerinden biri, güç zehirlenmesiyle mağduriyet edebiyatının aynı bedende nasıl fütursuzca meczedilebildiğidir. Hakiki ve kâmil bir otorite; şefkatten, adaletten ve kendisine tabi olanları özgürleştiren bir asalet ve liyakatten neşet eder. Oysa liyakatsizliğin ve ruhi sığlığın pençesindeki bu haksız nesil, kendi varlığını meşrulaştırabilmek için bambaşka ve son derece zehirli bir iktidar denklemi kurmuştur: Otoriteyi sevgiye, şahsiyete ve hürmete değil; korkuya, minnete ve marazi bir bağımlılığa dayandırmak…
Bilhassa kendi çocukları ve çevrelerindeki gençler üzerinde kurdukları bu tahakküm, inceltilmiş bir istibdattan başkaca bir şey değildir. Gençlerin kendi ayakları üzerinde durmasını, hür iradeleriyle kararlar alıp müstakil birer şahsiyet olmalarını içten içe asla arzu etmezler. Zira bilirler ki; hür ve şahsiyetli bir fert, sırf kan bağı yahut yaşça küçüklük sebebiyle o kölece itaati sunmayacak, hürmeti ancak hak edilene tevdi edecektir. Bu korkunç yüzleşmeden kaçmak için müracaat ettikleri en temel strateji, etraflarındaki herkesi kendilerine muhtaç yahut borçlu hissettirmektir. Hayatı kolaylaştırmak yerine, tam bir inat ve ihtirasla işleri yokuşa sürerler. Her şey, ama her şey, kendi istedikleri zamanda, kendi istedikleri usulle ve muhakkak “kendileri buyurduğu için” olsun isterler. Kendi inisiyatifleri dışında, onlardan bağımsız ve müstakil olarak vücuda getirilen hiçbir güzelliği kabullenemezler; bilakis, o işin akim kalması, olmaması için ellerinden gelen her türlü engeli çıkarırlar. Çıkardıkları bu zorluklar, aslında “Ben hâlâ buradayım, ipler benim elimde.” diye haykıran hastalıklı bir egonun çırpınışlarıdır.
Bu hastalıklı tahakkümün en keskin kılıcı ise, trajedinin pespaye bir arabeske irca ettirilmesidir. Bu nesil, arabeski sadece bir musiki türü olarak dinlemez; arabeski bir hayat nizamı, bir savunma sanatı, mesuliyetten kaçışın en konforlu sığınağı olarak yaşar. Sürekli ağlarlar, haddinden fazla duygusallaşmış görünürler. Lakin bu gözyaşları, kalbi incelmiş bir dervişin hakiki hüznü değil; evlâtlarını ve çevrelerini vicdan azabı zindanlarına hapsetmek için dökülen timsah gözyaşlarıdır. Bu manevra, katıksız bir duygu sömürüsüdür. Kendilerini biteviye acındırarak, sürekli bir kurban ve mağdur rolü oynayarak, karşı tarafın haklı itirazlarını daha doğmadan boğarlar. Kendi icat ettikleri yahut abarttıkları dertleri bir kalkan gibi kullanarak, işledikleri devasa kabahatleri, patavatsızlıkları ve bencillikleri görünmez kılmaya çabalarlar. Bu acıtasyonun en zavallı sahnelerinden biri de hastanelerde sergilenir. Fıtri bir çöküş olan yaşlılık ve hastalıkları vakur bir teslimiyetle karşılamak yerine; hastane koridorlarını ve doktor kapılarını kendilerine birer sosyalleşme, itibar devşirme ve çevrelerine karşı kullandıkları bir biyolojik şantaj, bir acıtasyon sahnesi kılmışlardır.
Kendi altlarındakilere karşı böyle acımasız birer zorba kesilen bu nesil, şahsi bir vicdan sahibi olamadıkları için ‘gücü’ mutlak hakikat zannederler. Evde estirdikleri o terör, kendilerinden daha güçlü bir otorite gördüklerinde yerini derhâl kölece bir biata bırakır. Elhak, ‘sürüden ayrılanı kurt kapar’ düsturu yahut ‘devlete biat’ mefhumu, asırlar evvel bozkırlarda yahut imparatorluğun beka krizlerinde bu milletin hayatta kalması için elzem birer tarihî refleksti. Lakin o devirlerin mayasını tutan bir ‘kadim Anadolu irfanı’ vardı. Bugün o irfan tümüyle buharlaşmış, o asil itaat kültürü yozlaşmış ve geriye sadece kof bir ‘reayalık’ şuuru kalmıştır. Bu hastalıklı biat; artık devleti yaşatan asil bir sadakat değil, zalime boyun eğen, zulmü meşrulaştıran ve statükoyu (bidati) kutsayan bir ahlaki çöküştür. Gördükleri haksızlıklara asla isyan etmez, “Vardır devletin bir bildiği.” diyerek korkaklıklarını hikmet diye pazarlarlar. Hakkını arayan, zulme itiraz eden asil bir genci gördüklerinde ise onu desteklemek yerine, “İcat çıkarma, başını belaya sokma, sus ve itaat et.” diyerek onu da kendi zillet zincirlerine dâhil etmeye çabalarlar.
Meselenin psikolojik arka planına indiğimizde karşımıza fosilleşmiş, taşlaşmış bir müdafaa mekanizması çıkar. Bu nesil, maalesef kendi ebeveynleri tarafından hor görülmüş, şahsiyetleri ezilmiş, fert olmalarına müsaade edilmemiş bir nesildir. Ancak hakiki bir fazilet, sana yapılan zulmü başkasına yapmayarak o lanetli döngüyü kırmakla başlar. Onlar ise tam aksine, zamanında gördükleri o hakareti, o küçük düşürülmeyi şimdi gençlere, kendi evlâtlarına ve gelinlerine, damatlarına yansıtarak kendi ezilmişliklerinin acısını gençlerden çıkarırlar. Kendilerine zamanında reva görülen zulümlerin, çekilen çilelerin aynısını, âdeta bir miras gibi alt nesillere tatbik etmeye çalışırlar.
Öylesine kronik bir müdafaa kalkanı inşa etmişlerdir ki, kendilerine yöneltilen en ufak, en tarafsız bir hakikati dahi varlıklarına yönelik bir suikast olarak algılarlar. Her daim gardları havadadır. En genelgeçer, en sıradan bir tespitte dahi anında müdafaa cevapları yetiştirirler. “Hava soğudu.” gibi son derece yansız ve alelade bir cümleye dahi, “E, olacak o kadar!” yahut “Bizim zamanımızda daha soğuktu.” minvalinde asabi ve defansif karşılıklar vermeleri, iç dünyalarındaki o dinmek bilmez hırçınlığın, o asırlık aşağılık kompleksinin dışa vurumudur. Haksız olduklarını kabullenecek asgari bir izzetinefisten mahrumdurlar.
Ve tüm bu cinnet hâlini, tüm bu zorbalığı temize çekmek için müracaat ettikleri o meşhur illüzyon: “Büyükler böyledir…” Bu, bir neslin kendi ahlaki tefessühünü tabiileştirme, sıradanlaştırma çabasıdır. Her şeyi umuma yayarak, o “büyük” olma zırhının arkasına saklanarak mesuliyetten kaçarlar. Söyledikleri çoğu zaman dişe dokunur bir tespit bile değilken, bu kalıp cümlelerle kendilerini dokunulmaz kılarlar. Yaşlılığı ve büyüklüğü, her türlü kibrin, bencilliğin ve kalp kırmanın meşru bir mazereti olarak sunarlar.
Bu üçgen –korkuya dayalı otorite, duygu sömürüsü ve fosilleşmiş müdafaa mekanizması– gençliğin enerjisini sömüren, onların yaşama sevincini bir karabasan gibi boğan devasa bir mengenedir. Ne var ki, yeni nesilde bu illüzyon artık çatlamaktadır. Zira gençler, yanlış olanı sırf “büyük” söylüyor diye yutmamakta; doğruları dile getirmeyi, bahanelerin arkasına sığınılmayan bir yüzleşmeyi yavaş yavaş normalleştirmektedir. Otoriteyi elinde tutanların en büyük paniği de tam olarak budur: Kralın çıplak olduğunun artık alenen görülmeye başlanması.
Üçüncü Kısım: Sistematik Haksızlık
Kötülük, asırlardır felsefenin ve ilahiyatın en çetin meselelerinden biri olagelmiştir. Avamın tahayyülünde kötülük; ekseriyetle karanlık emelleri olan, boynuzları ve kuyruğuyla resmedilen metafizik bir canavar yahut şeytani bir deha suretinde tasavvur edilir. Oysa hakiki ve en tahripkâr kötülük, sıradanlığın boğucu ve pörsümüş yeknesaklığı içinde gizlidir. Bu haksız neslin en dehşet verici vasfı, işledikleri cürümlerin büyüklüğünden ziyade, o cürümleri işlerken sergiledikleri kan dondurucu rahatlık ve “kötülüğün sıradanlığı”dır.
Vicdani bir muhakemeden, deruni bir ahlak mahkemesinden o denli yoksundurlar ki, bir başkasının hayatını kökünden sarsacak, ruhunda onulmaz yaralar açacak hükümleri, sıradan bir çay sohbeti esnasında havadan sudan bahseder gibi veriverirler. Gençliğinde envaitürlü savrulmalar yaşamış, nice yanlış alışkanlıklara (mesela sigara müptelalığına) duçar olmuş; şimdilerde ise şeklî bir dindarlığın ve katı bir bağnazlığın kisvesine bürünmüş bir anneanneyi, bir kayınvalideyi tahayyül ediniz. Sırf kendi şahsi konforu bozulmasın, gelini kendisine hizmet etmekten geri kalmasın ve bakımı aksamasın diye, ikinci evlâdını kucağına almaya hazırlanan o geline dönüp fütursuzca, “Çocuğu aldır.” diyebilmektedir. İblisin dahi aklına gelse telaffuzundan hicap duyacağı, meleklerin duyduğunda yüzünü kapatacağı bu şenaati; vicdanlarında zerre miskal bir titreme hissetmeden, tam bir gönül rahatlığıyla ve âdeta “pratik bir çözüm” sunuyormuşçasına dile getirebilirler. İşin en vahim tarafı, bunun bir kötülük olduğunun dahi farkında olmamalarıdır. Ezbere yaşadıkları, empati mefhumunu zihinlerinden kazıdıkları için, başkalarının hayatları, hayalleri ve canları üzerinde verdikleri bu meşum hükümler, onlara yalnızca kendilerini alakadar eden basit birer “tedbir” gibi görünür.
Bu ahlaki tefessühün hane içindeki en yaygın tezahürü ise amansız ve bitmek bilmez sistematik haksızlıktır. “Haksızlık” mefhumu, bu nesli tahlil ederken hususi bir başlık olarak ele alınmalıdır; zira onlar haksızlığı bir istisna değil, âdeta bir idare şekli, bir terbiye metodu olarak tatbik ederler. Evlâtları arasında sergiledikleri bariz ve yürek yakan ayrımcılık; kardeşleri birbirine düşüren o sinsi kayırmacılık, aslında kendi iktidarlarını tesis etme çabasıdır. Kendi çocuğu ona baksın, pervane olsun istediğinde o meşhur duygu sömürülerini, sılairahim edebiyatını derhâl sahneye sürerler. Ancak iş kendi torunlarına, gelinlerine yahut sevgisini kazanmaya lüzum görmediği çocuklarına yaptığı zulümlere, hor görmelere geldiğinde, o an dilsiz şeytan kesilirler. Yaptıkları en bariz haksızlıkları dahi “Ben anneyim, ben babayım, benim hakkım ödenmez.” zırhına bürünerek meşrulaştırmaya, kendilerini her daim haklı çıkartmaya çalışırlar. Kendi ektikleri nifak tohumlarının yeşerttiği düşmanlıkları görüp de “Ben nerede hata yaptım?” demek yerine, yine o bitmek bilmez mağduriyet kürsüsüne çıkarlar.
Meseleyi ontolojik bir zemine, varoluşsal bir bencilliğe taşıdığımızda karşımıza “tarihsel narsisizm” çıkar. Bu haksız nesil, zamanın sahibi oldukları hezeyanına kapılmıştır. En az sana bırakılan miras kadarını senden sonrakine, gençlere bırakmak, kadim inancımızın ve İslam’ın en temel, en asil düsturlarından biridir. Neslin devamı, medeniyetin inşası bu hakkaniyetli devir teslim ile kaimdir. Oysa bu nesil, ekseriyetle cimriliğin kapkara zindanına hapsolmuştur. Karun kadar zengin dahi olsalar, o mala karşı içlerinde dinmek bilmez bir ihtiras, hastalıklı bir hasislik barındırırlar. (Kefenin cebi olmamasına duydukları teessüf, âdeta yüzlerinden okunur).
Kendilerinden sonrakilere adil bir dünya, adil bir taksimat bırakmak şöyle dursun; ellerindeki o maddi gücü, o mirası gençlerin üzerinde sallanan bir terbiye sopasına, bir şantaj aletine çevirirler. Üç kuruşluk bir fayda sağlayacak, bir mal bırakacak olurlarsa da, bunu muhakkak surette gençlerin burnundan fitil fitil getirmeye, o nimeti bir minnet ve tahakküm zincirine dönüştürmeye kalkarlar. “Biz yemedik, siz de yemeyin; biz çektik, siz de çekin.” şeklindeki o pespaye ve kin dolu şuuraltı, aslında “Tarih bizimle başladı ve bizimle nihayete erecek.” diyen korkunç kibrin ta kendisidir.
Dördüncü Kısım: Takvasızlık ve Konforlu Din Algısı
Meselenin ahlaki ve sosyolojik katmanlarını sıyırıp en derine, o kanayan ruhani öze indiğimizde, karşımıza mehabetini yitirmiş bir kutsi tasavvur ve korkunç bir inanç buhranı çıkar. Hakiki manada din, insanın nefsani arzularına ket vuran, onu ilahi bir hizaya sokan, kibrini törpüleyen ve “takva” zırhıyla kuşatan ulvi bir nizamdır. Oysa tek bir kelimeyle hülasa etmek gerekirse, bu haksız nesil “takvasızdır”. Onların lügatinde din, nefsi terbiye eden bir kılıç değil; işledikleri cürümleri, bencillikleri ve haksızlıkları örten sırmalı bir kaftandır.
Kendi kafalarında, tamamen heva ve heveslerine göre yonttukları, nevzuhur (yeni yetme) bir dinleri vardır. Bu din, onların dünyevi konforlarını asla bozmayan, menfaatleriyle çatışmayan, tamamen vasıta hâline getirilmiş plastik bir inançtır. Gerçek dinin tavizsiz, adalet ve şefkat emreden kaideleriyle kendi canlarının istedikleri çeliştiği vakit, hiç tereddüt etmeden o ilahi hakikatleri görmezden gelirler. Dinî vecibelere, ahlaki umdelere riayet etmek yerine, bitmek bilmez bir iştahla “bahane” üretirler. Eğip bükerler, laf ebeliği yaparlar ve nihayetinde kendi nefsani arzularını meşrulaştıracak o ucube fetvayı kendi içlerinde veriverirler. Onların inancı, Allah’ın rızasına tabi olmak değil, âdeta dini kendi rızalarına ve keyiflerine tabi kılma küstahlığıdır.
Bu küstahlığın en bariz tezahürü, dillerinden düşürmedikleri o sözde otoriteyle gençleri sürekli yanlışa yönlendirmeleridir. Her daim kendi sözleri dinlensin, kendi verdikleri hükümler mutlak bir kanun gibi tatbik edilsin isterler. Fakat ne hazindir ki, çoğu zaman ayet ve hadisleri bilmezler; bilseler de işlerine gelmediği için sükût ederler. Fahrikâinat Efendimizin, sallallahu aleyhi ve sellem, övdüğü, emrettiği, altını çizdiği ne kadar yüce ahlak nizamı varsa, tam tersini yapmakta beis görmezler. Sözgelimi “sılaırahim” (akrabalık bağlarını gözetme) mefhumunu ele alalım. Bu ulvi mefhum, onların dilinde sadece menfaatlerine hizmet ettiği zamanlarda tedavüle sokulan bir şantaj vasıtasıdır. Kendi çocuğu ona baksın, etrafında pervane olsun, kapısından ayrılmasın diye sılaırahimi bir kırbaç gibi şaklatır, duygu sömürüsünün en dip noktalarına inerler. Lakin mesele kendi torununa yaptığı bariz zulümler, gelinlerine yahut damatlarına ettiği eziyetler olduğunda; o çok sevdikleri sılaırahim birdenbire buharlaşır. Kendi işledikleri devasa haksızlıkları her daim haklı çıkartmak için, dinî mefhumların içini boşaltmaktan ve mukaddesatı kendi şahsi çıkarlarına alet etmekten zerre hicap duymazlar.
Meseleye varoluşsal bir pencereden baktığımızda daha da trajik bir tenakuzla karşılaşırız. İnsan fıtratı icabı, ölüme, o mutlak sona yaklaştıkça dünyadan elini eteğini çekmeli; maddeye değil, manaya sarılmalıdır. Yaşlılık, zühdün, tefekkürün ve uhrevi bir sükûnetin çağı olmalıdır. Oysa bu haksız nesil, mezar taşına doğru adım adım yaklaşırken, toprağa girecekleri dehşetli demlerde, dünyaya, mala mülke ve gündelik dedikodulara âdeta ahtapot gibi sarılırlar. Hesap gününün dondurucu soğuğunu hissetmek yerine, gün ortamlarının, televizyon ekranlarının ve manasız inatlaşmaların sahte sıcaklığında uyuşmayı tercih ederler.
Fiziki güçleri ve eski kudretleri bedenlerinden çekilip gidince, geriye en büyük silahları olan “dilleri” kalır. Eskiden, güçlerinin yettiği demlerde pervasızca zulmettikleri, ezmekten imtina etmedikleri eşlerine karşı, şimdilerde elden ayaktan düşünce “seviyormuş” gibi riyakâr bir şefkat gösterisine girişirler. Zira artık o eşe muhtaçtırlar. Fakat bu sahte muhabbet dahi onların ruhundaki zehri temizlemeye yetmez; o bitmek bilmez patavatsızlıklarıyla, kırıcı sözleriyle, yersiz beyanlarıyla zehirlerini akıtmayı asla ihmal etmezler. Hayrı konuşmazlar; sükûtun o vakur altınından bihaber oldukları için, boş teneke misali durmadan ses çıkarır, sürekli yalan yanlış ahkâm keserler.
Bu takvasızlık, bu fütursuz dünyevileşme ve bu sahte dindarlık şovu, onların sadece kendilerine değil, gölgesinde yeşermeye çalışan tüm yeni nesillere ettikleri en büyük ihanettir. Kutsi olanın içinin boşaltıldığı, dinin bir tahakküm ve menfaat sopasına çevrildiği bu enkazın altından, gençliğin sağlıklı bir inançla çıkmasını beklemek, beyhude bir iyimserlikten öteye geçemez.
Beşinci Kısım: Tüketilmiş Miras
Bu haksız neslin ahlaki tefessühünü ve tahakküm hırsını tahlil ederken, önümüze âdeta dokunulmaz bir kalkan gibi sürülen o meşhur itirazı peşinen bertaraf etmek elzemdir: “Tarihsel ve maddi şartların ihmali…” Bu itirazı serdedenler, mevzubahis neslin yokluklar içinde kavrulduğunu, fukaralığın ve cehaletin kurbanı olduklarını iddia ederek, onların bugünkü hırçınlıklarına ve liyakatsizliklerine sosyolojik bir mazeret, âdeta bir ‘hafifletici sebep’ uydurmaya çabalarlar. Oysa hakikat, bu arabesk mağduriyet masalının tam zıddı bir istikamette, son derece trajikomik bir iktisadi illüzyonun içinde gizlidir.
Tarihin ve iktisadın aynasına baktığımızda görürüz ki; bu nesil, maddi imkânsızlıkların kurbanı olmak şöyle dursun, Cumhuriyet tarihinin en emeksiz, en rekabetsiz ve en kolay refahına konmuş olan yegâne güruhtur. Onlar, milyonlarca gencin bir üniversite kapısından yahut bir memuriyet kadrosundan içeri sızabilmek için birbirini ezdiği, cihanşümul bir rekabetin insanı öğüttüğü bugünün cehenneminde yaşamamışlardır. Bilakis, son derece sığ ve basit bir tahsille, lise yahut üç-dört yıllık ne idüğü belirsiz diplomalarla, çok kolay mevkiler elde edebildikleri bir “dikensiz gül bahçesinde” ömür sürmüşlerdir.
Düşününüz ki; rakiplerin az, imkânların bol olduğu o devirlerde, alelade bir memur maaşıyla dahi kenara para atıp dört ev, üç arsa alabilmek işten bile değildi. Yarım yamalak bir yabancı dille, vizyondan ve dünyadan bihaber bir zihin yapısıyla koca koca müesseselerin, bürokratik makamların başına geçtiler. İşgal ettikleri o mevkileri, kazandıkları o paraları ve elde ettikleri o ucuz unvanları kendi şahsi dehalarının, üstün liyakatlerinin bir neticesi zannettiler. Oysa ortada bir deha yoktu; sadece bomboş bir sahada, kalesiz bir maça çıkmanın verdiği konjonktürel bir şans vardı.
İşte “Sen ne anlarsın!” diyerek yeni nesli hakir gören, kendi cehaletlerini tecrübe diye pazarlayan bu güruhun kibri, oyunun “en kolay” seviyesinde elde ettikleri bu bedava başarılardan neşet etmektedir. Bugün en zor seviyede, cihanşümul krizlerin ve korkunç bir rekabetin pençesinde hayatta kalmaya çalışan gençlere bakıp dudak bükmeleri, sadece ahlaki bir düşüklük değil, aynı zamanda korkunç bir idraksizliktir.
Bu noktada, onların “Biz her işten anlarız, şimdiki gençlerin elinden hiçbir iş gelmiyor.” şeklindeki meşhur böbürlenmelerine ve haksız kıyaslamalarına da bir parantez açmak elzemdir. Evet, eskiden bugünkü manada gençleri uyuşturan bir “örgün öğretim” çarkı yoktu; vakit bol, iş çok, zihni oyalayacak fuzuli meşgaleler ise pek azdı. İnsanlar mecburen hayatın tam göbeğinde, usta-çırak rahlesinde pişer, tarlada yahut tezgâhta marifet sahibi olurlardı. Lakin bugünün gençleri, bizzat bu yaşlıların kurduğu yahut alkışladığı sistem tarafından yirmi beş yaşına kadar dört duvar arasına, “örgün öğretim” kuyusunun dibine atılmışlardır. Gençleri hayattan, topraktan ve zanaattan koparıp kâğıt üzerinde sentetik bir marifetsizliğe mahkûm eden bu köhne nizam, ustayı da çırağı da katletmiştir. Kendi devirlerinin tabii ‘hayat mektebinde’ edindikleri el yordamı ustalıkları; bugün sistemin kurbanı olarak hayata yirmi beş yaşında, hem de eli kolu bağlanmış bir vaziyette sıfırdan başlamak mecburiyetinde bırakılan bir neslin yüzüne vurmak; marifet değil, katıksız bir insafsızlıktır.
Meselenin en hazin ve ironik tarafı ise “mirasyedilik” mefhumunda düğümlenmektedir. Bu nesil, zahmetsizce elde ettikleri mevkilerin ve kazançların üzerine fikrî yahut cihanşümul bir vizyon koyamamış, bulundukları o konforlu fanusu terk etmeye asla cesaret edememişlerdir. Dünyanın dönüştüğünü, teknolojinin ve aklın hudutları aştığını göremeyecek kadar ufuksuz oldukları için, sahip oldukları o maddi gücü hiçbir zaman gerçek bir “katma değere” dönüştüremediler. Peki bugün ne yapmaktadırlar? Birçoğu, kendi üretemedikleri için, kendilerine dedelerinden, babalarından kalan o tarlaları, arsaları ve mülkleri haraç mezat satarak mevcut şatafatlarını ve hayat standartlarını idame ettirmeye çalışmaktadırlar.
Bu ufuksuzluk, sadece iktisadi bir mirası değil, aynı zamanda bu toprakların estetiğini, zevkiselimini ve asil kültürünü de iğdiş etmiştir. Ruhlarındaki o çoraklık; inşa ettikleri şehirlere, oturdukları evlere ve dahi giydikleri kıyafetlere yansımıştır. Üç kuruşluk rant uğruna, o çok övündükleri ‘eski ve güzel’ günlerin ahşap, taş, cumbalı mahallelerini müteahhitlere kat karşılığı peşkeş çekip yerine ruhsuz beton yığınlarını dikenler bizzat kendileridir. Bugün “Nerede o eski mahalleler!” diye ağlaşırken, o cinayetin faili olduklarını utanmadan sümen altı ederler. Mesele sadece mimari bir katliam da değildir; şeriat ve adap boyutuyla da tam bir kültürsüzlük ve idraksizlik çukuruna sapmışlardır. Sözgelimi, başlarını sımsıkı örtüp dize kadar etek giyerek yahut daracık kıyafetlerle dolaştıkları o tuhaf ve hiçbir inanç ve estetik nizamıyla bağdaşmayan hâlleri; köklü bir irfanın ve zevkiselimin nasıl buharlaştığının en trajik vesikasıdır. Estetikten ve zarafetten o denli mahrumdurlar ki, çevrelerine yaydıkları ruhi çirkinliği, hem fiziki bir çirkinliğe hem de telafisi imkânsız bir kültürel yozlaşmaya tahvil etmişlerdir.
Kendi vizyonsuzluklarının faturasını, babadan kalma mirası tüketerek ödeyen; üretemediği için sürekli hazırdan yiyen, lakin iş konuşmaya geldiğinde ağzını “Bizim zamanımızda…” diye açarak etrafına hikmet ve ekonomi dersleri vermeye kalkan bu zihniyet, neresinden tutarsanız tutun iflas etmiştir. Dolayısıyla fakirlik ve cehalet, bu nesil için bir mazeret yahut bir kurbanlık nişanesi değil; bilakis, ellerine geçen o muazzam tarihî ve iktisadi fırsatları nasıl heba ettiklerinin, dünyadan nasıl bihaber kaldıklarının en müşahhas ispatıdır.
Tüm bu kifayetsizlik tablosuna uzaktan, insaflı bir nazarlarla bakıldığında, insanın içindeki haklı öfke, yerini yavaş yavaş derin ve koyu bir hüzne bırakır. Onlara kızmaktan ziyade, acımaya başlarsınız. Zira ömür dediğimiz o nadide sermaye, o biricik mucize, hiçbir hakikate temas etmeden, hiçbir ruhi tekâmül menzilinden geçmeden koca bir hiçliğe savrulup gitmiştir. Kendilerine sunulan o dikensiz gül bahçesinde tek bir gül yetiştiremeden, sadece dikenleri kanatarak göçüp gidecek olmaları, felsefi manada bir trajedidir.
Hatime: Kanayan Yara
Hülasaikelam; mebhasin başından beri ilmek ilmek dokuduğumuz bu fecaat tablosu, karşımızda salt bir nesil husumeti değil, devasa bir medeniyet ve şahsiyet enkazı bulunduğunu bütün çıplaklığıyla faş etmektedir. Cemaatin baş köşesine oturtulan, her sözü kanun, her kaprisi bir emir telakki edilen bu yaşlılar güruhu, maalesef ki cemiyetin taç giymiş bilgeleri değil; aksine, durmaksızın kanayan en derin, en cerahatli yarasıdır. Memleket sathında başımızı nereye çevirsek gördüğümüz o ahlaki çürümenin, o bitmek bilmez kof çekişmelerin ve burnumuzun niçin bir türlü pislikten, zilletten kurtulmadığının en müşahhas nişanesi bizzat onlardır. Suyun başını tutanların, gövdeyi zehirlediği bir iklimde yeşerecek fidanların akıbeti ne olabilir? Yaşlıların, yani “emsal” olması beklenen neslin şımarıklıkla, bencillikle, tahakkümle ve riyayla bu denli hemhâl olduğu bir vasatta, gençlerden taze bir nefes, asil bir diriliş beklemek hangi aklın kârıdır?
Bu haksız neslin en büyük iftiharlarından biri de, göğüslerini kabartarak söyledikleri “Biz sizi ne zorluklarla yetiştirdik.” ezberidir. Oysa hakikat, bu ezberin tam zıddı bir istikamette tecelli eder: Onlar, hakiki manada iyi, vicdanlı ve ahlaklı bir çocuk yetiştiremezler. Zira ellerinde asaletli bir ruhu mayalayacak ne bir tefekkür kırıntısı ne de sahih bir adalet terazisi kalmıştır. Şayet bugün cemiyetin içinde parmakla gösterilecek, adil, merhametli ve şahsiyet sahibi gençler görüyorsanız, biliniz ki o gençler bu ebeveynlerin eseri değil, tam aksine bu ebeveynlerin hatalarına karşı verilmiş muazzam bir mücadelenin mahsulüdürler. İyi olan çocuklar, o zehirli iklimin içinde âdeta kendi kendilerini yetiştirmiş, kendi şahsiyetlerini tırnaklarıyla kazıyarak inşa etmişlerdir. Hatta daha da ileri gidelim; asil ve haysiyetli gençler, umumiyetle anne ve babalarının ruhlarına sirayet etmiş o kötü huylardan, o hastalıklı genetik mirastan, o arabesk acıtasyonlardan ve sinsi cimriliklerden şuurlu bir surette “arınmaya” çalışarak, kendilerini o çamurdan söküp alarak iyi birer insan olabilmişlerdir. Bir gencin en büyük zaferi, ebeveyninin düştüğü o ontolojik çukura düşmemek için gösterdiği o muazzam direniştir.
İnsafı elden bırakmamak adına, “İçlerinde hiç mi iyi, halim selim, kâmil yaşlılar yok?” sualine de sarih bir cevap vermek icap eder. Elbette vardır; fakat o “iyi” olarak tesmiye ettiğimiz yaşlıların büyük bir ekseriyeti, bizzat o şikâyet ettikleri gençler, yani kendi aydınlanmış çocukları tarafından derlenip toparlanan, yanlışları düzeltilen, patavatsızlık yapmalarına mani olunan ve âdeta hizaya çekilen kimselerdir. Yani o güruhun içindeki bir avuç iyi yaşlı dahi, kendi batıni tekâmüllerinin değil, onlara tahammül eden ve onları terbiye eden çocuklarının eseridir. Evlâtlar, anne babalarının ebeveyni olmak gibi ağır ve trajik bir yükün altına girmek mecburiyetinde kalmışlardır.
Gayri bu devasa tiyatronun perdelerini kapatmanın, o köhne putları kırmanın vakti gelip çatmıştır. Sürekli başkalarını suçlayan, dünyayı kendi etraflarında dönüyor zanneden, mesuliyetten kaçmayı bir hayat felsefesi hâline getiren bu neslin mağduriyet edebiyatı son bulmalıdır. Sırf yaşlandıkları için kendilerine bahşedilen o suni dokunulmazlık zırhı parçalanmalı, hürmetin ancak liyakate ve ahlaka gösterileceği hakikati yüzlerine bir tokat gibi, fakat vakur bir tokat gibi inmelidir.
Bunca çürümenin, bunca haksızlığın ve ruhi tefessühün yegâne bir kurtuluş reçetesi vardır: O da acilen ve şartsız bir biçimde hakiki dine, yani “takvaya” rücu etmektir. Takva, dillerde pelesenk olmuş kalıp dualarla, nümayişli ritüellerle yahut kimsenin hakkını gözetmeden kılınan namazlarla elde edilecek ucuz bir paye değildir. Takva; insanın kendi nefsinden, kendi kibrinden ve hırslarından Allah’a sığınması, hesap gününün dehşetli terazisi karşısında tir tir titremesidir. Takva, konuşurken dudakların mühürlenmesi, evlâtlar arasında ayrım yaparken ateşten bir gömlek giydiğini hissetmesi, mirası bir şantaj aleti olarak kullanırken cehennem çukurlarına yuvarlandığını idrak etmesidir.
Bu haksız nesil ve onların açtığı yoldan gitme tehlikesiyle karşı karşıya olan tüm bir cemiyet, kendi uydurdukları “konforlu ve bedavacı” din algısını bir kenara bırakıp, adaletin, merhametin ve tavizsiz bir ahlakın tecelligâhı olan hakiki İslam’ın sarsılmaz surlarına sığınmak mecburiyetindedir. Ölüm, her gün televizyon ekranlarında seyrettikleri bir magazin haberi değil; bastonlarının ucunda, yastıklarının altında kendilerini bekleyen mutlak ve soğuk hakikattir. Takvaya dönülmediği, hesap şuuruyla yaşanmadığı ve sırf “ben büyüğüm” hezeyanıyla tahakküm sürdürüldüğü müddetçe, bu kanayan yara ne kabuk bağlayacak ne de bu medeniyet layık olduğu feraha kavuşabilecektir.
Zeyl: İtirazlara Reddiye ve Mesuliyetin İdrakine Dair Son Söz
Buraya kadar serdettiğimiz bu ağır tespitlerin bazı zihinlerde telaşlı itirazlara, “Ama hepsi böyle değil!” yahut “Onların yaşadığı devrin şartları çok ağırdı!” kabilinden müdafaa reflekslerine yol açması mukadderdir. Kaleme aldığımız bu hakikatler, kimilerince ‘gençliğin kibri’, kimilerince de ‘yaşanmışlıklara karşı bir vefasızlık’ olarak yaftalanmak istenecektir. Oysa niyetimiz ne biyolojik bir yaş grubunu topyekûn darağacına çekmek ne de yeni neslin omuzlarına haksız bir kutsiyet atfetmektir. Açık kapı bırakmamak, hakikatin namusunu muhafaza etmek adına son birkaç düğümü çözmek elzemdir.
Evvela şunu peşinen ifade edelim: Bizim “Haksız Nesiller” mefhumuyla kastettiğimiz şey, nüfus kâğıdındaki doğum tarihleri değil, bir zihniyetin, bir tahakküm paradigmasının ta kendisidir. Biz, altmış yahut yetmiş yaşına gelmiş her faniyi değil; yaşlılığı bir silah, tecrübeyi bir yalan, maziyi bir şantaj aracı olarak kullanan o zihniyeti hedef alıyoruz. Tenkidimiz, yılların yüzünde bıraktığı çizgilere değil, o yılların içine bir damla olsun hikmet sığdıramamış, kibrini tecrübe diye pazarlayan o taşlaşmış kalpleredir. Dolayısıyla mesele bir “genelleme” meselesi değil, cemiyetin damarlarına sızmış ve normalleşmiş bir ‘kötülük hegomonyası’ ile yüzleşme meselesidir.
En çok sığınılan meşhur mazereti de bertaraf edelim: “Ama onlar yokluk gördü, darbe gördü, cahil bırakıldı, ebeveynleri onları ezdi…” Evet, bu nesil maddi ve manevi buhranların, yoksullukların ve cehaletin cenderesinde yoğrulmuş olabilir. Lakin acı çekmek, zulme maruz kalmak, bir insana başkasına zulmetme ehliyeti vermez. Yokluk, cebin fakirliğidir; kalbin, insafın ve vicdanın fakirliği değil. Kendisi zamanında hor görüldü diye bugün ebeveynlik gücünü eline geçirdiğinde evlâdını, gelinini, torununu ezen bir kimse, mazeretlerin arkasına sığınamaz. Hakiki şahsiyet, acının kapkara döngüsünü kendi göğsünde durduran, “Ben yandım, benden sonrakiler yanmasın.” diyebilen asil bir feragattir. “Biz çektik, onlar da çeksin.” diyen kindar şuuraltı, sosyolojik bir mazeretle aklanamayacak kadar sefil bir ahlaki tercihtir. Fakirlik, şımarıklığın bahanesi olamaz; tıpkı cehaletin, korkunç patavatsızlıkların ve şeytani fetvaların örtüsü de olamayacağı gibi.
Beri yandan, bu satırlar katiyen bir “gençlik güzellemesi” yahut şımarık bir isyan manifestosu da değildir. Gençler de şunu çok iyi idrak etmelidir: Eğer bugün anne babalarının hastalıklı tahakkümüne isyan ederken, kendi içlerindeki narsisizmi, bencilliği ve kibri terbiye edemezlerse; yarın aynaya baktıklarında, devirdiklerini zannettikleri putların ta kendisi olacaklardır. Babasının zulmünden kaçarken babasına dönüşmek, bu trajedinin en acı perdesidir. Bizim gençliğe atfettiğimiz kıymet, onların yaşça küçüklüğünden değil; o zehirli döngüyü kırabilme potansiyellerinden, kendi kendilerini o bataklıktan söküp çıkarma iradelerinden neşet etmektedir. Eğer bu iradeyi kuşanmazlarsa, bugünün mağdur gençleri, yarının haksız ve zalim ihtiyarları olmaya mahkûmdur.
Bütün bu ağır sözlerin, keskin yüzleşmelerin ve zihinleri kanatan tenkitlerin nihayetinde, içimizde garip bir sızı, incecik bir keder kalıyor. Zira neşter vurduğumuz, hezeyanlarını ve riyalarını yüzlerine haykırdığımız bu insanlar; uzak diyarların meçhul yabancıları değil. Onlar; bayram sabahlarında ellerini öptüğümüz, çocukluğumuzun flu hatıralarını omuzlarında taşıyan kendi babalarımız, annelerimiz, dedelerimizdir. İsterdik ki onların göğsü, dünya sürgününde başımızı güvenle yaslayacağımız sarsılmaz bir dağ; sözleri, karanlıkta yolumuzu aydınlatan sönmez birer kandil olsun. İsterdik ki yaşlandıkça pamuk gibi yumuşayan, bakışlarından merhamet damlayan o masal ihtiyarları gerçek olsun. Fakat olmadı. Masal yarım kaldı, kandil is yaptı, inandığımız dağlar çürük çıktı. Bizim asıl isyanımız onların mevcudiyetine değil, içimizde yıktıkları o kâmil ‘büyük’ tasavvurunadır.
Sözün nihayetinde, herkes ektiğini biçecek, herkes kendi vicdan mahkemesinin ve o din gününün mizanında tek başına hesap verecektir. Mesuliyetten kaçmanın, “Bizim zamanımızda böyleydi.” diyerek günahları çağa yüklemenin, yaşlılık zırhına bürünüp hakikate sağırlaşmanın devri kapanmalıdır. Ne yaşlılığın sahte kutsiyeti ne de gençliğin ham hevesleri bizi kurtarabilir. Bizi kurtaracak yegâne nizam; yaşa, makama, kana değil, sadece ve sadece hakka, hakkaniyete ve takvaya hürmet eden sarsılmaz adalettir. Bu adalet tesis edilmedikçe, nesiller birbirini boğazlamaya, haneler birer tahakküm zindanına dönmeye ve bu toprakların ruhu kanamaya devam edecektir.
Müellif: Özgür BAĞLIYALNIZ








