Zifiri Aydınlar, Nursuz Münevverler: Yahut Aydın Putu

Girizgâh: Herkes Ekmeğinde!

Şimdi baltamızı, tahakkümü hepsinden daha sinsi, kibri hepsinden daha melun ve maskesi hepsinden daha yaldızlı olan bir diğer putun göğsüne indirme vaktidir. Bu put doğrudan idrakinize, hakikat tasavvurunuza, şahsiyetinize ve kimi zaman da cüzdanınıza göz dikmiştir. Cehaleti “ilim” kılıfıyla, kibri “felsefe” maskesiyle, ahlaki iflası ise “sanat ve hürriyet” kisvesiyle yutturan bu tekinsiz mabedin rahipleri; asrımızın dokunulmaz “entelektüelleri”, kürsülere kurulan “zifiri aydınlar” ve hakikatte zerre kadar nur taşımayan “nursuz münevverlerdir.”

Meseleyi tahlil ederken, onları gözlüklü, sürekli halkı aşağılayan, kaba saba ve karikatürize edilmiş ucuz birer Yeşilçam figürüne irca etme tuzağına yahut sığ bir “okumuşlar düşmanlığına” katiyen düşmeyeceğiz. Zira karşımızdaki tehlike, karikatür olamayacak kadar gerçekçi, steril ve sofistikedir. Modern çağın “aydını”, okumayan yahut bilmeyen kimse değildir; bilakis o, binlerce cilt kitap devirmiş, lisanlar yutmuş, mefhumların şeceresini ezberlemiş ve felsefi akımları zihnine nakşetmiş son derece “donanımlı” bir zihindir. Lakin bu kof putu ayakta tutan o kanatıcı fecaat, onların “bilmemesi” değil; bilgiyi, ilmi ve kelimeleri kendi fıtri gayelerinden koparıp, sadece kendi egolarını besleyen birer “statü metaına”, birer tahakküm aygıtına dönüştürmüş olmalarıdır.

Fakat bu donanımlı zihinlerin ardında yatan asıl acı hakikat, felsefi bir sapmadan ziyade, bir “ticari” mutabakattır. Bugün ekranları işgal eden, kitapları milyonlar satan, salonlarda el pençe divan durularak dinlenen şatafatlı zümrenin en bariz ve en pespaye müşterek vasfı şudur: Hepsinin derdi kendi maişetidir, hepsi kendi “ekmeğindedir”. İlim, bu zevatın elinde kâinatın sırrını çözmek yahut hakikatin bedelini ödemek için taşınan mukaddes bir meşale değil; şahsi konforlarını, maaşlarını, banka hesaplarını ve kibirlerini garanti altına alan yaldızlı bir ticarethanedir. İktidarın yahut sermayenin çizdiği hudutların dışına çıkmaktan ödü kopan, statükonun kılıcını yalamaktan imtina etmeyen, fukaranın yahut mazlumun derdini sadece kitap satmak, alkışlanmak yahut ekranlarda reyting toplamak için meze yapan bu güruh; hakikatin çilekeş talipleri değil, malumatın (bilgi kırıntılarının) kurnaz ve konforlu tüccarlarıdır.

Eskilerin ağırbaşlı dünyasında ilim; sahibini Yaratıcı’nın kudreti karşısında acze, tevazuya ve ağır bir mesuliyete sevk eden mukaddes bir yüktü. Âlim, bildikçe küçülen âdemdi. Bugünün ruhsuz entelijansiyasında ise bilgi, omuzlarda taşınan bir emanet değil, başkalarının kafasına vurmak için kullanılan şık bir sopadan ibarettir. Onların kütüphaneleri birer tefekkür ve irfan mektebi değil; şık salonlarda kadeh tokuştururken yahut ahkâm keserken kendi “üstünlüklerini” pazarladıkları birer cephaneliktir. İnsana, kâinata ve acıya dair en sarsıcı metinleri bile sadece “nasıl daha fiyakalı bir cümle kurarım” yahut “hasımlarımı nasıl alt ederim” şehvetiyle okuyan bu pragmatist zihin, ilmin namusunu çoktan kirletmiştir.

İçlerinde zerre kadar irfan (kalp ve ilahi idrak) ihtiva etmeyen bu kiralık ilmin, bu zifiri karanlığın en acı manzarası; kâinatın bütün mekaniğini, atomun parçalanışını, tarihin dehlizlerini yahut sosyolojinin kanunlarını ezbere bilip de, kâinatın Mutlak Sahibini idrak edemeyen o akademik kibirdir. Zihinleri birer ansiklopedi gibi doludur lakin kalpleri çorak bir çöl gibi ışıksızdır. Etraflarına ışık saçtıklarını iddia ederlerken, kendi içlerindeki ontolojik karanlıkta boğulmaktadırlar. Kendilerinin ruhsuz ve ithal lisanını konuşamayan, lakin alnı secdede olan bir kimseyi “cahil” diyerek aşağılarken; aslında o kimsenin kalbinde taşıdığı ontolojik vakarın, sarsılmaz imanın ve irfanın kendi koca kütüphanelerinden milyarlarca kat daha haysiyetli ve ağır olduğunun farkında dahi değillerdir.

Bizim kavgamız bilmekle, okumakla yahut düşünmekle değildir. Bizim kavgamız; bilmeyi bir asalet değil, bir kibir aracına dönüştüren, makamı, maaşı ve şöhreti uğruna hakikati eğip büken ve hakikat uğruna hiçbir bedel ödemediği hâlde cemiyete nizam vermeye kalkan bu kof “aydın” putunun bizzat kendisiyledir. Kâğıt üzerindeki mürekkebe tapıp, o mürekkebi yaratan Kudret’e yüz çeviren bu nursuz münevverlerin yaldızlı maskelerini yırtmak, zihni esaret altındaki her vicdanın en asli ve en kelami borcudur.

Şimdi, bu kiralık irfanın maskesini tamamen indirmek için kelimelerin namusuna inme vaktidir. Doğruları gördüğü an bütün o unvanları elinin tersiyle itip, ceketini alıp gidebilen “müstafi” bilgeliğin asil ruhuna varmadan evvel; bu vitrin filozoflarını bir tasnif edelim, sonrasında da bu kimesnelerin kelimelerle, isyanla ve adaletle kurduğu riyakâr münasebeti, yani “sözün zinası”nı deşifre edelim.

Birinci Kısım: Gel Vatandaş, Gel, Aydın Bunlar!

Kiminle savaştığımızı, hedef tahtasında kimlerin oturduğunu isimlerin faniliğine sığınmadan lakin cürümlerinin hakikatiyle netleştirmek mecburiyetindeyiz. Zira modern entelijansiya, tek bir ideolojinin yahut tek bir felsefi sapmanın eseri olan homojen bir kitle değildir. Karşımızdaki yapı; statükonun, sermayenin ve beynelmilel nizamın devrî ihtiyaçlarına göre şekil alan, her bir başı ayrı bir menfaat pınarından beslenen “çok başlı bir riya ejderhası”dır. Bu kof aydınlar zümresi, hakikati arayan dertli yolcular değil; bildiklerini, okuduklarını ve unvanlarını birer pazar metaı gibi tezgâha koyan “malumatfüruşlar” dükkânıdır. Ve bu dükkândaki her tüccarın, müşterisine göre değişen, lakin nihayetinde kendi şahsi konforunu (ekmeğini) muhafaza etmeye yarayan sinsi bir stratejisi vardır.

Evvela, bu tezgâhın en gürültülü köşesini tutan “müstekbir bilim putperestleri”ni tahlil edelim. Bunlar, bilimi ve aklı kâinatın sırrını çözmek, varlığın Mutlak Mimar’ı karşısında hayrete düşmek için değil; doğrudan doğruya kendi milletini aşağılamak, halka tepeden bakmak ve seküler bir dogma inşa etmek için bir tahakküm sopası gibi kullanırlar. Batı’nın çürümüş, asırlar evvel terk edilmiş materyalist ezberlerini cebine koyup, kendi insanına “cahil sürüsü”, inançlarına ise “dogma” muamelesi yapmaktan mazoşist bir haz alırlar. Kibirleri öylesine dondurucudur ki; laboratuvarda yahut mikroskop altında buldukları iki satır fiziki hakikati, Yaratıcı’ya kafa tutmak ve kendi ontolojik hiçliklerini örtbas etmek için bir kalkan zannederler. Onların ilmi, kâinatı aydınlatmaz; sadece kendi içlerindeki zifiri karanlığı ve inançsızlıktan doğan o korkunç kibri tahkim eder.

Hemen yanlarında, vitrinin en mutena ve en popüler köşesinde orta yolcu, konforlu münevverler arzıendam eder. Cemiyetin her kesimi tarafından sevilirler, ekranların en kıymetli saatleri onlara tahsis edilir, kitapları milyonlar satar. Lakin bu sahte itibarın sebebi onların derinliği yahut sarsılmaz cesaretleri değil, ehlileştirilmiş (zararsız hâle getirilmiş) olmalarıdır. Onlar tarihi, sanatı yahut hariciyeyi çok iyi bilirler lakin asla asıl can yakan yere dokunmazlar. Cihanşümul sermayeye, dünyanın kanını emen siyonist yahut kapitalist düzene, paranın asıl sahiplerine dair tek bir radikal, tek bir sarsılmaz ve tehlikeli cümle kuramazlar. Zira kurdukları an o çok sevdikleri ekranlardan, o risksiz ve kazançlı köşelerinden kapı dışarı edileceklerini, “ekmeklerinden” olacaklarını gayet iyi bilirler. Nabza göre şerbet verir, herkesin duymak istediği zararsız “nostaljik” bilgileri satar, sistemin hudutları içinde, sermayenin nasırına asla basmayan son derece steril ve emniyetli bir bilgelik tiyatrosu oynarlar.

Biraz daha kuytuda, iktidar rüzgârlarının estiği yöne göre yelken açan proje aydınları ve ısmarlama tarihçiler pusuya yatmıştır. Sistem ne zaman bir Neo-Osmanlıcılık rüzgârı estirmek istese, yahut yeni bir politik manevrayı kitlelere yutturmak icap etse, arşivlerin tozlu raflarından anında bu sipariş aydınlar sahneye sürülür. Tarihi ve sosyolojiyi, hakikati aramak için değil; o günkü siyasi projenin ajandasını meşrulaştırmak, maziyi bugünün menfaatlerine göre kurgulamak için acımasızca eğip bükerler. İhtiyaç hasıl olduğunda parlatılan, maaşa bağlanan ve ısmarlama övgüler düzen bu güruh, ilmin namusunu günlük siyasete ve iktidar dalkavukluğuna peşkeş çekmiştir. Onların kaleminden damlayan şey mürekkep değil, kiralık bir riyadır.

Televizyon ekranlarını esir alan “herbokologlar”ı, kof ve geveze malumatfüruşları unutmamak elzemdir. Hakiki manada hiçbir ilmin çilesini çekmedikleri, hiçbir fikrin derinliğine vakıf olamadıkları hâlde; ezberledikleri sığ asgari müştereklerle her akşam başka bir kanalda stratejiden tıbba, teolojiden iktisada kadar her konuda ahkâm kesen pespaye bir güruhtur bu. Dünyayı elli yıl geriden takip eden, şeklen Batı’ya tapan lakin hakikatte Batı’nın felsefi krizlerinden ve dahi derinliğinden bile zerre kadar haberi dahi olmayan bu “kopyala-yapıştır” zihinler, tesadüfen oralarda bulunmuyorlar. Onlar, gerçeğin üstünü örtmek, milletin zihnini fuzuli tartışmalarla felç etmek ve hakiki meselelerin konuşulmasına mani olmak için medya tarafından kasten kurulmuş devasa birer gürültü makinesidirler.

İşte asrımızın “aydını”, “entelektüeli”, “münevveri” denilen o kırılgan put; kaba saba bir cehalet değil, son derece sofistike, hesapçı ve acımasız bir ticari aklın tezahürüdür. Tabii yerseniz. İlmi ekmeğine, hakikati konforuna, lisanını sermayeye ve şahsiyetini devrî güç odaklarına satmış bu çok başlı ejderha, medeniyetimizin kalbine çöreklenmiştir. Onlar, doğruları arayan “müstafi” ve çilekeş zihinler değil; düzenin tıkır tıkır işlemesini sağlayan, statükonun kılıcını yalayarak kanıyla beslenen kadifeden borazanlardır.

Peki, hakikati bir meta olmaktan çıkarıp, onun uğruna kanamayı göze alan asil bir mütefekkirin duruşu nerede başlar? O duruş, tam da bu kof aydınların ulvi kelimelerle, “isyan”, “adalet” ve “hürriyet” mefhumlarıyla kurdukları o riyakâr münasebeti; yani “sözün zinası”nı reddedip, kelimelerin bedelini ödemekle, onlarla “nikâhlanmakla” başlar.

İkinci Kısım: Sözün Zinası

Kâinatın varoluşu, ilahi bir “kün” emriyle, yani mukaddes bir “kelam” ile başlamıştır. Bu sebepledir ki kadim felsefede ve İslam tasavvurunda söz (kelam), sadece dudaktan dökülen bir ses titreşimi yahut asgari bir irtibat vasıtası değildir; o, bizatihi varlığın, hakikatin ve şahsiyetin tecelligâhıdır. Bir mefhumu telaffuz etmek, ontolojik bir mesuliyet altına girmek demektir. Lakin asrımızın kof aydınlarının, vitrin filozoflarının kâinata verdikleri en büyük zarar, sadece hakikati siyasi yahut ticari tezgâhlarda satmaları değil; hakikati ifade eden mukaddes kelimelerin namusunu, ekranlarda ve şatafatlı salonlarda iğdiş etmiş olmalarıdır. Onların kelimelerle, mefhumlarla ve fikirlerle kurdukları bu riyakâr münasebet; estetik bir zevk yahut entelektüel bir faaliyet değil, kelimenin tam manasıyla “sözün zinası”dır.

Hakikatte her kelimenin; bilhassa “adalet”, “hürriyet”, “isyan”, “hakkaniyet” ve “çile” gibi ulvi mefhumların, sahibiyle kıyılmış mukaddes bir nikâhı, kan ve terle yazılmış bir ahdi vardır. Bir adam bu kelimeleri ağzına aldığında, o mefhumların namusunu kendi şahsiyetinde taşımaya, icap ettiğinde o kelimeler uğruna aç kalmaya, aforoz edilmeye yahut zindanlarda çürümeye peşinen yemin etmiş sayılır. Nikâh, bedel ödemeyi, sadakati ve o yükün altına elini koymayı gerektirir.

Lakin günümüzün konforlu münevverleri, bu kanayan, ağır ve bedel isteyen mefhumları alıp, sadece kendi popülaritelerini artırmak, ödüller almak yahut salonlarda alkışlanmak için acımasızca kullanırlar. Hiçbir zaman uğruna ölmeyi yahut sırf o “iş insanı” patronlarından aldıkları fonlardan vazgeçmeyi göze alamadıkları “isyan” ve “adalet” mefhumlarıyla her gün aynı yatağa girer, o mefhumları kendi şahsi menfaatleri, alkış şehvetleri için hırpalarlar. Evlenmeye, yani bedel ödemeye asla niyetleri olmayan kelimelerle; sadece geçici bir entelektüel haz, estetik bir tatmin ve içtimai bir itibar devşirmek için kurulan bu münasebet, düpedüz sözün zinasıdır.

Onlar, şiirlerinde yahut yüz binlerce liralık kaşelerle çıktıkları kürsülerde dünyanın acılarından, sömürüden, milletin derdinden ve düzenden şikâyet ederler. Kalemlerinden kan damlıyormuş, âdeta birer fedaiymiş gibi yaparlar; lakin hakikatte bu leş düzenin katili yahut o devrimin hakiki faili değildirler. Onlar, bu leş düzenin şatafatlı salonlarında, bizzat o düzenin efendilerine “isyan türküleri” söyleyerek onları eğlendiren zararsız, kadifeden ve ehlileştirilmiş “saray soytarılarıdır.” Sistemin sahipleri ve sermaye onlara kızmaz; bilakis onlara ödüller verir, onları besler ve cilalar. Zira o sistem gayet iyi bilir ki; bu zifiri aydınların ağzındaki “isyan”, cebine yahut statüsüne dokunulduğu an buharlaşacak olan kof bir nidadan ibarettir. Kravatlarına, unvanlarına yahut konforlarına tek bir toz zerresinin konmasına dahi tahammül edemeyen bu adamların isyanı, hakiki bir devrimin değil, sadece güvence altına alınmış bir şımarıklığın tezahürüdür.

Bu zinanın, bu mefhum pazarlamasının cemiyet üzerindeki faturası ise korkunçtur: Mefhumların enflasyonu ve kelamın intiharı. Bugün “adalet” diye bağırdığımızda kimsenin kalbinin titrememesi, “zulüm” dediğimizde kimsenin uykusunun kaçmaması, “Misakımillî”, “şeriat”, “namus” dendiğinde kelimelerin devrimci tesirini yitirmiş olması bundandır. Zira o nursuz münevverler, mefhumları o kadar çok çiğnemiş, o kadar çok şahsi menfaatlerine meze yapmışlardır ki, kelimelerin içi boşalmış, ruhu çekilmiş, geriye sadece çürük cesetleri kalmıştır. Onlar, kelimeleri birer hakikat kılıcı olmaktan çıkarıp, kendi vitrinlerini süsleyen plastik ve kokusuz çiçeklere dönüştürmüşlerdir. Bir mefhumu, amel ve bedel ile desteklemeden sürekli dilde pelesenk etmek, o mefhumu lisanın mezarlığına diri diri gömmektir.

Üçüncü Kısım: Hikmetin Babaları yahut Babalara Gelen Hikmet

Malumatfüruşların çok başlı ticari tezgâhını ve kelimelerin namusunu nasıl pazarladıklarını (sözün zinasını) ifşa ettikten sonra; şimdi meselenin sosyolojik kabuğunu kırıp, doğrudan doğruya ontolojik ve teolojik kemiğine inmek mecburiyetindeyiz. Zira modern aydının kibri ve putu, salt bir ahlak eksikliğinden değil; doğrudan doğruya kâinatı, aklı ve bilgiyi okuma biçimindeki sapkınlıktan, yani epistemolojik bir çöküşten neşet eder. Karşımızdaki bu “zifiri aydın” putunu nihai olarak parçalayacak olan balta, Batı’nın sakat rasyonalizmi değil; İslam’ın asırlardır kâinata nizam veren “ilim ve irfan” diyalektiğidir.

Aydınlanma çağından bu yana, seküler Batı aklı kâinata korkunç bir suikast düzenlemiş ve insanı ortadan ikiye bölmüştür: Aklı putlaştırıp göklere çıkarırken, kalbi (irfanı ve sezgiyi) salt bir kan pompasına yahut romantik bir zayıflığa irca etmiştir. Hâlbuki İslam epistemolojisinde akıl (Arapça ‘ıkl’ kökünden gelir ve bağlamak, tutmak demektir) eşyayı tasnif eden, tartan ve hudutları çizen bir vasıtadır; lakin hakikati “gören”, Yaratıcı’yı idrak eden ve kâinatın sırrına muhatap olan mutlak merkez kalp’tir. Aklın ulaştığı bilgiye “ilim”, kalbin o ilmi Yaratıcı’nın nuruyla yoğurup bir şuura, bir ahlaka dönüştürmesine ise “irfan” denir. İslam tasavvuru gayet nettir: İrfanla (kalple ve huşu ile) taçlanmamış her ilim, insanı kemale değil, sadece sofistike bir firavunluğa götürür.

İşte asrımızın aydınlarının, o yaldızlı akademisyenlerinin içine düştükleri zifiri karanlık tam da buradadır. Onlar aklı putlaştırmış, lakin kalbi iğdiş etmişlerdir. Kâinatın bütün mekaniğini, atomun parçalanışını, sosyolojinin dehlizlerini yahut tarihin diyalektiğini ezbere bilirler; lakin o muazzam kâinat kitabının yazarını, o Mutlak Sanatkâr’ı görmeyi kibirlerine yediremezler. Zihinleri birer devasa ansiklopedi gibi tıklım tıklım doludur, lakin kalpleri çorak ve ışıksız bir çöl gibidir. Bu, öyle korkunç bir paradokstur ki; bir eserin her bir fırça darbesini, boyasının kimyasını, tuvalinin ipliğini milimetresine kadar analiz edip de, ortada bir “Ressam” olduğunu inkâr eden bir ahmaklığa denktir. Onlar mükevvenatı okumayı “aydınlanmak” zannetmiş, lakin o okumanın nihayetinde “sübhanallah” diyemedikleri için kendi kof benliklerinin karanlığında boğulmuşlardır.

İslam tarihi ve teolojisi, “bilgi sahibi olup da irfandan mahrum kalmanın” ne menem bir felaket olduğunu bize iki emsal ile gösterir: İblis ve Ebu Cehil.

Bilmeyenler, şeytanı cahil bir varlık zanneder. Hâlbuki İblis, meleklerin hocası olacak kadar muazzam bir “ilme” sahipti. O, Allah’ın varlığını inkâr etmiyordu, ahireti biliyordu, kâinatın işleyişine vakıftı. Lakin onun felaketi “bilgisizlikten” değil, o bilginin kalpte bir kibre (ene’ye) dönüşmesinden, ilminin onu secdeye değil, “Ben ondan daha hayırlıyım, beni ateşten onu çamurdan yarattın.” şeklindeki entelektüel kibre sevk etmesinden doğmuştur. İblis, irfansız ilmin ve akademik kibrin kâinattaki ilk kurucusudur.

İkinci muazzam delil ise Mekke’nin meşhur figürü, Ebu Cehil’dir. Bize asırlardır bu adamın adının “Cehaletin Babası” olduğu öğretilir. Hâlbuki onun asıl adı Amr İbn Hişam’dır ve Mekke eşrafı arasındaki lakabı “Ebu’l-Hakem”dir; yani “Hikmetin, felsefenin ve bilginin babası”. O, dönemin en zeki adamlarından biriydi; şiiri, ticareti, diplomasiyi ve tarihi çok iyi bilirdi. Lakin Fahrikâinat Efendimiz, sallallahu aleyhi ve sellem, karşısına geçip de ona hakkı tebliğ ettiğinde; o “Ebu’l-Hakem”, o dönemin entelektüeli, kibrinden ve statüsünü kaybetme korkusundan dolayı hakikati reddetmiştir. İşte o gün kibrine yenilen bu “aydın”, İslam’ın lisanında ebediyen “Ebu Cehil” (Cehaletin Babası) ilan edilmiştir.

Demek ki İslam’ın nazarında “cahil”; okuma yazma bilmeyen, üniversite görmemiş yahut yabancı dil konuşamayan âdem değildir. Hakiki ve en sefil cehalet; hakikati gördüğü hâlde kibrine yenilip ona secde edemeyen, ilmi bir hakikat arayışı değil bir tahakküm sopası kılan o “okumuş cehalettir” (cehâlet-i münevvere).

Bugün televizyon ekranlarında, şatafatlı üniversite kürsülerinde yahut gazete köşelerinde kurdukları o dalkavukların eko odalarından (kendi seslerinin yankılandığı o kapalı kast sisteminden) fukara halka tepeden bakan asrımızın Ebu’l-Hakem’leri, tıpkı selefleri gibi birer modern Ebu Cehil’dir. Kendilerinin ruhsuz, seküler ve ithal lisanını konuşamayan; lise dahi okumamış, elleri nasırlı lakin alnı secdede olan bir Türk’ü “idraksiz Türk” diyerek aşağılarlar.

Hâlbuki bilmezler ki; “cahil” dedikleri insanın kalbinde taşıdığı o vakar, o “Rızık Allah’tandır.” teslimiyeti, ölüm karşısındaki metaneti ve haddini bilme irfanı; o kof profesörlerin kütüphaneler dolusu ezberinden milyarlarca kat daha haysiyetli, daha ağır ve Allah katında daha makbuldür. Zira o fukara köylü, kâinattaki yerini, hiçliğini ve Yaratıcısını “bilecek” kadar hakiki bir âlimdir; kürsüdeki profesör ise kendi varoluşunun gayesinden habersiz yaşayacak kadar zifiri bir cahildir.

Fahrikâinat Efendimizin, sallallahu aleyhi ve sellem, asırlar ötesinden yankılanan duası şöyledir: “Allahümme inni euzü bike min ilmin la yenfa’.” (Allah’ım, fayda vermeyen ilimden sana sığınırım.) Fayda vermeyen ilim nedir? Sadece banka hesabını şişiren ilimdir. Kibri şahlandıran ilimdir. Sahibini Allah’a değil, televizyon yapımcılarına ve sermaye sahiplerine kul eden ilimdir. Kâinatın sırrını çözüp de kendi nefsini terbiye edemeyen, bir secdenin muazzam hürriyetine eremeyen ilimdir. “Kimin ilmi artar da hidayeti (hakikate ve Allah’a yakınlığı) artmazsa, o ancak Allah’tan uzaklaşır.” sırrınca; bugünün kof aydınları, o nursuz münevverleri, okudukları her kitapla, ezberledikleri her felsefi akımla aydınlığa değil; kibrin, inkârın ve esfelisafilinin (aşağıların en aşağısının) zifiri karanlığına doğru son sürat yuvarlanmaktadırlar.

Bizim isyanımız bilgiye yahut tefekküre değildir; bizim isyanımız, aklı putlaştırıp kalbi katleden, Yaratıcı’yı lisanından kovan ve bilgisini şeytani bir kibre dönüştüren bu “irfansız ilim” putunadır. İnsanlığın kurtuluşu, bu nursuz münevverlerin şatafatlı cümlelerinde değil; aklını vahyin nuruyla, ilmini irfanın gözyaşıyla yoğuran ve makamından vazgeçmeyi göze alabilen o çilekeş “müstafi” bilgelikte yatmaktadır.

Dördüncü Kısım: “Müstafi”ler

Kelimelerin namusunu satanları, ilmi şahsi konforlarına meze yapanları ve kâinatın sırrını bilip de Yaratıcısına secde edemeyen o zifiri karanlığı tahlil ettikten sonra; şimdi bu leş düzenin o yaldızlı kürsülerine vurulacak felsefi darbenin ne olduğuna geliyoruz. Asrımızın kof aydınlarının, kiralık münevverlerinin hayatta en çok korktukları şey nedir bilir misiniz? Ölüm mü? Hayır. Fakirlik mi? Belki. Lakin onların uykularını kaçıran asıl devasa kâbus; isimlerinin önündeki o şatafatlı sıfatları, unvanları ve apoletleri kaybetmektir.

Zira onlar gayet iyi bilirler ki; o “profesör”, “uzman”, “başyazar” yahut “kanaat önderi” etiketleri ellerinden çekip alındığında, altından kanlı canlı, haysiyetli ve tek başına ayakta durabilen bir “insan” çıkmayacaktır. Geriye kalan tek şey, sistemin kartvizitleri olmaksızın nefes dahi alamayan, çorak ve acınası bir hiçliktir. İşte bu yüzden, o makamları kaybetmemek için her devre uyum sağlar, her muktedirin önünde eğilir ve sermayenin çizdiği hudutların bir milimetre dahi dışına çıkamazlar. Hürriyetten dem vururlar lakin hakikatte kendi unvanlarının, ceylan derisi koltuklarının ve banka hesaplarının en zelil, en gönüllü köleleridirler.

Peki, hakikat nizamında asil bir mütefekkirin, gerçek bir aydının fıtratı nasıl olmalıdır? Hakiki mütefekkir, o şatafatlı unvanları ve makamları elde eden değil; hakikati haykırması icap ettiği en çetin, en bıçak sırtı anda, bütün o apoletleri, unvanları ve maaşları kendi elleriyle söküp çöpe atabilen âdemdir. Hakiki aydın; doğrularla makamı arasında bir tercih yapmaya zorlandığında, asla tereddüt etmeden, arkasına dahi bakmadan ceketini alıp gidebilen, “müstafi” (kendi isteğiyle makamından ve imtiyazlarından çekilmiş) olabilmenin disiplinini kuşanmış kimesnedir.

Müstafi olmak, salt bir istifa dilekçesi yahut bir iş bırakma ameli değildir; o, bir başkaldırıdır. Sistemin insana giydirdiği o görünmez üniformaları yırtıp atmak, rızkın ve haysiyetin banka hesaplarından yahut patronlardan değil, doğrudan doğruya Allah’tan geldiğine iman etmenin en müşahhas amelidir. Bir adam, hakikati söylemek uğruna makamından müstafi olabiliyorsa; o adamın ruhunu satın alabilecek, kalemine pranga vurabilecek hiçbir dünyevi kudret kalmamış demektir. Karşısındaki muktedirler ne kadar güçlü olursa olsunlar, ceketini alıp giden, unvanı elinin tersiyle iten o hür ve müstafi adamın ağırbaşlı sükûtu karşısında daima ezilmeye ve küçülmeye mahkûmdurlar.

Hakiki mütefekkir, işte bu müstafi ruhla konuşur. O, siyasi iktidarların, cihanşümul sermayenin yahut “çok satanlar” listesini belirleyen o şuursuz kalabalıkların “ne duymak istediğine” zerre kadar ehemmiyet vermez. Cemiyetler bazen şımartılmak, alkışlanmak ve kendi yalanlarına inandırılmak isterler. Zifiri aydınlar, cemiyete tam da bu istenilen uyuşturucuyu verir, karşılığında da reyting ve para alırlar. Hâlbuki asil bir mütefekkir, cemiyete istediklerini veren bir garson değil; cemiyetin “ihtiyacı olan” o acı ilacı, o hakikati onların yüzüne çarpan kimesnedir. O, yaranın üstünü kapatıp şirin görünmez; neşteri eline alır ve o çürümüş eti, milletin feryadına rağmen kesip atar. Çünkü bilir ki asıl merhamet, o anlık acıyı yaşatıp hastayı ölümden kurtarmaktır.

Elbette bu tavizsiz duruşun, bu çileli yolun dünyevi bir faturası vardır: Dışlanmak, aforoz edilmek, kürsülerden kovulmak ve en nihayetinde cemiyet tarafından bir meczup olarak damgalanmak. Kof aydınlar zümresi, hakikati haykıran ve kendi tezgâhlarını bozan bu adamları itibarsızlaştırmak için onlara daima “meczup” yaftasını vururlar.

Lakin bilmezler ki, ahlakın ve liyakatin çöktüğü, herkesin “ekmeğinde” ve riyasında olduğu böylesi şizofrenik ve leş bir düzende, sistemle kusursuzca uyum içinde olan “akıllılardan” olmaktansa; hakikatin altında tek başına kalmış, anlaşılmamış ve sistemin dışına itilmiş bir “meczup” olmak, yeryüzündeki en şerefli, en asil makamdır. Asrımızın hakiki aydınları; ekranlarda sırıtan kravatlı profesörler değil, doğruyu söylediği için dokuz köyden kovulan, inancı ve haysiyeti uğruna üniformalarından müstafi olma cesaretini gösteren o asil meczuplardır.

İşte bizim safımız; güçlünün yanında hizalanan o akıllı ve zifiri aydınların şatafatlı salonları değil, rüzgâra karşı tek başına yürüyen, kelimelerin namusunu kanıyla ödeyen hür ve asil meczupların nurlu ve çileli yalnızlığıdır.

Hatime

Kelimelerin namusunu kurtarmak için yola çıkanların, bu gürültü çağında kof aydınlara ve kiralık zihinlere söyleyecekleri son söz; onların mikrofonlarındaki gibi bitmek bilmez bir gevezelik değil, ağır, vakur ve dondurucu bir sükûttur. Zira riyanın anadil olduğu bir devirde, hakikatin yegâne lehçesi sessizliktir. Sözün zinasını işleyenlere edilecek en büyük küfür, onlarla aynı lisanı konuşmayı reddetmektir.

Bırakın o nursuz münevverler, o ekran bülbülleri ve statüko tüccarları kendi kapalı salonlarında, kendi kokuşmuş eko odalarında birbirlerini alkışlamaya, kendi sahte yankılarında boğulmaya devam etsinler. Bırakın, ezberledikleri o ithal felsefelerle halkı aşağılayıp kendi kiberlerinden altından heykeller yontsunlar. Onların kâğıttan kuleleri, rüzgârın ilk sert esişinde, hakikatin ilk fırtınasında başlarına yıkılmaya mahkûmdur. Zira bedeli ödenmemiş, kanla ve çileyle sulanmamış hiçbir fikir, tarihin eleğinden geçmez.

Bizim selamımız; isimleri o şatafatlı mecmualarda geçmeyen, unvanları olmayan lakin gecenin bir yarısı dünyanın sancısıyla kıvranıp defterlerine kan damlatan o isimsiz bilgeleredir. Bizim selamımız; aklını vahye, ilmini irfana kurban edip, doğruları uğruna makamlarından “müstafi” olma şerefini hiçbir ceylan derisi koltuğa değişmeyen hür ve asil meczuplaradır.

Söz bitmiş, zina ifşa olmuştur.

Müellif: Özgür BAĞLIYALNIZ

Dünya Ağır Sıklet Boks Şampiyonu olan Cassius Clay (Muhammad Ali) ve mentoru Malcolm X, zaferi kutluyor. (Miami, 25 Şubat 1964)
Cassius Clay, Sonny Liston’ı yenip ilk kez dünya şampiyonu olduğu tarihi gecenin hemen ardından, dönemin ırk ayrımcılığı (segregasyon) yasaları nedeniyle Miami’deki ana akım otellerde kalamamıştı. Bu nedenle kutlama, siyahilerin bir araya gelebildiği Hampton House Motel’de, aralarında Malcolm X’in de bulunduğu çok dar bir çevreyle, sade bir restoranda yapıldı. Fotoğrafçı Bob Gomel tarafından çekilen bu ikonik kare, Ali’nin şampiyonluk coşkusunu ve Malcolm X ile olan yakın dostluğunu yansıtmaktadır. Bu geceden kısa bir süre sonra ünlü boksör İslamiyet’i kabul ettiğini ve adını Muhammad Ali olarak değiştirdiğini duyurmuştur.

İktibas Kartı

▼

Bir yanıt yazın