Kanser Koğuşundan Geçerken Bir Adam ve Bir Kadın, Gottfried Benn

Kanser Koğuşundan Geçerken Bir Adam ve Bir Kadın

Adam:
Şu sıra boydan boya harabe rahimler
Ve şu sıra da paramparça olmuş göğüsler.
Yatak yatağa kokar. Nöbetleşir saat başı hemşireler.

Gel, kaldır şu örtüyü usulca.
Bak şu yağ yığınına, şu irinli sulara,
Bir vakitler koca bir dünyaydı bir erkeğe
Adı hem sarhoşluktu hem de sıcak bir yuva.

Gel hele, göğsündeki şu yara izine bak.
Duyuyor musun tespih gibi dizilmiş ukdeleri?
Çekinme, dokun. Et yumuşamış, hissetmez acıyı.

Şu yatan kanıyor sanki otuz bedenden.
Hiçbir fanide bulunmaz ki bu kadar kan.
Şu gördüğünün ise, daha pek yeni
Kanserli rahminden kesip aldılar bebeğini.

Bırakırlar uyusunlar. Gece gündüz. – Yeni gelenlere
Derler ki: uykudadır buranın şifası. – Yalnız pazarları
Ziyaretçiler hatırına uyanık bırakılırlar bir nebze.

Kursaktan pek az lokma geçer oldu artık. Sırtlar
Yara bere içinde. Sineklere baksana. Bazen
Yıkar onları hemşire. Ahşap peykeleri yıkar gibi tıpkı.

Şimdiden kabarıyor kara toprak her yatağın başucunda.
Et bükülüp meylediyor toprağa. Sönüp gidiyor ateş,
Sular akmaya koyuluyor. Toprak çağırıyor.

Mütercim: Özgür Bağlıyalnız

Mann und Frau geh’n durch die Krebsbaracke

Der Mann:
Hier diese Reihe sind zerfallene Schöße
und diese Reihe ist zerfallene Brust.
Bett stinkt bei Bett. Die Schwestern wechseln stündlich.

Komm, hebe ruhig diese Decke auf.
Sieh, dieser Klumpen Fett und faule Säfte,
das war einst irgendeinem Mann groß
und hieß auch Rausch und Heimat.

Komm, sieh auf diese Narbe an der Brust.
Fühlst du den Rosenkranz von weichen Knoten?
Fühl ruhig hin. Das Fleisch ist weich und schmerzt nicht.

Hier diese blutet wie aus dreißig Leibern.
Kein Mensch hat soviel Blut.
Hier dieser schnitt man
erst noch ein Kind aus dem verkrebsten Schoß.

Man läßt sie schlafen. Tag und Nacht. – Den Neuen
sagt man: hier schläft man sich gesund. – Nur sonntags
für den Besuch läßt man sie etwas wacher.

Nahrung wird wenig noch verzehrt. Die Rücken
sind wund. Du siehst die Fliegen. Manchmal
wäscht sie die Schwester. Wie man Bänke wäscht.

Hier schwillt der Acker schon um jedes Bett.
Fleisch ebnet sich zu Land. Glut gibt sich fort,
Saft schickt sich an zu rinnen. Erde ruft.

Gottfried Benn

İktibas Kartı

▼

XLV (Kantolar), Ezra Pound

XLV

Riba Elinden

Riba elinden, kavi taştan bir hanesi olmaz insanın
ne mermeri pürüzsüzdür ne taşı harcına yatar
ki nakışlar bezeyebilsin cephesini,
riba elinden
mabet duvarlarına cennet bahçeleri nakşedilmez
ne çeng ü rebab
ne bakireye inen ol mukaddes müjde
ne de mermere oyulan nurlu hale parıldar,
riba elinden
Gonzaga beği görünmez olur, ne varisi kalır ne hasekisi
hiçbir eser yapılmaz ki zamana dirensin, yoldaş olsun ömre
satılsın diyedir her çaba ve tez elden çıksın diye
fıtrata isyan olan şol riba elinden,
ekmeğindir bayat bir çaputa döner günden güne
ekmeğindir kâğıt gibi kurur da kalır,
ne dağların buğdayı ne de kavi bir un
riba elinden kabalaşır incecik çizgiler
silinir gider bütün berrak hudutlar
ve başını sokacak bir menzil bulamaz kimesneler.
Sengtıraş taşından edilir
çulha tezgâhından koparılır
RİBA ELİNDEN
yün inmez olur pazara
sürüsü kâr getirmez olur çobana
Riba bir taundur, riba
körletir hizmetçi kızın elindeki iğneyi
felç eder çıkrıkçının hünerli ellerini. Pietro Lombardo’yu
riba var etmedi
Duccio ribanın tezgâhından geçmedi
Ne Pier della Francesca; ne Zuan Bellin’ doğmuştur ribadan
ne de ‘La Calunnia’ nakşedilmiştir riba ile.
Ribadan feyzalmadı Angelico; el almadı Ambrogio Praedis,
Hiçbir yontma taş mabet dikilip de yazılmamıştır kitabesine: Adamo me fecit.
Riba elinden yücelmedi Sen Trofim
Riba elinden kurulmadı Sen Hiler,
Pas düşürür riba pırıl pırıl keskiye
Çürütür zanaatı da zanaatkârı da
Güve gibi kemirir tezgâhtaki ipliği
Öğrenemez olur kimesne sırmayla altın dokumayı;
Laciverde maraz düşer riba ile; al kumaş sırmasız kalır
Zümrüt bulamaz Memling gibi nakkaşını
Riba katleder ana rahmindeki bebeyi
Yiğidin sevdasını kursağında bırakır
Zifaf yatağına nüzul indirir, gencecik
gelinle güveyin arasına kara çalı gibi girer yatar

HİLÂF-I FITRAT

Fahişeler getirdiler Eleusis’e
Cesetleri dizdiler ziyafet sofrasına
hepsi de ribanın fermanıyla.

Mütercim: Özgür Bağlıyalnız

XLV

With Usura

With usura hath no man a house of good stone
each block cut smooth and well fitting
that design might cover their face,
with usura
hath no man a painted paradise on his church wall
harpes et luthes
or where virgin receiveth message
and halo projects from incision,
with usura
seeth no man Gonzaga his heirs and his concubines
no picture is made to endure nor to live with
but it is made to sell and sell quickly
with usura, sin against nature,
is thy bread ever more of stale rags
is thy bread dry as paper,
with no mountain wheat, no strong flour
with usura the line grows thick
with usura is no clear demarcation
and no man can find site for his dwelling.
Stone cutter is kept from his stone
weaver is kept from his loom
WITH USURA
wool comes not to market
sheep bringeth no gain with usura
Usura is a murrain, usura
blunteth the needle in the maid’s hand
and stoppeth the spinner’s cunning. Pietro Lombardo
came not by usura
Duccio came not by usura
nor Pier della Francesca; Zuan Bellin’ not by usura
nor was ‘ La Calunnia ‘ painted.
Came not by usura Angelico; came not Ambrogio Praedis,
Came no church of cut stone signed: Adamo me fecit.
Not by usura St Trophime
Not by usura Saint Hilaire,
Usura rusteth the chisel
It rusteth the craft and the craftsman
It gnaweth the thread in the loom
None learneth to weave gold in her pattern;
Azure hath a canker by usura; cramoisi is unbroidered
Emerald findeth no Memling
Usura slayeth the child in the womb
It stayeth the young man’s courting
It hath brought palsey to bed, lyeth
between the young bride and her bridegroom

CONTRA NATURAM

They have brought whores for Eleusis
Corpses are set to banquet
at behest of usura.

Ezra Pound

Ezra Pound’un Usura‘sı ve Bir Tahrifat Olarak Murabaha

Yirminci asrın en büyük ve en tartışmalı şairlerinden Ezra Pound’un şaheseri The Cantos of Ezra Pound içerisinde müstesna bir yere sahip olan 45. kanto (XLV), şairin ekonomi-politik görüşlerinin şiirî bir manifestosudur. Pound, bu kantoda sanatın, zanaatın ve insanca yaşamın baş düşmanı olarak usura mefhumunu hedefe koyar. Ancak bu metnin Türkçeye Efe Murad tarafından “murabaha” kelimesiyle aktarılması, edebî bir tercih hatasından öte, metnin muhtevasını bütünüyle tahrif eden mefhumi bir fecaattir.

Şairin ekonomi-politik öfkesini ve fıtrata dönüş arzusunu layıkıyla idrak edebilmek için metne musallat olan bu tercüme garabetini; mefhumların ontolojik köklerine, fıkhi inhiraf tarihine ve kapitalizmin kelimeleri temellük etme ironisine inerek tahlil etmek elzemdir.

Pound’un Lugatında “Usura” Neyin Karşılığıdır?

Pound’un lugatında usura, salt bir iktisat mefhumu yahut ticari bir usulsüzlük mevzusu değildir. Şiirde sarih bir biçimde “tabiata/fıtrata karşı işlenen günah” (sin against nature/contra naturam) olarak tavsif edilen bu mefhum, paranın hiçbir sahih emek, alın teri veya estetik kıymet üretmeksizin kendi kendini doğurması sapkınlığıdır. Pound, kâinatın nizamına aykırı olan bu bereketsizliği bir veba (murrain) olarak niteler.

İslam nasslarında bu ontolojik kötülüğün yegâne mukabili ribadır. Riba, yalnızca haksız bir kazanç değil; bizzat Allah’ın ayetlerine, fıtrata ve kâinatın nizamına açılmış bir harp ilanıdır. Ribanın girdiği yerde alın teri kurur, bereket katledilir; taş ustası taşından, dokuyucu tezgâhından, yün pazardan koparılır. Pound’un mısralarında yankılanan “hilâf-ı fıtrat” mefhumu, ancak ve ancak riba kelimesi ile karşılanabilir.

Hukuka Uydurulan Şenaat ve Murabaha Bid’ati

Hâl böyleyken, usura kelimesinin Türkçeye “murabaha” olarak aktarılması tarihî ve fıkhi bir fecaattir. Zira “murabaha”, ribanın karşılığı değil; bilakis tarih boyunca ribayı gizlemek, faizin etrafından dolanmak için icat edilmiş “hukuka uydurma” çabalarının, sistem içi hilelerin bir mahsulüdür.

Kapitalizmin palazlandığı ve küreselleşme temayülü gösterdiği 16. asırda, paranın kâğıt üzerinde çoğalması melaneti dinî engellere çarpmaktaydı. Batı’da ilahiyatçı John Calvin’in “Ev neyi doğuruyor?” safsatasıyla paraya kiralık bir meta muamelesi yapması ile, Doğu’da Ebussuud Efendi’nin “para vakıfları” üzerinden %20 faizi (10’a 12 kuralı) örfe ve fetvalara dayandırarak meşrulaştırması aynı inhirafın neticesidir. Bugün İslami bir usulmüş gibi sunulan ve katılım bankacılığının ambalajı olan “murabaha”, hakikatte İslami usulleri zedeleyen bir bid’attir. Meseleye ehil olanların, kalbini nassa teslim edenlerin gayet iyi bildiği üzere; ha “kâr” bankası olmuş ha faiz, nihayetinde her ikisi de ribadır.

Oysa Pound, şiirinde fıkhi bir hileyi veya kılıfına uydurulmuş ticari bir akdi lanetlemez. O; taşı, mermeri, Pietro Lombardo’yu, ana rahmindeki bebeyi ve zifaf yatağındaki gelini felç eden, varlığı kökünden kurutan mutlak kötülüğe saldırır. Riba kelimesinin sarsıcılığı karşısında hiçbir “murabaha” kılıfı, hiçbir hukuki yaldız işe yaramaz.

Yayıncının İronisi ve Kelimenin İğdiş Edilişi

Riba ile doğrudan işlem yapan konvansiyonel bir bankanın iştiraki olan yayınevinin, kendi “rakibi” mevkisindeki katılım bankalarının ambalajı olan “murabaha” kelimesini bu şiirde kullanması bir hayli garip ve ironiktir. Çevirmen ve yayınevi, bilinçli yahut bilinçsiz (şuurlu yahut şuursuz) bir şekilde, “faiz/riba” kelimesinin suçlayıcı ve doğrudan kendi varlıklarına saldıran hakikatinden kaçmışlardır. Şairin tefeci tahakkümüne yönelttiği öfke; rakipleri mevkisindeki kurumların suni mefhumlarıyla pasifize edilmiş, kelimenin ruhu iğdiş edilmiştir.

Şiirsizlik İnsanı Faize Götürür

Hakiki sanat ve şiir, ribanın yegâne panzehridir. Faizin ve ribanın olduğu yerde şiirsizlik başlar. Nitekim aşkı ve takvayı kaybeden, şiirden uzaklaşan cemiyetlerin akıbeti bellidir: “Halk aşksızsa sokaklar banka dükkânlarıyla doludur”. Ezra Pound’un kantosu da, mabet duvarlarındaki cennet nakışlarını ve Meryem’e inen mukaddes müjdeyi silip atan bu şiirsizliğe karşıdır.

Neticeikelam; Ezra Pound’un usura diyerek üzerine titrediği, insanlığı ve sanatı çürüttüğünü söylediği o illetin adı murabaha değil, doğrudan doğruya ribadır. “Riba elinden, kavi taştan bir hanesi olmaz insanın” mısrası, yalnızca sadık bir tercüme değil, aynı zamanda fıtrata açılan savaşa karşı şairane bir duruştur. Gerisi, hakikati tahfif etmekten ve nihayetinde Şeytan’ın kucağına düşmekten ibarettir.

Müellif: Özgür Bağlıyalnız

Başlıklar, Amiri Baraka

BAŞLIKLAR

Kafam
iyiden iyiye
arap saçı. Ruhum,
bedende yer etmiş,
çalakalem bir not.
⠀⠀⠀⠀⠀⠀⠀⠀⠀⠀⠀O kadar çok söz var ki,
kafası basmayacak
o kadar çok
başkası var ki.

Tutup da sana anlatacağım bunu,
sanki
daha iyi bir
yolu yokmuş
gibi.

Mütercim: Özgür BAĞLIYALNIZ

TITLES

My head
is a fine
tangle. My soul, a
quick note, settled
in the flesh.
⠀⠀⠀⠀⠀⠀⠀There are so many lyrics,
so many
others
who will not understand.

I will say this to you tho,
It is not as if
there were
any more beautiful
way.

Amiri Baraka

V for Vendetta (2005) filminden bir kare.

Beynelmilel (Enternasyonal), Eugène Pottier

Beynelmilel

Kalkın ey rûy-i zeminin lanetlileri!
Kalkın ey açlık prangasına vurulanlar!
İdrak gürlüyor yanardağında şimdi:
Nihai infilakıdır bu vuku bulanlar.
Maziyi kökünden kazıyalım, haydi,
Ey esir avam, kıyama durun!
Cihanı temelinden değiştirelim şimdi:
Hiçken, her şey olalım, gelin!

Bu nihai cidaldir
Cem olalım, yarın biz,
Bu, Beynelmilel’dir
Bütün nev-i beşeriz.

Göklerden medet ummak boşa:
Ne İlah, ne Kayser, ne de halaskâr,
Üreten bizleriz, biz kurtarırız bizi!
Umumi selameti ilan edelim beraber!
Gasp ettiklerini geri versin harami,
Kurtulsun esir ruh, zindanından gayri,
Kendimiz üfleyelim kendi körüğümüzü,
Kendimiz dövelim tavında demiri!

Devlet tahakküm eder, kanun hilebaz;
Vergiler biçarenin kanını emmektedir;
Zengine hiçbir vecibe sorulmaz;
Fakirin hakkı kof bir sözden ibarettir.
Yeter yıllar yılı süren bu vesayet,
Eşitlik, istiyor yepyeni bir nizam:
“Vecibesiz hak olmaz,” diyor o elbet,
“Ey eşitler, haksız vecibe de haram!”

Menfurdur sahte ihtişamları içinde,
Madenin ve şimendiferin kralları
Başka bir iş gördüler mi hiç hayatlarında
Emeği talan etmekten gayrı?
O güruhun çelik kasalarında,
Emeğin yarattığı eriyip gitmiştir.
Onun iadesine hükmederek tam da,
Halk kendi hakkını talep etmektedir.

Krallar yalan dumanla sarhoş etti bizi,
İçimizde sulh, zalimlere harp ilanı!
Ordularda grev ilan edelim, haydi,
Dağıtalım safları, kaldırın dipçikleri!
Olur da inat ederse bu yamyamlar,
Bizden kahramanlar yaratmaktadır,
Görecekler yakında, elimizdeki kurşunlar
Kendi generallerimize patlayacaktır.

Ey ameleler, ey köylüler, bizleriz
Bizleriz en büyük emekçi fırka;
Toprak insanındır, tek sahibi biziz,
Aylaklar defolup gitsin başka diyara.
Nicesi etimizle beslenmektedir!
Lakin şu kuzgunlar, şu akbabalar,
Şu sabahların birinde yok olup gidecektir,
İşte o vakit güneş daima parıldar!

Mütercim: Özgür BAĞLIYALNIZ

L’Internationale

Debout ! les damnés de la terre !
Debout ! les forçats de la faim !
La raison tonne en son cratère :
C’est l’éruption de la fin.
Du passé faisons table rase,
Foule esclave, debout ! debout !
Le monde va changer de base :
Nous ne sommes rien, soyons tout !

C’est la lutte finale
Groupons-nous, et demain,
L’Internationale
Sera le genre humain.

Il n’est pas de sauveurs suprêmes :
Ni Dieu, ni César, ni tribun,
Producteurs, sauvons-nous nous-mêmes !
Décrétons le salut commun !
Pour que le voleur rende gorge,
Pour tirer l’esprit du cachot,
Soufflons nous-mêmes notre forge,
Battons le fer quand il est chaud !

L’État comprime et la loi triche ;
L’impôt saigne le malheureux ;
Nul devoir ne s’impose au riche ;
Le droit du pauvre est un mot creux.
C’est assez languir en tutelle,
L’égalité veut d’autres lois :
« Pas de droits sans devoirs, dit-elle,
Égaux, pas de devoirs sans droits ! »

Hideux dans leur apothéose,
Les rois de la mine et du rail
Ont-ils jamais fait autre chose
Que dévaliser le travail ?
Dans les coffres-forts de la bande,
Ce qu’il a créé s’est fondu.
En décrétant qu’on le lui rende,
Le peuple ne veut que son dû.

Les Rois nous saoûlaient de fumées,
Paix entre nous, guerre aux tyrans !
Appliquons la grève aux armées,
Crosse en l’air, et rompons les rangs !
S’ils s’obstinent, ces cannibales,
À faire de nous des héros,
Ils sauront bientôt que nos balles
Sont pour nos propres généraux.

Ouvriers, paysans, nous sommes
Le grand parti des travailleurs ;
La terre n’appartient qu’aux hommes,
L’oisif ira loger ailleurs.
Combien de nos chairs se repaissent !
Mais si les corbeaux, les vautours,
Un de ces matins, disparaissent,
Le soleil brillera toujours !

Eugène Pottier

Alt kısımda şu ibare yer almaktadır: “En vente à la Librairie Populaire et Musicale” (Popüler ve Müzikal Kitabevi’nde satılmaktadır), adres: 38 Rue J.-J. Rousseau, Paris.
Üzerinde “Fraternité” (Kardeşlik) yazan kırmızı bir bayrak tutan, sol elindeki zincirleri kıran ve yırtık kâğıtların ya da zulüm sembollerinin üzerinde duran (Marianne veya Özgürlük’ü andıran) alegorik bir kadın figürü.
Arka planda ise işçiler ve endüstriyel fabrika bacaları, küresel proletarya (işçi sınıfı) hareketini temsil etmektedir.

Hatırlamayı Unutmak, Seyyidhan Kömürcü (Münşid: Ersin A.)

📁 Kategori: Yeni İşler, Şiirler

HATIRLAMAYI UNUTMAK

ali şiir yazıyor mu sevgilim
ali de ayşe gibi
salondaki peteği kapatıp
kendi çapında şiir karalıyor mu

ilaç alıp bunu düşünüyorum
her şey ben tam uyumak üzereyken olmuş gibi
net hatırlamıyorum ama kesin biliyorum
seni sevmek bir suya götürdü beni
bir suya gittim
dönemiyorum

insan bazen dönemiyor sevgilim
her sabah dilinin altına bir sözcük daha bırakıp dönemiyor
ben bir ilk
tam uyumak üzereyken nerelerden
ben bir ilk
uyanır uyanmaz nerelerden

dönemedim

bir dağın belindeki ağaçları hınçla sallamak diye bir ilaç
ambulanstan yol istemek adlı bir atak
ve bir ay kadar koşmak bana iyi geldi

bana iyi geldi ne demek
sabahları bana içimdeki deşik
etimdeki işaret
sabahları bana son anda ölmemiş olmanın öfkesi
sabahları bana sert sessiz harfler

sabahları içimin en güzel yeri

senden bana dökülen incilerim sevgilim

dökülüyor
kaşıma sabahları içimi

dünyada çok önemli şeyler oldu
ama ben de sizin eve baktım
bir tayın bir taya baktığı
bir tayın bir taya uzun uzun baktığı
bir tayın bir tayı bıraktığı gibi
dünyada çok önemli şeyler oldu

atlar yalnız kalmamak için bu kadar koşarlar diyen o at
yalnızlar koşarken de yalnızdır diyen o at
yalnızlar öperken de yalnız
ben sana sımsıkı sarılırken de
o at buramdaydı

bu ses nereden geliyor dediğim o gün
göğsümdeki at kardeşlerim
göğsümdeki at yere uzandı

dünyada çok önemli şeyler oldu
hem ölmedim yüzükoyun
hem alnımda yeryüzü

ölürüm dediğim yerde ev yaptım

hatırlamayı unutma sevgilim
kırılmasın diye yükseklere bıraktığın o şeyleri
hatırlamayı unutma

dağların belindeki ağaçlardan çıkardığım hışırtıyı
bu ses nereden geliyor dediğin zamanı
o sesin sadece sana gelmesindeki rüzgârı
unutma

bazı sesleri sadece atların duyduğunu
ve bu yüzden yalnız olduklarını atların
yalnızlıktan koştuklarını

görmek ve duymakla düştüğün ovayı
yediğin kırbacı
edindiğin vebayı unutma
insan bazen unutup ölemiyor

dünyanın sonunu görüp
unutup
ölemiyor

nefis bir hevesle
başka neresine gider
başka nereme gidebilirim ki deyip
göğsümdeki kazı alanına gittiğim o gün
yerdeydi her şey
yerdeydi herkes
üzerini örtüp sen uyu dedim
sen uyu

ben bu yerde biraz daha bağdaş kurup

sen uyu

ben biraz artık hiç uyumayacağım

ancak yükseklerde unutabilirim diyerek çıktığım ağaçlar
yerleştiğim ilaçlar
indiğim ovalar
seni bir ormanda bulup
bütün yokuşlardan sonra
dümdüz bir yerde kaybetmiş olmak da marifet sevgilim

şimdi uyumak ve bir ovayla tamamlanmak dışında
bana ne iyi gelir
bana ne iyi gelir
uyumak ve bir ovayla tamamlanmak dışında

sevgilim
yatağın kırışmamış düzlüğü
yastığın olmayan çukuru
her şey neden bu kadar pırıl
her şey neden bu kadar aklımda
göğsündeki çöl
sırtımdaki vaha
reçinenin ağaca yapıştığı gibi
hiddetle yapışıyordun bana

senden sonra
dünyada çok önemli şeyler oldu
uçtum

birine bakmıştım deyip içine girdiğim yüzlerden
biri yokmuş içinizde diyerek çıktım
biri yokmuş her sabah
biri yokmuş her masa
biri yokmuş her çarşı

çalışmayan bir aleti kapatıp açmak gibi
beni de her gece kapatıp kapatıp
her sabah açan yeryüzü
sanki dünyaya gelmedim de
olmayan bir yerde
olmayan birine bakıp bakıp çıktım ben

düşersem kendim düşerim diye
hem güzel uçtum
hem muazzam düştüm

sağ
salim
sensiz ve ayaküstü

artık insan bana iyi gelmiyor
artık insan bize iyi gelmiyor diyerek
beraber havalandığımız göğü
tek başına ve hiçbir yere değmeden düşmek
düşmek nefisti sevgilim

yere ilk indiğimde
bir ağacı sallar gibi salladılar beni
yere ilk indiğimde
şimdi ben neyin yanındayım dedim
ne benim yanımda

boğazımdaki yumruyu
boğazımdaki yumruyu
göğüs kafesimi
eklem yerlerimi
seni ve bunu yerde anlatmamı benden bekleme

“düşen şeylerin gürültüsü”nü
konusu olmayan bir mutsuzluğu
anlatmamı benden bekleme

insanı çok aşağıya yapmışlar sevgilim

insanı çok aşağıya

içine çok yeryüzü
içine çok dünya

biliyorsun
yükseldiğimiz gökte
bu da olsa yer yarılır
bu da olsa dünya durur dediğimiz her şey oldu
dünya durmadı

biliyorsun
bir kere saçlarını çok
bir kere sımsıkı
bir kere tutam tutam
üç yıl arkaya doğru tarayıp
üç yıl bir muska gibi yanımda sakladım

biliyorsun
senin saçlarınla başlayıp
nasıl oluyorsa
benimle devam etmiş
insan sevmeyen
insan sevmeyen ama kırlara katkı sunan bir yüzün kapkaranlık bir ormanın vardı

ormanımız

düşsem ölürüm
düşsek ölürüz dediğimiz o ormanda
sana edilmiş bir yemin gibi
başında beklemediğim cümle
dalını budamadığım ağaç
eğilmediğim yüz kalmadı

sevgilim
bir şey var
artık kuramadığım kurmalı bir saat
başımda çın çın öten bir demir
dönemediğim bir yer
fırlatmak için bir odaya koyup
her gece salladığım bir cümle
durup dururken

Poetika – ​Teknik Meselelerin İzahatı

SANATIN ONTOLOJİSİ
yahut Yeni Çağın Putlarını Kırıp Tevhidi Zerk Etmek

Modern çağın sanata giydirdiği ferdiyetçi ve köksüz deli gömleğini bütünüyle yırtıp atıyoruz. Bugün sanat camiasını işgal eden; kendini kâinatın yanlış bir merkezine koyan, manayı yok edip hiçliği yücelten ve estetiği bir ego tatminine irca eyleyen o sığ panayırı reddediyoruz. Biz, göğsümüzü gere gere yeni dünyanın safsatalarına set çekiyor; sanatın ve kelamın kadim, kati ve mukaddes tahtını, bu çağın paslı demirleri ve betonları arasında yeniden inşa ediyoruz.

I. “Ayna” Olma Şuuru
Modern sanatçı, boş kâğıdın veya tuvalin karşısına geçtiğinde “yoktan var ettiğini” iddia eder. Eserini, kendi enaniyetinin (egosunun) yıkılmaz bir abidesi olarak dikmek ister. Bu, estetik şirkin kendisidir.

Bizim köklerimizde ise sanatçı bir “yaratıcı” değil; kâinatın dokusuna gizlenmiş dehşetli manayı bulan bir “kâşif” ve Mutlak Hakikat’e tutulan bir “ayna”dır. Güzellik (Cemâl) ve kudret (Celâl) zaten kâinatın her zerresinde mevcuttur. Sanatçının yegâne hüneri, kibrinden sıyrılıp kalbini ve zihnini o ilahi tecelliye pürüzsüz bir ayna kılabilmektir. Sanat, yoktan var etmek değil; zaten var olanın içindeki ilahi sırrı, muazzam tecelliyi körleşmiş gözler için görünür hâle getirmektir.

II. Zikir Olarak Sanat
Bizim ananemizde din ve sanat, modern aklın zannettiği gibi birbirine zıt, birbiriyle tenakuz hâlinde olan iki ayrı kutup değildir. İkisi de aynı hakikatin, aynı Mutlak Varlık’ın işaret parmağıdır.

Nobuyoshi Araki “Satchin and His Brother Mabo” (1963)

Poetika – ​Zeyl: Kılıcın Kendi Keskinliğiyle İmtihanı

yahut Kurbanın Son Çırpınışlarına Verilen Cevaplar

I. Şiddet Enflasyonu Üzerine

(İtiraz: Sürekli en yüksek voltajda verilen acı ve grotesk şok, bir süre sonra nörolojik bir bağışıklık yaratmaz mı? Karanlığı görmek için nura, gürültüyü duymak için sükûta ihtiyaç yok mudur?)

Modern tıp ve seküler psikoloji, fani bedenin (etin) acıya nasıl alıştığını, uyuşmuş bir derinin reflekslerini ölçerek söyler. Onların “adaptasyon” dedikleri şey, yeryüzünün kaba ve sığ uyuşukluğudur. Lakin bizim kılıcımızın (kelm‘in) indirdiği darbe, bedenin sathına değil, doğrudan ruhun derin, unutulmuş “şuur” merkezine yöneliktir.

Şiddetin rutine binmesi ve uyuşturması, ancak dünyevi ve sığ bir eziyette mümkündür. Oysa mütekellimin kâğıda nakşettiği “Küçük Ölüm” ve çürüme tasvirleri, okura her defasında aynı acıyı vermez; onu her defasında başka bir varoluşsal iflasla yüzleştirir. Kurban acıya alışmaz; sayfalar ilerledikçe acının, çürümenin ve etin bizzat kendisi olduğunu idrak eder. Bu idrak, uyuşma değil, uyanıştır.

Nura ve sükûta gelince… Kâinat, kapitalizmin ve hayretsiz gayretlerin sunduğu sahte bir aydınlıkla (illüzyonla) zaten kör edilmiştir. Okurun zihni, o sahte ışıkla kamaşmış durumdadır. Biz, o sahte ve uysal ışığı yavaş yavaş kısmıyoruz; biz o nizamı kasten ve karanlıkla kısa devre yaptırıp patlatıyoruz. Gürültünün dehşetini hissettirmek için metnin içine uysal sükût anları koymak, okura merhamet etmektir. Bizim metnimizde sükût, satır aralarında nefeslenilecek bir mola yeri değildir; kılıç işini bitirdikten, et parçalandıktan ve kurbanın kibri bütünüyle ifna edildikten sonra (kitap kapandığında) üzerine çökecek olan o ağır, sağır edici ve kahredici ölümün ta kendisidir.

II. Kurbanın İradesizliği ve Şuurun Çelişkisi Üzerine

(İtiraz: Okurun iradesi metin tarafından bütünüyle felç edilecekse, cüzi iradesi elinden alınmış bir kurban nasıl “şuura” erecektir? Bu, hakiki bir uyanış mı yoksa körü körüne bir boyun eğiş midir?)

Bu itiraz, modern insanın en büyük putuna, yani “seçme özgürlüğüne” ve “hür iradesine” sahip olduğu yalanına dayanır. Bugün eline bir kitap alan okur; zaten algoritmaların, seküler konforun ve kendi doymak bilmez nefsinin kölesi olmuşken, hangi mukaddes iradeden bahsedilebilir?

Robert James “Lil’ Bobby” Hutton, Ekim 1966’da 16 yaşındayken Kara Panter Partisi’ne katıldı.
6 Nisan 1968’de—Dr. Martin Luther King Jr. suikastından sadece iki gün sonra—Hutton, bir çatışma ve tartışmalı bir teslim olma sürecinin ardından 17 yaşında Oakland polis memurları tarafından öldürüldü.

Saf Şair Konuşuyor, Halbo C. Kool

Saf Şair Konuşuyor

Sefil bir kafiye düşkünü, bayağı bir ozanım ben
Kepekli ve yağlı, sönük saçlarımla,
Yıkanmamış, taranmamış bir vaziyette,
Terler dökerek boğuşurum kendi mısralarımla
Nihayet bir şiir tutup da muvaffak olunca,
Alelacele yenmiş bir öğle yemeğinin coşkusuyla,
Kadeh kaldırırım bütün ilham perilerine
Ve içerim kendimi muazzam bir sarhoşluğa vurana dek,
Zira ilham perim ve kafiyem olmayınca
Sümsük bir balgam lekesiyimdir ben aslen,
Ki o kendi küçüklüğünü, zavallılığını unutmak için
Çareyi hadsizce tıkınmakta arayan,
İçkide, kumarda, zamparalıkta teselli bulan,
Kuşlar kadar hür, bir panayır serserisiyim ben…

Mütercim: Özgür BAĞLIYALNIZ

Le Poète Pur Parle

Ik ben een smerig rijmelaar
met roos en vet in ’t sluike haar,
die, ongewasschen, ongeborsteld,
al zweetend met zijn rijmen worstelt
om, is per slot een vers gelukt,
na ‘n haastig middagmaal verrukt,
op alle muzen te gaan klinken
en me een goeden roes te drinken,
want zonder muze, zonder rijm
ben ik een slordig sliertje slijm,
dat om zijn kleinheid te vergeten
zijn heil zoekt in onmatig eten,
in drank en spel en vrijerij,
een kermisklant, zoo vogelvri…

Halbo C. Kool

Denizyıldızı, Robert Desnos

Denizyıldızı

Kadınların dişleri öylesine latif nesnelerdir ki
insan onları ya rüyada ya da vuslat anında görmeli.
Ne de güzel! Kibele mi?
Ebedîzifirin* çölünde sonsuza dek kaybolmuşuz biz.
Ne de güzel.
“Nihayetinde”
Şayet çiçekler sırçadan olsaydı
Güzel, sırçadan bir çiçek kadar güzel.
Etten bir çiçek kadar güzel.
Ölüleri soğukken dövmek icap eder.
Santé zindanının duvarları
Ve eğer şu fani dünyada sevdası hakiki bir kadın bulur isen…
Ateşten bir çiçek kadar güzel
Güneş, bir ayağı üzengide, bir matem duvağının ardına bir bülbül gizliyor.

Düş görmüyorsunuz

Ne kadar da güzeldi

Ne kadar da güzel.

Mütercim: Özgür BAĞLIYALNIZ

Not: Şiirde geçen “éternèbre” kelimesi, Fransızcada sonsuzluk (éternité) ve karanlık/zifir (ténèbres) kelimelerinin birleştirilmesiyle Desnos tarafından uydurulmuş bir kelimedir. Biz de bunu “ebedîzifir” şeklinde karşıladık.

L’étoile de mer

Les dents des femmes sont des objets si charmants
qu’on ne devrait les voir qu’en rêve ou à l’instant de l’amour.
Si belle! Cybèle?
Nous sommes à jamais perdus dans le désert de l’éternèbre.
Qu’elle est belle.
“Après tout”
Si les fleurs étaient en verre
Belle, belle comme une fleur de verre.
Belle comme une fleur de chair.
Il faut battre les morts quand ils sont froids.
Les murs de la Santé
Et si tu trouves sur cette terre une femme à l’amour sincère…
Belle comme une fleur de feu
Le soleil, un pied à l’étrier, niche un rossignol dans un voile de crêpe.

Vous ne rêvez pas

Qu’elle était belle

Qu’elle est belle.

Robert Desnos

Yaban Kuşu, Jacob Daniël du Toit

Yaban Kuşu

El arabasının paslı gıcırtısı gibi
hüznüyle acı acı inler durur
akşamın karanlığı hızla çökerken,
yaban kuşu.

Arar kendine – ki vakit de epeyi geçtir –
bir yoldaş, bir koldaş,
bir ağaç dalında, kimsesizliği
ve tüketmek için geceyi.

Parlak yapraklı bir ağaçta yan yana
yarı uyku, yarı uyanık, yarı rüya,
yaklaşırken ölümün buzdan nefesi,
hiç değilse tek başına can vermemek için.

*
Nişan aldım ve kahrolası bir gümbürtüyle
biri cansız yığılıverdi o toprağa;
diğeri ise vahşi bir kudretle
uçup da yitip gitti gecenin bağrında!

Mütercim: Özgür Bağlıyalnız

Die tarentaal

Die kruiwawiel se skreeugeluid
kerm hy droefgeestig uit
terwyl die skeemring vinnig daal,
die tarentaal.

Hy soek – en dit is ook al laat –
vir hom ’n kameraad,
om in ’n boom die eensaamheid
en nag te slyt.

Sáám sal hul in ’n blinkblaarboom
half slaap, half waak, half droom,
en by die naadring van verderf,
alléén nie sterf.

*
Ek het gemik, en met die knal
het een dood neergeval;
die ander vlieg met wilde krag
wèg in die nag!

Jacob Daniël du Toit