Adam: Şu sıra boydan boya harabe rahimler Ve şu sıra da paramparça olmuş göğüsler. Yatak yatağa kokar. Nöbetleşir saat başı hemşireler.
Gel, kaldır şu örtüyü usulca. Bak şu yağ yığınına, şu irinli sulara, Bir vakitler koca bir dünyaydı bir erkeğe Adı hem sarhoşluktu hem de sıcak bir yuva.
Gel hele, göğsündeki şu yara izine bak. Duyuyor musun tespih gibi dizilmiş ukdeleri? Çekinme, dokun. Et yumuşamış, hissetmez acıyı.
Şu yatan kanıyor sanki otuz bedenden. Hiçbir fanide bulunmaz ki bu kadar kan. Şu gördüğünün ise, daha pek yeni Kanserli rahminden kesip aldılar bebeğini.
Bırakırlar uyusunlar. Gece gündüz. – Yeni gelenlere Derler ki: uykudadır buranın şifası. – Yalnız pazarları Ziyaretçiler hatırına uyanık bırakılırlar bir nebze.
Kursaktan pek az lokma geçer oldu artık. Sırtlar Yara bere içinde. Sineklere baksana. Bazen Yıkar onları hemşire. Ahşap peykeleri yıkar gibi tıpkı.
Şimdiden kabarıyor kara toprak her yatağın başucunda. Et bükülüp meylediyor toprağa. Sönüp gidiyor ateş, Sular akmaya koyuluyor. Toprak çağırıyor.
Mütercim: Özgür Bağlıyalnız
Mann und Frau geh’n durch die Krebsbaracke
Der Mann: Hier diese Reihe sind zerfallene Schöße und diese Reihe ist zerfallene Brust. Bett stinkt bei Bett. Die Schwestern wechseln stündlich.
Komm, hebe ruhig diese Decke auf. Sieh, dieser Klumpen Fett und faule Säfte, das war einst irgendeinem Mann groß und hieß auch Rausch und Heimat.
Komm, sieh auf diese Narbe an der Brust. Fühlst du den Rosenkranz von weichen Knoten? Fühl ruhig hin. Das Fleisch ist weich und schmerzt nicht.
Hier diese blutet wie aus dreißig Leibern. Kein Mensch hat soviel Blut. Hier dieser schnitt man erst noch ein Kind aus dem verkrebsten Schoß.
Man läßt sie schlafen. Tag und Nacht. – Den Neuen sagt man: hier schläft man sich gesund. – Nur sonntags für den Besuch läßt man sie etwas wacher.
Nahrung wird wenig noch verzehrt. Die Rücken sind wund. Du siehst die Fliegen. Manchmal wäscht sie die Schwester. Wie man Bänke wäscht.
Hier schwillt der Acker schon um jedes Bett. Fleisch ebnet sich zu Land. Glut gibt sich fort, Saft schickt sich an zu rinnen. Erde ruft.
Riba elinden, kavi taştan bir hanesi olmaz insanın ne mermeri pürüzsüzdür ne taşı harcına yatar ki nakışlar bezeyebilsin cephesini, riba elinden mabet duvarlarına cennet bahçeleri nakşedilmez ne çeng ü rebab ne bakireye inen ol mukaddes müjde ne de mermere oyulan nurlu hale parıldar, riba elinden Gonzaga beği görünmez olur, ne varisi kalır ne hasekisi hiçbir eser yapılmaz ki zamana dirensin, yoldaş olsun ömre satılsın diyedir her çaba ve tez elden çıksın diye fıtrata isyan olan şol riba elinden, ekmeğindir bayat bir çaputa döner günden güne ekmeğindir kâğıt gibi kurur da kalır, ne dağların buğdayı ne de kavi bir un riba elinden kabalaşır incecik çizgiler silinir gider bütün berrak hudutlar ve başını sokacak bir menzil bulamaz kimesneler. Sengtıraş taşından edilir çulha tezgâhından koparılır RİBA ELİNDEN yün inmez olur pazara sürüsü kâr getirmez olur çobana Riba bir taundur, riba körletir hizmetçi kızın elindeki iğneyi felç eder çıkrıkçının hünerli ellerini. Pietro Lombardo’yu riba var etmedi Duccio ribanın tezgâhından geçmedi Ne Pier della Francesca; ne Zuan Bellin’ doğmuştur ribadan ne de ‘La Calunnia’ nakşedilmiştir riba ile. Ribadan feyzalmadı Angelico; el almadı Ambrogio Praedis, Hiçbir yontma taş mabet dikilip de yazılmamıştır kitabesine: Adamo me fecit. Riba elinden yücelmedi Sen Trofim Riba elinden kurulmadı Sen Hiler, Pas düşürür riba pırıl pırıl keskiye Çürütür zanaatı da zanaatkârı da Güve gibi kemirir tezgâhtaki ipliği Öğrenemez olur kimesne sırmayla altın dokumayı; Laciverde maraz düşer riba ile; al kumaş sırmasız kalır Zümrüt bulamaz Memling gibi nakkaşını Riba katleder ana rahmindeki bebeyi Yiğidin sevdasını kursağında bırakır Zifaf yatağına nüzul indirir, gencecik gelinle güveyin arasına kara çalı gibi girer yatar
HİLÂF-I FITRAT
Fahişeler getirdiler Eleusis’e Cesetleri dizdiler ziyafet sofrasına hepsi de ribanın fermanıyla.
Mütercim: Özgür Bağlıyalnız
XLV
With Usura
With usura hath no man a house of good stone each block cut smooth and well fitting that design might cover their face, with usura hath no man a painted paradise on his church wall harpes et luthes or where virgin receiveth message and halo projects from incision, with usura seeth no man Gonzaga his heirs and his concubines no picture is made to endure nor to live with but it is made to sell and sell quickly with usura, sin against nature, is thy bread ever more of stale rags is thy bread dry as paper, with no mountain wheat, no strong flour with usura the line grows thick with usura is no clear demarcation and no man can find site for his dwelling. Stone cutter is kept from his stone weaver is kept from his loom WITH USURA wool comes not to market sheep bringeth no gain with usura Usura is a murrain, usura blunteth the needle in the maid’s hand and stoppeth the spinner’s cunning. Pietro Lombardo came not by usura Duccio came not by usura nor Pier della Francesca; Zuan Bellin’ not by usura nor was ‘ La Calunnia ‘ painted. Came not by usura Angelico; came not Ambrogio Praedis, Came no church of cut stone signed: Adamo me fecit. Not by usura St Trophime Not by usura Saint Hilaire, Usura rusteth the chisel It rusteth the craft and the craftsman It gnaweth the thread in the loom None learneth to weave gold in her pattern; Azure hath a canker by usura; cramoisi is unbroidered Emerald findeth no Memling Usura slayeth the child in the womb It stayeth the young man’s courting It hath brought palsey to bed, lyeth between the young bride and her bridegroom
CONTRA NATURAM
They have brought whores for Eleusis Corpses are set to banquet at behest of usura.
Ezra Pound
Ezra Pound’un Usura‘sı ve Bir Tahrifat Olarak Murabaha
Yirminci asrın en büyük ve en tartışmalı şairlerinden Ezra Pound’un şaheseri The Cantos of Ezra Pound içerisinde müstesna bir yere sahip olan 45. kanto (XLV), şairin ekonomi-politik görüşlerinin şiirî bir manifestosudur. Pound, bu kantoda sanatın, zanaatın ve insanca yaşamın baş düşmanı olarak usura mefhumunu hedefe koyar. Ancak bu metnin Türkçeye Efe Murad tarafından “murabaha” kelimesiyle aktarılması, edebî bir tercih hatasından öte, metnin muhtevasını bütünüyle tahrif eden mefhumi bir fecaattir.
Şairin ekonomi-politik öfkesini ve fıtrata dönüş arzusunu layıkıyla idrak edebilmek için metne musallat olan bu tercüme garabetini; mefhumların ontolojik köklerine, fıkhi inhiraf tarihine ve kapitalizmin kelimeleri temellük etme ironisine inerek tahlil etmek elzemdir.
Pound’un Lugatında “Usura” Neyin Karşılığıdır?
Pound’un lugatında usura, salt bir iktisat mefhumu yahut ticari bir usulsüzlük mevzusu değildir. Şiirde sarih bir biçimde “tabiata/fıtrata karşı işlenen günah” (sin against nature/contra naturam) olarak tavsif edilen bu mefhum, paranın hiçbir sahih emek, alın teri veya estetik kıymet üretmeksizin kendi kendini doğurması sapkınlığıdır. Pound, kâinatın nizamına aykırı olan bu bereketsizliği bir veba (murrain) olarak niteler.
İslam nasslarında bu ontolojik kötülüğün yegâne mukabili ribadır. Riba, yalnızca haksız bir kazanç değil; bizzat Allah’ın ayetlerine, fıtrata ve kâinatın nizamına açılmış bir harp ilanıdır. Ribanın girdiği yerde alın teri kurur, bereket katledilir; taş ustası taşından, dokuyucu tezgâhından, yün pazardan koparılır. Pound’un mısralarında yankılanan “hilâf-ı fıtrat” mefhumu, ancak ve ancak riba kelimesi ile karşılanabilir.
Hukuka Uydurulan Şenaat ve Murabaha Bid’ati
Hâl böyleyken, usura kelimesinin Türkçeye “murabaha” olarak aktarılması tarihî ve fıkhi bir fecaattir. Zira “murabaha”, ribanın karşılığı değil; bilakis tarih boyunca ribayı gizlemek, faizin etrafından dolanmak için icat edilmiş “hukuka uydurma” çabalarının, sistem içi hilelerin bir mahsulüdür.
Kapitalizmin palazlandığı ve küreselleşme temayülü gösterdiği 16. asırda, paranın kâğıt üzerinde çoğalması melaneti dinî engellere çarpmaktaydı. Batı’da ilahiyatçı John Calvin’in “Ev neyi doğuruyor?” safsatasıyla paraya kiralık bir meta muamelesi yapması ile, Doğu’da Ebussuud Efendi’nin “para vakıfları” üzerinden %20 faizi (10’a 12 kuralı) örfe ve fetvalara dayandırarak meşrulaştırması aynı inhirafın neticesidir. Bugün İslami bir usulmüş gibi sunulan ve katılım bankacılığının ambalajı olan “murabaha”, hakikatte İslami usulleri zedeleyen bir bid’attir. Meseleye ehil olanların, kalbini nassa teslim edenlerin gayet iyi bildiği üzere; ha “kâr” bankası olmuş ha faiz, nihayetinde her ikisi de ribadır.
Oysa Pound, şiirinde fıkhi bir hileyi veya kılıfına uydurulmuş ticari bir akdi lanetlemez. O; taşı, mermeri, Pietro Lombardo’yu, ana rahmindeki bebeyi ve zifaf yatağındaki gelini felç eden, varlığı kökünden kurutan mutlak kötülüğe saldırır. Riba kelimesinin sarsıcılığı karşısında hiçbir “murabaha” kılıfı, hiçbir hukuki yaldız işe yaramaz.
Yayıncının İronisi ve Kelimenin İğdiş Edilişi
Riba ile doğrudan işlem yapan konvansiyonel bir bankanın iştiraki olan yayınevinin, kendi “rakibi” mevkisindeki katılım bankalarının ambalajı olan “murabaha” kelimesini bu şiirde kullanması bir hayli garip ve ironiktir. Çevirmen ve yayınevi, bilinçli yahut bilinçsiz (şuurlu yahut şuursuz) bir şekilde, “faiz/riba” kelimesinin suçlayıcı ve doğrudan kendi varlıklarına saldıran hakikatinden kaçmışlardır. Şairin tefeci tahakkümüne yönelttiği öfke; rakipleri mevkisindeki kurumların suni mefhumlarıyla pasifize edilmiş, kelimenin ruhu iğdiş edilmiştir.
Şiirsizlik İnsanı Faize Götürür
Hakiki sanat ve şiir, ribanın yegâne panzehridir. Faizin ve ribanın olduğu yerde şiirsizlik başlar. Nitekim aşkı ve takvayı kaybeden, şiirden uzaklaşan cemiyetlerin akıbeti bellidir: “Halk aşksızsa sokaklar banka dükkânlarıyla doludur”. Ezra Pound’un kantosu da, mabet duvarlarındaki cennet nakışlarını ve Meryem’e inen mukaddes müjdeyi silip atan bu şiirsizliğe karşıdır.
Neticeikelam; Ezra Pound’un usura diyerek üzerine titrediği, insanlığı ve sanatı çürüttüğünü söylediği o illetin adı murabaha değil, doğrudan doğruya ribadır. “Riba elinden, kavi taştan bir hanesi olmaz insanın” mısrası, yalnızca sadık bir tercüme değil, aynı zamanda fıtrata açılan savaşa karşı şairane bir duruştur. Gerisi, hakikati tahfif etmekten ve nihayetinde Şeytan’ın kucağına düşmekten ibarettir.
Kafam iyiden iyiye arap saçı. Ruhum, bedende yer etmiş, çalakalem bir not. ⠀⠀⠀⠀⠀⠀⠀⠀⠀⠀⠀O kadar çok söz var ki, kafası basmayacak o kadar çok başkası var ki.
Tutup da sana anlatacağım bunu, sanki daha iyi bir yolu yokmuş gibi.
Mütercim: Özgür BAĞLIYALNIZ
TITLES
My head is a fine tangle. My soul, a quick note, settled in the flesh. ⠀⠀⠀⠀⠀⠀⠀There are so many lyrics, so many others who will not understand.
I will say this to you tho, It is not as if there were any more beautiful way.
Kalkın ey rûy-i zeminin lanetlileri! Kalkın ey açlık prangasına vurulanlar! İdrak gürlüyor yanardağında şimdi: Nihai infilakıdır bu vuku bulanlar. Maziyi kökünden kazıyalım, haydi, Ey esir avam, kıyama durun! Cihanı temelinden değiştirelim şimdi: Hiçken, her şey olalım, gelin!
Bu nihai cidaldir Cem olalım, yarın biz, Bu, Beynelmilel’dir Bütün nev-i beşeriz.
Göklerden medet ummak boşa: Ne İlah, ne Kayser, ne de halaskâr, Üreten bizleriz, biz kurtarırız bizi! Umumi selameti ilan edelim beraber! Gasp ettiklerini geri versin harami, Kurtulsun esir ruh, zindanından gayri, Kendimiz üfleyelim kendi körüğümüzü, Kendimiz dövelim tavında demiri!
Devlet tahakküm eder, kanun hilebaz; Vergiler biçarenin kanını emmektedir; Zengine hiçbir vecibe sorulmaz; Fakirin hakkı kof bir sözden ibarettir. Yeter yıllar yılı süren bu vesayet, Eşitlik, istiyor yepyeni bir nizam: “Vecibesiz hak olmaz,” diyor o elbet, “Ey eşitler, haksız vecibe de haram!”
Menfurdur sahte ihtişamları içinde, Madenin ve şimendiferin kralları Başka bir iş gördüler mi hiç hayatlarında Emeği talan etmekten gayrı? O güruhun çelik kasalarında, Emeğin yarattığı eriyip gitmiştir. Onun iadesine hükmederek tam da, Halk kendi hakkını talep etmektedir.
Krallar yalan dumanla sarhoş etti bizi, İçimizde sulh, zalimlere harp ilanı! Ordularda grev ilan edelim, haydi, Dağıtalım safları, kaldırın dipçikleri! Olur da inat ederse bu yamyamlar, Bizden kahramanlar yaratmaktadır, Görecekler yakında, elimizdeki kurşunlar Kendi generallerimize patlayacaktır.
Ey ameleler, ey köylüler, bizleriz Bizleriz en büyük emekçi fırka; Toprak insanındır, tek sahibi biziz, Aylaklar defolup gitsin başka diyara. Nicesi etimizle beslenmektedir! Lakin şu kuzgunlar, şu akbabalar, Şu sabahların birinde yok olup gidecektir, İşte o vakit güneş daima parıldar!
Mütercim: Özgür BAĞLIYALNIZ
L’Internationale
Debout ! les damnés de la terre ! Debout ! les forçats de la faim ! La raison tonne en son cratère : C’est l’éruption de la fin. Du passé faisons table rase, Foule esclave, debout ! debout ! Le monde va changer de base : Nous ne sommes rien, soyons tout !
C’est la lutte finale Groupons-nous, et demain, L’Internationale Sera le genre humain.
Il n’est pas de sauveurs suprêmes : Ni Dieu, ni César, ni tribun, Producteurs, sauvons-nous nous-mêmes ! Décrétons le salut commun ! Pour que le voleur rende gorge, Pour tirer l’esprit du cachot, Soufflons nous-mêmes notre forge, Battons le fer quand il est chaud !
L’État comprime et la loi triche ; L’impôt saigne le malheureux ; Nul devoir ne s’impose au riche ; Le droit du pauvre est un mot creux. C’est assez languir en tutelle, L’égalité veut d’autres lois : « Pas de droits sans devoirs, dit-elle, Égaux, pas de devoirs sans droits ! »
Hideux dans leur apothéose, Les rois de la mine et du rail Ont-ils jamais fait autre chose Que dévaliser le travail ? Dans les coffres-forts de la bande, Ce qu’il a créé s’est fondu. En décrétant qu’on le lui rende, Le peuple ne veut que son dû.
Les Rois nous saoûlaient de fumées, Paix entre nous, guerre aux tyrans ! Appliquons la grève aux armées, Crosse en l’air, et rompons les rangs ! S’ils s’obstinent, ces cannibales, À faire de nous des héros, Ils sauront bientôt que nos balles Sont pour nos propres généraux.
Ouvriers, paysans, nous sommes Le grand parti des travailleurs ; La terre n’appartient qu’aux hommes, L’oisif ira loger ailleurs. Combien de nos chairs se repaissent ! Mais si les corbeaux, les vautours, Un de ces matins, disparaissent, Le soleil brillera toujours !
Eugène Pottier
Alt kısımda şu ibare yer almaktadır: “En vente à la Librairie Populaire et Musicale” (Popüler ve Müzikal Kitabevi’nde satılmaktadır), adres: 38 Rue J.-J. Rousseau, Paris. Üzerinde “Fraternité” (Kardeşlik) yazan kırmızı bir bayrak tutan, sol elindeki zincirleri kıran ve yırtık kâğıtların ya da zulüm sembollerinin üzerinde duran (Marianne veya Özgürlük’ü andıran) alegorik bir kadın figürü. Arka planda ise işçiler ve endüstriyel fabrika bacaları, küresel proletarya (işçi sınıfı) hareketini temsil etmektedir.
ali şiir yazıyor mu sevgilim ali de ayşe gibi salondaki peteği kapatıp kendi çapında şiir karalıyor mu
ilaç alıp bunu düşünüyorum her şey ben tam uyumak üzereyken olmuş gibi net hatırlamıyorum ama kesin biliyorum seni sevmek bir suya götürdü beni bir suya gittim dönemiyorum
insan bazen dönemiyor sevgilim her sabah dilinin altına bir sözcük daha bırakıp dönemiyor ben bir ilk tam uyumak üzereyken nerelerden ben bir ilk uyanır uyanmaz nerelerden
dönemedim
bir dağın belindeki ağaçları hınçla sallamak diye bir ilaç ambulanstan yol istemek adlı bir atak ve bir ay kadar koşmak bana iyi geldi
bana iyi geldi ne demek sabahları bana içimdeki deşik etimdeki işaret sabahları bana son anda ölmemiş olmanın öfkesi sabahları bana sert sessiz harfler
sabahları içimin en güzel yeri
senden bana dökülen incilerim sevgilim
dökülüyor kaşıma sabahları içimi
dünyada çok önemli şeyler oldu ama ben de sizin eve baktım bir tayın bir taya baktığı bir tayın bir taya uzun uzun baktığı bir tayın bir tayı bıraktığı gibi dünyada çok önemli şeyler oldu
atlar yalnız kalmamak için bu kadar koşarlar diyen o at yalnızlar koşarken de yalnızdır diyen o at yalnızlar öperken de yalnız ben sana sımsıkı sarılırken de o at buramdaydı
bu ses nereden geliyor dediğim o gün göğsümdeki at kardeşlerim göğsümdeki at yere uzandı
dünyada çok önemli şeyler oldu hem ölmedim yüzükoyun hem alnımda yeryüzü
ölürüm dediğim yerde ev yaptım
hatırlamayı unutma sevgilim kırılmasın diye yükseklere bıraktığın o şeyleri hatırlamayı unutma
dağların belindeki ağaçlardan çıkardığım hışırtıyı bu ses nereden geliyor dediğin zamanı o sesin sadece sana gelmesindeki rüzgârı unutma
bazı sesleri sadece atların duyduğunu ve bu yüzden yalnız olduklarını atların yalnızlıktan koştuklarını
görmek ve duymakla düştüğün ovayı yediğin kırbacı edindiğin vebayı unutma insan bazen unutup ölemiyor
dünyanın sonunu görüp unutup ölemiyor
nefis bir hevesle başka neresine gider başka nereme gidebilirim ki deyip göğsümdeki kazı alanına gittiğim o gün yerdeydi her şey yerdeydi herkes üzerini örtüp sen uyu dedim sen uyu
ben bu yerde biraz daha bağdaş kurup
sen uyu
ben biraz artık hiç uyumayacağım
ancak yükseklerde unutabilirim diyerek çıktığım ağaçlar yerleştiğim ilaçlar indiğim ovalar seni bir ormanda bulup bütün yokuşlardan sonra dümdüz bir yerde kaybetmiş olmak da marifet sevgilim
şimdi uyumak ve bir ovayla tamamlanmak dışında bana ne iyi gelir bana ne iyi gelir uyumak ve bir ovayla tamamlanmak dışında
sevgilim yatağın kırışmamış düzlüğü yastığın olmayan çukuru her şey neden bu kadar pırıl her şey neden bu kadar aklımda göğsündeki çöl sırtımdaki vaha reçinenin ağaca yapıştığı gibi hiddetle yapışıyordun bana
senden sonra dünyada çok önemli şeyler oldu uçtum
birine bakmıştım deyip içine girdiğim yüzlerden biri yokmuş içinizde diyerek çıktım biri yokmuş her sabah biri yokmuş her masa biri yokmuş her çarşı
çalışmayan bir aleti kapatıp açmak gibi beni de her gece kapatıp kapatıp her sabah açan yeryüzü sanki dünyaya gelmedim de olmayan bir yerde olmayan birine bakıp bakıp çıktım ben
düşersem kendim düşerim diye hem güzel uçtum hem muazzam düştüm
sağ salim sensiz ve ayaküstü
artık insan bana iyi gelmiyor artık insan bize iyi gelmiyor diyerek beraber havalandığımız göğü tek başına ve hiçbir yere değmeden düşmek düşmek nefisti sevgilim
yere ilk indiğimde bir ağacı sallar gibi salladılar beni yere ilk indiğimde şimdi ben neyin yanındayım dedim ne benim yanımda
boğazımdaki yumruyu boğazımdaki yumruyu göğüs kafesimi eklem yerlerimi seni ve bunu yerde anlatmamı benden bekleme
“düşen şeylerin gürültüsü”nü konusu olmayan bir mutsuzluğu anlatmamı benden bekleme
insanı çok aşağıya yapmışlar sevgilim
insanı çok aşağıya
içine çok yeryüzü içine çok dünya
biliyorsun yükseldiğimiz gökte bu da olsa yer yarılır bu da olsa dünya durur dediğimiz her şey oldu dünya durmadı
biliyorsun bir kere saçlarını çok bir kere sımsıkı bir kere tutam tutam üç yıl arkaya doğru tarayıp üç yıl bir muska gibi yanımda sakladım
biliyorsun senin saçlarınla başlayıp nasıl oluyorsa benimle devam etmiş insan sevmeyen insan sevmeyen ama kırlara katkı sunan bir yüzün kapkaranlık bir ormanın vardı
ormanımız
düşsem ölürüm düşsek ölürüz dediğimiz o ormanda sana edilmiş bir yemin gibi başında beklemediğim cümle dalını budamadığım ağaç eğilmediğim yüz kalmadı
sevgilim bir şey var artık kuramadığım kurmalı bir saat başımda çın çın öten bir demir dönemediğim bir yer fırlatmak için bir odaya koyup her gece salladığım bir cümle durup dururken
SANATIN ONTOLOJİSİ yahut Yeni Çağın Putlarını Kırıp Tevhidi Zerk Etmek
Modern çağın sanata giydirdiği ferdiyetçi ve köksüz deli gömleğini bütünüyle yırtıp atıyoruz. Bugün sanat camiasını işgal eden; kendini kâinatın yanlış bir merkezine koyan, manayı yok edip hiçliği yücelten ve estetiği bir ego tatminine irca eyleyen o sığ panayırı reddediyoruz. Biz, göğsümüzü gere gere yeni dünyanın safsatalarına set çekiyor; sanatın ve kelamın kadim, kati ve mukaddes tahtını, bu çağın paslı demirleri ve betonları arasında yeniden inşa ediyoruz.
I. “Ayna” Olma Şuuru Modern sanatçı, boş kâğıdın veya tuvalin karşısına geçtiğinde “yoktan var ettiğini” iddia eder. Eserini, kendi enaniyetinin (egosunun) yıkılmaz bir abidesi olarak dikmek ister. Bu, estetik şirkin kendisidir.
Bizim köklerimizde ise sanatçı bir “yaratıcı” değil; kâinatın dokusuna gizlenmiş dehşetli manayı bulan bir “kâşif” ve Mutlak Hakikat’e tutulan bir “ayna”dır. Güzellik (Cemâl) ve kudret (Celâl) zaten kâinatın her zerresinde mevcuttur. Sanatçının yegâne hüneri, kibrinden sıyrılıp kalbini ve zihnini o ilahi tecelliye pürüzsüz bir ayna kılabilmektir. Sanat, yoktan var etmek değil; zaten var olanın içindeki ilahi sırrı, muazzam tecelliyi körleşmiş gözler için görünür hâle getirmektir.
II. Zikir Olarak Sanat Bizim ananemizde din ve sanat, modern aklın zannettiği gibi birbirine zıt, birbiriyle tenakuz hâlinde olan iki ayrı kutup değildir. İkisi de aynı hakikatin, aynı Mutlak Varlık’ın işaret parmağıdır.
yahut Kurbanın Son Çırpınışlarına Verilen Cevaplar
I. Şiddet Enflasyonu Üzerine
(İtiraz: Sürekli en yüksek voltajda verilen acı ve grotesk şok, bir süre sonra nörolojik bir bağışıklık yaratmaz mı? Karanlığı görmek için nura, gürültüyü duymak için sükûta ihtiyaç yok mudur?)
Modern tıp ve seküler psikoloji, fani bedenin (etin) acıya nasıl alıştığını, uyuşmuş bir derinin reflekslerini ölçerek söyler. Onların “adaptasyon” dedikleri şey, yeryüzünün kaba ve sığ uyuşukluğudur. Lakin bizim kılıcımızın (kelm‘in) indirdiği darbe, bedenin sathına değil, doğrudan ruhun derin, unutulmuş “şuur” merkezine yöneliktir.
Şiddetin rutine binmesi ve uyuşturması, ancak dünyevi ve sığ bir eziyette mümkündür. Oysa mütekellimin kâğıda nakşettiği “Küçük Ölüm” ve çürüme tasvirleri, okura her defasında aynı acıyı vermez; onu her defasında başka bir varoluşsal iflasla yüzleştirir. Kurban acıya alışmaz; sayfalar ilerledikçe acının, çürümenin ve etin bizzat kendisi olduğunu idrak eder. Bu idrak, uyuşma değil, uyanıştır.
Nura ve sükûta gelince… Kâinat, kapitalizmin ve hayretsiz gayretlerin sunduğu sahte bir aydınlıkla (illüzyonla) zaten kör edilmiştir. Okurun zihni, o sahte ışıkla kamaşmış durumdadır. Biz, o sahte ve uysal ışığı yavaş yavaş kısmıyoruz; biz o nizamı kasten ve karanlıkla kısa devre yaptırıp patlatıyoruz. Gürültünün dehşetini hissettirmek için metnin içine uysal sükût anları koymak, okura merhamet etmektir. Bizim metnimizde sükût, satır aralarında nefeslenilecek bir mola yeri değildir; kılıç işini bitirdikten, et parçalandıktan ve kurbanın kibri bütünüyle ifna edildikten sonra (kitap kapandığında) üzerine çökecek olan o ağır, sağır edici ve kahredici ölümün ta kendisidir.
II. Kurbanın İradesizliği ve Şuurun Çelişkisi Üzerine
(İtiraz: Okurun iradesi metin tarafından bütünüyle felç edilecekse, cüzi iradesi elinden alınmış bir kurban nasıl “şuura” erecektir? Bu, hakiki bir uyanış mı yoksa körü körüne bir boyun eğiş midir?)
Bu itiraz, modern insanın en büyük putuna, yani “seçme özgürlüğüne” ve “hür iradesine” sahip olduğu yalanına dayanır. Bugün eline bir kitap alan okur; zaten algoritmaların, seküler konforun ve kendi doymak bilmez nefsinin kölesi olmuşken, hangi mukaddes iradeden bahsedilebilir?
Robert James “Lil’ Bobby” Hutton, Ekim 1966’da 16 yaşındayken Kara Panter Partisi’ne katıldı. 6 Nisan 1968’de—Dr. Martin Luther King Jr. suikastından sadece iki gün sonra—Hutton, bir çatışma ve tartışmalı bir teslim olma sürecinin ardından 17 yaşında Oakland polis memurları tarafından öldürüldü.
Sefil bir kafiye düşkünü, bayağı bir ozanım ben Kepekli ve yağlı, sönük saçlarımla, Yıkanmamış, taranmamış bir vaziyette, Terler dökerek boğuşurum kendi mısralarımla Nihayet bir şiir tutup da muvaffak olunca, Alelacele yenmiş bir öğle yemeğinin coşkusuyla, Kadeh kaldırırım bütün ilham perilerine Ve içerim kendimi muazzam bir sarhoşluğa vurana dek, Zira ilham perim ve kafiyem olmayınca Sümsük bir balgam lekesiyimdir ben aslen, Ki o kendi küçüklüğünü, zavallılığını unutmak için Çareyi hadsizce tıkınmakta arayan, İçkide, kumarda, zamparalıkta teselli bulan, Kuşlar kadar hür, bir panayır serserisiyim ben…
Mütercim: Özgür BAĞLIYALNIZ
Le Poète Pur Parle
Ik ben een smerig rijmelaar met roos en vet in ’t sluike haar, die, ongewasschen, ongeborsteld, al zweetend met zijn rijmen worstelt om, is per slot een vers gelukt, na ‘n haastig middagmaal verrukt, op alle muzen te gaan klinken en me een goeden roes te drinken, want zonder muze, zonder rijm ben ik een slordig sliertje slijm, dat om zijn kleinheid te vergeten zijn heil zoekt in onmatig eten, in drank en spel en vrijerij, een kermisklant, zoo vogelvri…
Kadınların dişleri öylesine latif nesnelerdir ki insan onları ya rüyada ya da vuslat anında görmeli. Ne de güzel! Kibele mi? Ebedîzifirin* çölünde sonsuza dek kaybolmuşuz biz. Ne de güzel. “Nihayetinde” Şayet çiçekler sırçadan olsaydı Güzel, sırçadan bir çiçek kadar güzel. Etten bir çiçek kadar güzel. Ölüleri soğukken dövmek icap eder. Santé zindanının duvarları Ve eğer şu fani dünyada sevdası hakiki bir kadın bulur isen… Ateşten bir çiçek kadar güzel Güneş, bir ayağı üzengide, bir matem duvağının ardına bir bülbül gizliyor.
Düş görmüyorsunuz
Ne kadar da güzeldi
Ne kadar da güzel.
Mütercim: Özgür BAĞLIYALNIZ
Not: Şiirde geçen “éternèbre” kelimesi, Fransızcada sonsuzluk (éternité) ve karanlık/zifir (ténèbres) kelimelerinin birleştirilmesiyle Desnos tarafından uydurulmuş bir kelimedir. Biz de bunu “ebedîzifir” şeklinde karşıladık.
L’étoile de mer
Les dents des femmes sont des objets si charmants qu’on ne devrait les voir qu’en rêve ou à l’instant de l’amour. Si belle! Cybèle? Nous sommes à jamais perdus dans le désert de l’éternèbre. Qu’elle est belle. “Après tout” Si les fleurs étaient en verre Belle, belle comme une fleur de verre. Belle comme une fleur de chair. Il faut battre les morts quand ils sont froids. Les murs de la Santé Et si tu trouves sur cette terre une femme à l’amour sincère… Belle comme une fleur de feu Le soleil, un pied à l’étrier, niche un rossignol dans un voile de crêpe.