At

Baharda şu atlara ne oluyor? Bazı böceklerin ve kertenkelelerin, aşk mevsiminde, uzviyetleri zehirle dolduğunu biliyoruz. Acaba bahar atların da mı kanını zehirliyor? Senenin on bir ayı yumuşak başlı ve uysal olan at, bahar çayırından ağzına bir tutam ot alınca hassas, ürkek ve tehlikeli bir hayvana dönüyor. En uzak ufukların arkasından gelen en hafif bir kısrak kokusunu duyar duymaz, bahar güneşinde renkli tüyleri pırıl pırıl yanan güzel başın burun delikleri korkunç bir iştiha ile açılıyor, kulaklar huniler gibi dikiliyor ve genç kişnemeler, baharı bir fırtınanın gök gürültüleri gibi, yeşil ovalarda uzun uzun akisler yapıyor. Aşk mevsimi müddetince, hemen bütün dört bacaklılar gibi bu zavallı asil hayvanın bir dakika rahatı yoktur.

Şükretmeli ki insan, böyle belirli bir aşk mevsimine tâbi değil! Öyle olmasaydı, baharın kokuları havalara dağılır dağılmaz kuduracak insanın diş ve tırnaklarıyle yıkacağı medeniyete, her sene bahardan sonra yeniden başlaması lâzım gelecekti.

Ahmet Hâşim, Bize Göre

87843497_909047622879880_6700753013075607552_n

İktibas Kartı

▼

Gödek İnek

Dünyanın bilmem neresinde “Sürdürülebilir Kalkınma” “Sürdürülebilir Dünya Düzeni” falan gibi heybetli isimler altında toplantılar yapılıyor. İnsanoğlunun insan gibi yaşamayı unutmasının, korkutucu sonuçları karşısında gûyâ çareler aranıyor. Küresel ısınma gibi felâketler, çevre falan konuşuluyor.

Konuşulacak tabii. Şairin, “Allah’ın bir pulunu bekleyedursun dokuz kul / Bir kişiye tam dokuz, dokuz kişiye bir pul” diye ifadelendirdiği vahşi ve egoist kültür dünyanın canına okudu çünkü. Yenişehirli Avni Bey’in şu beyti aklıma gelir nedense hep, bu bahiste:

Bin safsata bir mısra-i bercesteye değmez / İndimde esâtîr-i Felâtun hezeyândır

Aşağı yukarı şu demeye gelir:

“Klasik kültürümüzün ikliminde benzersiz bir mısra ile ortaya konan hayat düsturu, zaman ve mekân algısı; havasından yanına varılamayan ve anlaşılmazlığı ile sözüm ona heybet telkîn eden felsefî doktrinleri tek celsede fersûde bırakır. O şatafatlı filozofik çıkarımlar sayıklama sözlerden ibarettir.”

Felâtun (Eflâtun yani)’ un şahsında o meş’um kültüre karşı, hayranlık uyandıran bir duruş gibi gelir bana.

Yine Yenişehirli şöyle söyler:

Sel gider kum kalır âhir buna âlem derler / Eyleme âşık-ı üftâdeni ağyâra fedâ

Üftâde : Düşkün (Her iki anlamıyla da düşkün; yani vazgeçilemez tutkunun zebûnu ve himmete muhtaç halde.
Ağyâr : Gayrılar. Yabancılar. Sevdânı tanımayanlar.

Devlet-i âlînin idbâr vaktini yaşamıştır Avni Bey. Her alanda çatırdamaya başlamıştır ihtiyar dev. Okumuşları şaşkınlık ve kompleks içinde, Batı’ya hayranlık beslemeye başlamıştır. Cemil Meriç’in dediği gibi “zafer sabahlarınden bozgun akşamlarına gelindiğinde yorgun dev hafifçe uyuklamıştır ve kurnaz tilki devin kulağına şöyle fısıldamıştır: -Sen bir az gelişmişsin!”

Sel nasıl gelir, en azından tahmin edersiniz. Gürültülü, gösterişli. Sonra da gider. Hem de yıkarak gider. Elde var enkaz. Oysa kum alttan gelir; sessiz gösterişsiz. Gelir ve gitmez, kalır. Üstelik yıkmaz, yıkılanların tamirine yarar hatta. Evin-bağın olur, tarlan olur. Mütevazıdır, bereketlidir; topraktır. Vatandır.

Organizasyonlarda, ailelerde, devletlerde; sel gibi âlâ-yı vâlâ ile gelen, kurtarıcı görülen; hani bu bir insansa beş yıldızlı otellerde konaklatılan, uçaklarla seyahat eden; ideoloji falansa herkese dayatılan, ezberletilen, kabul etmeyenin adamdan bile sayılmadığı heyûlâlardır. İkbâlden idbâra düşülünce bir de bakarsınız gitmişlerdir; hem de yıkarak. Elde var enkaz.

İkbâlde iken de, idbâr vaktinde de iddiasız, sessiz, cefâkâr, vefâkâr hakîkî dostlar vardır bir de. Üftâdedirler. Toprak gibidirler.

Yetmişli yıllarda pek moda olan Hollanda inekleri vardı. Montafon, Holştayn (adlarından pek emin değilim de, öyle bir şeylerdi işte; o günleri yaşayanlar iyi bilirler) gibi adları vardı. Köylü adını bile bilmediği bu iri kıyım ineklerden edinmeye can atardı. İşbu azman Avrupalı inekler, bildiğimiz ineklere göre (ki onlara bizim oralarda kara inek -mahallî telaffuz aynen şöyle: garinek-, Orta Anadolu’nun bazı yörelerinde gödek inek denir) 5-10 kat, hatta daha fazla süt verirlerdi.

Hasan Dayı’nın bir gödek bir de Montafon ineği olur, ikisine çok farklı muamele edilirdi tabiî. Yemyeşil otlar, çeşit çeşit fennî yemler Montafon’a verilir, karşılığında bol bol süt alınır; kuru otlar, saman gödek ineğe verilir azıcık (ama hikmeti bilinmez pek lezzetli) süt alınır. Bir fark da şurada; Montafon azmandır, çok süt verir ama kenarın dilberidir, naziktir, ağır işe koşulmaz; halbuki katırın yapması layık ağır işler kara (gödek) ineği bekler. Yük çeker, çifte koşulur, çamura batmış arabayı, gerekirse dizlerini kanatarak çıkaran garip kara (gödek) inektir. Üstüne üstlük sosyete montafonların başına hiç gelmeyen üvendire ile kazma-kürek sapıyla dayak yemek de gödek ineğe düşer.

Derken Montafon yaşlanır, verimden düşer; artık ekonomik değildir. Alıştığı gibi beslesen verdiği süt ile zararda olacaksınızdır. Kenarın dilberinin br eti kalmıştır para eden. İşbilir bir celep tarafından, sucuk veya pastırma yapılmak üzere sahibinden satın alınır. Satılan bir maldır o kadar. Celep Montafonu kamyonete yükler, Hasan Dayı parayı sayar, kalır.

Ancak, gödek ineğin o vakti geldiğinde, yaşadığı müddetçe hiç iltifat etmeyen Hasan Dayı bir türlü satamaz; içi elvermez. Bugün yarın derken hiç ümit kalmayınca gözleri yaşararak kendi elleriyle keser. Gödek inek ev ahalisinin kanı olur, canı olur.

Yenişehirli Avni Bey’den son bir örnek daha takdîm edeyim:

Ehibbâ şîve-i yağmâda mebhût eyler a’dâyı / Hüdâ göstermesin âsâr-ı izmihlâl bir yerde

Ehibbâ : Ahbaplar
Şîve : Tarz
Mebhût etmek : Hayretten parmak ısırtmak
Âsâr : Eserler
İzmihlâl : Çöküş

[Allah bir çöküş göstermesin. Ahbâbın, yağmalama işinde düşmana bile parmak ısırttığını görürsün. Maâzallah!]

Batan gemiyi önce terk eden fareler gibi, ya da sel gibi gelip de yıkıp giden sahte dostlar gibi değil de; haysiyetiyle sonuna kadar sabreden asil yolcu ya da o gödek inek gibi olmak mürüvvet.

‘Sürdürülebilir’ falan diye açtığım bahis başka bir tarafa gidecekti; başka şeyler söyleyecektim ama olmadı; söz uzanıp buralara geldi. Kısmetse asıl diyeceklerim bir diğer yazının konusu olacak.

Av. Hayati İnanç

Rumeli Hisarüstü'nde otlayan inekler

Rumeli Hisarüstü’nde otlayan inekler, 1960’lar

İngilizler, Ankara Tiftik Keçisini Nasıl Çaldı?

Söylenceye göre, Anadolu’da tiftik üretimi 1220 yıllarında Moğol Ordularının Kayı Boyunu, Süleyman Şah’ı ve halkını Türkmen topraklarından sürüp çıkarması ile başlamıştı.

70 yıl sonra Osmanlı Devleti’ni kuracak olan Osman Bey, tiftik keçisini Anadolu’ya getiren Süleyman Şah’ın torunuydu. Süleyman Şah 1229’da ölünce oğulları Kayseri’den Ankara’ya kadar uzanan bölgede tiftik keçisi sürüleriyle yayılıp yerleşmiş ve bu bölgeyi yurt edinmişlerdi.

3. Emisyon Grubu 50 Türk Lirası Banknotu (Arka Yüz) / Tarih: 1942–1947 / Tasarım / Baskı: Reichs压力 (Almanya) ve İngiltere baskıları mevcuttur.

Ankara ve çevresinde halk tiftikten ipek gibi kumaşlar dokuyordu. Türklerin dokuduğu tiftik kumaşının ünü Ankara’dan tüm dünyaya yayıldı ve tiftik keçisi Avrupa’da Ankara Keçisi (Angora Goat) adıyla anılmaya başladı.

“Öteden beri Ortadoğu’da olduğu kadar Avrupa ve İtalya pazarlarında aranan Türk kumaşları, bezleri ve halıları, (Selçuklu döneminde) kazanmış oldukları ünü (Osmanlı döneminde de) koruyorlardı.

“Başta tiftikten dokunan moher (mucaiarri) ya da sof’larla (bogasi denilen pamuklu dokumalar ve ipekli kadifeler) 15. yüzyılda ‘yeniçeri çuhası’ diye adlandırılan kumaşlar da dış ülkelerde rağbet görüyordu. Bu nedenle kumaş ticaretiyle uğraşan Türkler de artık İtalyan şehirlerine yerleşecek derecede alım satım işlerini genişletmişlerdi,” diyor Şerafettin Turan.

Tıpkı ipek kumaş gibi, Osmanlı ekonomisinin bel kemiği ve en çok gelir getiren dışsatım ürünüydü tiftik kumaşı. 1554’te bir çift Ankara keçisi bir “hanedan hediyesi” olarak Kutsal Roma İmparatorluğu’na gönderilmişti. Başta İngiltere ve Hollanda olmak üzere Avrupa’ya ve Arap ülkelerine satılan Osmanlı tiftik kumaşına Avrupa’da öyle büyük bir talep vardı ki, gün geldi Anadolu tiftik kumaşı üretimi, Avrupa’nın kumaş talebini karşılayamaz hale geldi.

Avrupa; “Bize işlenmiş tiftik kumaşı satmak yerine işlenmemiş ham tiftik yünü verin, biz kendimiz dokuyalım ya da bize damızlık Ankara Keçileri satın” diyordu.

Osmanlı’nın dünyadaki Ankara tiftik keçisi ve tiftik kumaşı tekelini kırmaya yönelik bu çabalar karşısında Sultanlar, işlenmemiş ham tiftik dışsatımına yasak koymuşlardı: Avrupa’ya yalnızca işlenmiş tiftik ürünleri, tiftik kumaşları satılacak; damızlık Ankara keçisi ve ham tiftik yünü kesinlikle yabancılara satılmayacaktı.

Kalitesiyle rekabet edemediği Osmanlı tiftik kumaşı, Avrupalı kumaş üreticilerinin en büyük sorunu olmuş, Avrupalılar Osmanlı topraklarından damızlık Ankara Keçisi kaçırma girişimlerine başlamışlardı.

Evliya Çelebi 1640’larda Ankara için; “Burası tiftik kumaşı (sof) yeridir… Bu kumaş da Ankara’ya özgüdür. Yeryüzünde başka bir yerde üretme olanağı yoktur. Kadın ve erkek herkesin işi tiftik kumaşı dokumaktır. Fransızlar bu Ankara keçilerinden Fransa’ya götürüp yumuşak iplik eğirip tiftik kumaşı dokumak isterler de dokudukları şey sof olmaz. Hatta Ankara’dan eğrilmiş ipliği alıp Fransa’ya götürerek tiftik kumaşı yapalım dediler fakat yine olmadı” der.

O tarihlerde başta Ankara olmak üzere; Zir, Çankırı, Beypazarı, Nallıhan ve Kalecik’te 1355 tiftik tezgahının bulunduğu ve her yıl 20.000 top kumaşın yurt dışına satıldığını bildiriyordu Tournfort.

Avrupa dokumacılıkta kol gücünden makine gücüne geçmeyi yeni yeni deniyor, ama dokumacılar kendilerini işsiz bırakacak bu makinelere karşı ayaklanıp kullanılmasını yasaklatıyorlardı. Osmanlı’da ise böyle dokumacıları işsiz bırakmakla tehdit eden dokuma makinesi icad etme girişimleri görülmüyordu.

1771’de Güneybatı Almanya’da Pfalz bölgesinde bir Ankara keçisi çiftliği kurma girişimi keçilerin iklime uyumsuzluğu nedeniyle başarısız olurken, 1740’ta Ankara keçisinin İsveç’e götürülme girişimi önlenmiş ve 1778’de Venedikliler Ankara keçisi besiciliğinde (yine iklim uyumsuzluğu nedeniyle) düş kırıklığına uğramışlardı.

Osmanlı dünyanın en pahalı tiftik kumaşı tekelini kıskançlıkla koruyor, yabancıya işlenmemiş, hammadde ve damızlık keçi satmamakta direniyordu. İngilizler Osmanlı tiftik tekelini kırmak için gizlice kaçırmayı planladıkları damızlık Ankara keçilerinin dünyada uyum sağlayabileceği iklimi araştırmış ve bu keçilerin Ankara’dan başka Güney Afrika’da yaşayabileceklerini saptamışlardı.

1830’larda içinde 12 teke (erkek keçi) ve 1 anaç (dişi keçi) de bulunan bir kafile başka bir kıtaya, Afrika’ya varmak için açık denizlere yelken açmış, ancak bu 12 tekenin yolculuktan önce Osmanlılar tarafından kısırlaştırılmış olduklarının farkına varılamamıştı. Osmanlı çok kötü alay etmişti İngiliz damızlık avcılarıyla.

Ancak James Watt’ın 1765’te İngiltere’de icad ettiği buhar makinesinin 1785’te Edmond Cartwright ve 1790’da Richard Arkwright tarafından buharlı dokuma tezgahına dönüştürülmesinden sonra İngiltere’de ip eğirme ve kumaş üretiminde kol gücünün yerini buharlı makinelerin almaya başlaması, İngiliz malı ucuz fabrika işi kumaşların gümrük duvarlarına yığılarak yerli kumaş üretimini tehdit etmesi sorunuyla karşı karşıya bırakmıştı Osmanlı’yı.

İngilizler, sömürgeleri olan Hindistan’da Hintli dokumacıların ellerini, parmaklarını keserek el işi ip eğirme ve kumaş üretimine son vermiş, Hindistan’ın yerli dokumacılığını kanla, şiddetle yok etmiş ve İngiliz malı fabrika işi kumaşlarına Asya’da pazar açmışlardı böylece…

“BULUNMAZ HİNT KUMAŞI” VE İNGİLİZ EMPERYALİZMİNİN VAHŞETİ

“Bulunmaz Hint Kumaşı” deyimi dilimizde paha biçilmez değerde olup bulunması çok güç olan varlıkları anlatmakta kullanılır, “Kendini bulunmaz hint kumaşı sanıyor” demek, kendisini Hint kumaşı kertesinde değerli görüyor demektir. Bunca değerli Hint kumaşının “bulunmaz” olması 1700’lerde gerçekleşmiştir.

Friedrich Engels, “İngiltere’de İşçi Sınıfının Durumu” adlı kitabının ‘İngilizce Baskıya Önsöz’ bölümünde; “Hindistan’daki milyonlarca elle çalışan dokuma tezgahı; İngiltere’de Lancahire’da enerjiyle çalışan dokuma tezgahları tarafından sonunda çökertildi” der.

Engels’e göre İngiliz kumaşı makineyle üretildiği için ucuzdur, Hindistan kumaşı ise elle üretildiği için pahalıdır; eh, herkes ucuz olan İngiliz fabrika kumaşını almaya yönelince, pahalı olan Hindistan el dokuması kumaşlar müşteri bulamamış ve böylece Hint kumaşı üretimi de yok olmuştur.

Gelgelelim Engels’in bu saptamaları gerçeğe uymamaktadır. Hindistan’da dokumacılık, hiç de öyle Engels’in anlattığı gibi İngiliz fabrika kumaşının ucuzluğu nedeniyle kendiliğinden batmamıştır.

Hindistan’ı sömürgeleştiren İngilizler, orada bulunan yerli el dokumacılığını yok etmedikleri sürece İngiliz fabrika kumaşlarına Pazar açamayacaklarını anlayınca, Hindistan’daki yerli kumaş üretimini yok etmek üzere Hindistanlı dokumacıların başparmaklarını keserek onları Hint kumaşı üretemez duruma düşürmüş ve böylelikle hem dünya pazarlarında Hindistan kumaşını yok edip, İngiliz kumaşının egemenliğini sağlamaya yönelmiş, hem de Hindistan’ı İngiliz kumaşlarının tüketicisi, müşterisi durumuna düşürmüştür.

Hint dokumacılığını yok eden, Engels’in dediği gibi İngiliz fabrika kumaşının ucuzluğu değil, İngiliz emperyalizminin vahşetidir.

‘Hıristiyan Sömürgecilik Düzeni’ konusunda uzman W. Howitt: “Hıristiyan denilen bu soyun, dünyanın dört bir yanında boyundurukları altına alabildikleri halklara karşı gösterdikleri vahşet ve zulmün bir benzerine, hiçbir çağda, ne kadar yabanıl, ne kadar kaba ve ne kadar merhametsiz ve utanmaz olursa olsun, başka hiçbir soyda rastlanmaz,” derken bu ve gibi durumları vurgulamaktaydı.

İngiliz emperyalistlerin 1760’lı yıllarda gerçekleştirdikleri, dünya döndükçe unutulmayacak olan Hintli dokumacıları üremez duruma getirmek için başparmaklarını kesme vahşeti, Komünist Karl Marx tarafından “ilerici bir devrim” (!) olarak alkışlanmış ve Marx 10 Haziran 1853’te yazıp 25 Haziran 1853 günlü New-York Daily Tribune gazetesinin 3804. sayısında yayınlattığı köşe yazısında, bu konuda İngiliz emperyalizminin vahşetine alkış tutarak şöyle demiştir:

“İngiltere’nin Hindistan’da yerine getirmesi gereken ikili bir görevi vardır; biri yıkıcı, öteki yenileyici… İngilizler, yerli toplulukları parçalayarak, yerli sanayinin kökünü kazıyarak ve yerli toplumda büyük ve yüce olan ne varsa yerle bir ederek bu uygarlığı yıktılar.” (…)

“Sorun, İngilizlerin Hindistan’ı fethetmeye hakları olup olmadığı değil, daha önce Türkler, Persler, Ruslar tarafından fethedilmiş Hindistan’ı, İngilizler tarafından fethedilmiş Hindistan’a yeğleyip yeğlemeyeceğimizdir.” (…)

“Bu, İngiliz sömürge yönetiminin ayırıcı özelliği değil, yalnızca Hollanda’nınkinin bir taklididir…” (…)

“İngiltere, henüz herhangi bir onarım belirtisi göstermeksizin, Hindistan toplumunun tüm çerçevesini parçalamıştır. Yenisini kazanmaksızın kendi eski dünyasının böylece yitip gitmiş olması, Hindu’nun mevcut sefaletine özel türden bir kasvet getirmekte ve İngiltere tarafından yönetilmekte olan Hindistan’ı bütün eski geleneklerinden ve tüm geçmiş tarihinden ayırmaktadır.” (…)

“Hintli eğirici ve dokumacının her ikisini birden yok eden İngiliz müdahalesi, bu küçük yarı-barbar, yarı-uygar toplulukların iktisadi temellerini dağıtmış ve böylece Asya’da o zamana dek görülmüş en büyük ve doğruyu söylemek gerekirse biricik toplumsal devrimi yaratmıştır.” (…)

“Suçu ne olursa olsun bu devrimi getirmekle İngiltere, tarihin bilinçsiz (bilincinde olmaksızın devrimci bir işlev gören) aleti olmuştur. Öyleyse, eski bir dünyanın çöküşünün yarattığı korkunç manzara bize ne denli acı gelirse gelsin, tarih açısından Goethe ile birlikte şöyle haykırmaya hakkımız vardır: “Daha büyük haz veriyor diye, bu acı bizi yiyip bitirmeli midir? Timur yönetimi altında değil midir ki, ruhlar ölçüsüzce telef edilmiştir?” (…)

1849’da İngiltere’ye yerleşen ve ölene dek İngiltere’de yaşayan komünist önder Karl Marx’ın 1853’te İngiliz gazetelerinde yayınlanmış ve İngiliz kapitalist-emperyalizminin vahşetlerini, “uygarlaştırıcı, ilerici, devrimci işlev görüyor” gerekçesiyle onayladığı bu köşe yazısı, günümüzde Amerika’nın Irak işgaline alkış tuttuğu için, köşe yazarlarının aslında “dönmüş” olmayıp belki de Marx’ın izinden gittiklerini göstermesi bakımından ilginç olduğu gibi, vahşet uygulamasının şu ya da bu amaçla sosyalizm adına hoş görülebiliyor olduğunu göstermesi bakımından da anlamlıdır.

Marx’ın ilericilik ve komünizm adına onayladığı bu vahşeti, gerici ve kapitalist olduğu halde onaylamayan William Bolts (Hollandalı 1740-1808), Hindistanlı dokuma işçilerinin salt el tezgahlarında yerli kumaş üretemesinler de fabrika işi İngiliz kumaşlarında Pazar açılsın diye parmaklarının kesilmesine isyan ederek, bu vahşeti yapan İngiliz Doğu Hindistan Şirketi’nden ayrılmıştır.

Hindistan’da Doğu Hindistan Şirketi’nin yönetim kurulu üyeliğini yapan William Bolts, Hintli dokumacılara uygulanan vahşete dayanamayıp şirketten ayrıldıktan sonra, İngilizlerin Hindistan’da yerli dokumacılığı öldürmek için yaptıkları her şeyi ilk basımı 1772’de Londra’da yayınlanan “Considerations on İndia Affairs” adlı kitabında belgeleriyle anlatmıştır.

“İngiliz Emperyalistlerinin fabrika ürünü kumaşları ucuz olduğu için pahalı el üretimi Hint kumaşının yerini almıştır,” diyen Marksizmin ikinci önderi Engels, kendisi dokuma fabrikatörü bir İngiliz emperyalist kapitalisti olduğu için İngilizlerin Hindistan’da yerli kumaş üretimi üreticilerin başparmaklarını keserek yok ettikleri gerçeğini yok saymıştır.

Ne denli William Bolts’un parmak kesme vahşetini anlattığı kitabı 1772, 1773, 1775 yıllarında yayınlandıktan sonra İngiltere Milli Kütüphanesi Britsh Library’de bir tane bile bulunmayacak biçimde ortadan kaldırıldıysa da, Marx ve Engels’in yaşadıkları yıllarda, 1832’de Londra’da yayınlanan bir başka kitap, Simon Ansley Ferrall’ın “Amerika Birleşik Devletleri’nde 6000 Millik Gezi” (A Ramble of Six thousand Miles Through the United States of Amerika) adlı kitabı Bolts’un yok edilen O kitabından alıntılar aktarıyor ve İngilizlerin Hindistan’da yerli halka uyguladığı vahşeti, Amerika’da beyazların gerçekleştirdiği karaderili ve Kızılderili soykıyımlarıyla ve köle ticaretiyle karşılaştırarak ödeştiriyordu.

Amerikalıların İngilizleri Bolts’un 1772’de yayınlanan kitabına dayanarak Hindistan’da soykırımcılık ile suçlamalarına karşılık, İngilizler de Ferrall’ın kitabıyla Amerikalıları Kızılderili soykırımcılığıyla suçlayarak kendi suçlarının üzerini örtmeye çalışıyordu.

Komünizmin iki önderi Marx ve Engels’in, bir yandan İngiliz emperyalizminin Hindistan’daki vahşetini ilericilik adına kutsarken, öte yandan Amerikalıların yerli İroquois Kızılderililere ve karaderililere yönelik soykırımını uygarlık adına lanetlemerindeki tutarsızlık; ilginç bir durumdur.

Kapitalist emperyalizmin kendi fabrika ürünlerini el dokumasının yerine koymak için dokumacılarının düğüm atmasını önlemek üzere başparmaklarını kesmeye dek varan vahşeti, eğer Osmanlı İngilizlere gümrük duvarını indirip pazarı sonuna dek açmamış olsaydı, belki Osmanlı’da da gerçekleşecekti.

OSMANLI DOKUMACILIĞININ SONU

1800’lerin başında yerli iplik ve kumaş üretimi tıpkı Hindistan’da olduğu gibi vahşi İngilizlerin fabrika ürünleri tarafından tehdit edilirken, bir de 1789 Fransız Devrimi’nden kaynaklanan etnik ayrılıkçı akımlarla başı derde giriyordu Osmanlı’nın.

1821’de Yunanlıların Mora’da çıkardıkları ayrılıkçı ayaklanmaya koşut olarak Girit’te de yeni bir ayaklanma başlamış, bu ayaklanmalar 1825 yılında bastırılmış; 1827’de Rus-İngiliz ve Fransız donanmaları, Yunanistan’a bağımsızlık verilmesi istemiyle, savaş bile ilan etmeden, ani bir baskınla, Navarin’de Türk donanmasına saldırıp 57 Türk gemisini batırarak 8000 askerimizi şehit etmişler.

Ardından 8 Mayıs 1828’de Rusya, Osmanlılara savaş ilan etmiş, savaş sonunda 1830 yılında imzalanan Londra Protokolü ile İngiltere, Rusya ve Fransa’nın koruması altında bağımsız Yunanistan kurulmuş ve ardından Osmanlı’ya sadık olan Mısır Valisi Mehmet Ali Paşa de çeşitli uyuşmazlıklar nedeniyle Fransızlarla işbirliği yaparak ordusuyla Osmanlı’nın üzerine yürümüş, tüm Mısır, Suriye, Irak ve Anadolu topraklarını ele geçirmiş; İzmit’e dek dayanmıştı.

Osmanlı İmparatorluğu dış kışkırtmalarla örgütlenen iç ayaklanmalarla sarsılmış, yıkılma noktasına gelmişken, 1835’lerde Ankara’ya gelen İngiliz gezgin Hamilton burada tiftik kumaşı üreten 1000’den çok tezgahın bulunduğunu yazıyordu.

Osmanlı’nın ayrılıkçı iç ayaklanmalarla ve Mehmet Ali Paşa İsyanıyla bunaldığı 1837’de, 18 yaşında tahta çıkan İngiltere Kraliçesi Victoria, Fransızlarla işbirliği yapıp İngiliz mallarının Mısır ve Suriye’da satılmasını yasaklayan Mehmet Ali Paşa’ya karşı Osmanlı Padişahı II. Mahmud’la 1838 Balta Limanı Antlaşması imzalayarak, Osmanlı tahtının Mehmet Ali Paşa eline geçmesini önlemek karşılığında, İngiliz mallarına uygulanan gümrüğü kaldırtmış ve böylece bir yandan Osmanlı pazarını ucuz İngiliz fabrika kumaşlarıyla doldurarak Türk yerli dokuma sanayisini yok etmeye yönelirken, bir yandan da ham tiftik ve damızlık tiftik keçisinin yabancılara satışını önleyen yasakları delmişti.

Osmanlı’nın sanayisini, ticaretini, dirliğini, düzenliğini bir daha hiç düzelmeycek denli baltalayan 1838 Balta Limanı Antlaşmasından sonra, İngiliz Albay Handerson Ankara’dan seçtiği damızlık tiftik keçilerini Güney Afrika’da özel olarak kurulan İngiliz çiftliklerine götürmüş, çoğaltmış ve böylelikle 1856’ya gelindiğinde İngiltere, Osmanlı’nın 1838’e dek kıskançlıkla koruduğu tiftik kumaşı tekeline son vermişti.

İşte 2001’de yeniden basımını gerçekleştirdiğim Sadri Ertem’in “Çıkrıklar Durunca” adlı romanı, Ankara, Bolu, Adapazarı çevresinde Ankara tiftik keçisi besiciliği ve tiftik dokumacılığıyla geçimlerini sürdüren Türkmenlerin, padişah fermanıyla İngilizlere damızlık tiftik keçisi verilmesine karşı canlarını ortaya koyarak ayaklanmalarını anlatıyordu.

Kendisini Padişah’a Müslüman olmaya çok yakın ve zabitlere karşı çıkıp damızlık tiftik keçisi vermemek için silaha sarılırlar. Haber duyulur ve damızlık keçileri İngilizlere vermemek için silahlanan Türkmenlerin sayısı onbinlere varır. Osmanlı İngiliz’e damızlık vermeyen Türkmenlerin üzerine ordu gönderir. Üç yıl süren direniş kanla bastırılır ve İngiliz’e istediği damızlık Ankara keçileri verilir.

İngiliz, isyancıların dinmeyen öfkesinden korunmak için tiftik keçilerini siyaha boyayarak kaçırır o topraklardan, limana ulaşıp Güney Afrika’ya doğru da yola çıkar.

ANKARA KEÇİSİNE İNGİLİZ DAMGASI

Böylece 1550’lerde Osman Bey’in dedesi Süleyman Şah’ın Türkistan’dan Anadolu’ya getirdiği tiftik keçileriyle, Osmanlı-Türk Tiftik Kumaş tekeli üzerinde yükselen Osmanlı İmparatorluğu 1838’de bu tekeli İngilizlere kaptırıp elinden kaçırmakla, kendi sonunu da belirlemiş oluyor ve Ankara Keçisi’ne İngiliz damgası vuruluyordu: British Angora Goat Society.

Ankara keçisinin bin yıllık öyküsü gösteriyor ki; Osmanlı, savaş alanlarında askeri ve siyasi yenilgilere uğramadan önce, bilimsel, teknolojik alanda geri kalarak ekonomik-siyasi çöküntüye ve askeri yenilgilere uğratılmış, üretimde buhar gücünden yararlanamayan Osmanlı sanayisi, ucuz yabancı fabrika ürünlerinin karşısına, el yapımı yerli pahalı ürünlerle dikilemediği içindir ki, yerli çıkrıklar durmuş ve 600 yıl Batı’ya ekonomik olarak da üstün olan Osmanlı çökmüştü.

İlk yayınlanışının üzerinden 70 yıl geçtikten sonra yeni basımını yaptığım “Çıkrıklar Durunca”ya yazdığı sunumda, Atilla İlhan da bu gerçeği belirterek şöyle diyordu:

“Batı’nın Deli Gömleği’nden aktardığım, hayli eski bir söyleşime, şöyle bir göz atar mıydınız? Tesadüf, “Çıkrıklar Durunca”nın üzerinde geliştiği fabrika malı satanlarla dokumacılar arasındaki mücadeleyi irdelemiştim:

“Hüseyin Avni Bey yazıyor. (…) 1800 ve 1820 yıllarında İstanbul’da kumaş esnafının 2.750 ve Kemahçı (havız kadife) esnafının da 350 tezgahı vardı. Bütün bu tezgahlarda 5 binden fazla insan çalışıyordu. 1868 yılında yerli sanayin ıslahı için hazırlanan bir inceleme raporunda, bu kumaş tezgahlarından ancak 25 (evet, yanlış okumadınız beyler hanımlar) tane kaldığı esefle kaydedilmektedir. Bu raporun yazıldığı devrede, Avrupa sanayinin dokuma eşyası bol bol ve ucuza gümrük kapılarından giriyor ve yerli imalathaneleri tazyik ediyordu. Zamanla imalathaneler kapanıyor, bunların yerine Avrupa malı satan mağazalar açılıyordu…” (bkz: Yarı Müstemleke Oluş Tarihi) “…gerçekte, o dönemde, bu anlamda ASRİLİK, düpedüz İHANET idi….”

İşte “Çıkrıklar Durunca”…daha 1930’lu yıllarda bu yakıcı gerçeği kavramış, sayfalarına dökmüştü. (…) “Çıkrıklar Durunca”nın yeni basımı için yetmiş yıl beklemiş olmamız, ayrı ve havsalarının alamayacağı bir utanç değil mi? (Atilla İlhan, 24 Ocak 2000, Maçka-İstanbul)

Meşrutiyet’in ilanından sonra Anadolu’yu dolaşarak her gittiği yerde gördüklerini gazetesine ileten ‘Anadolu’da Tanin’ gazetesi yazarı Ahmet Şerif, 28 Kasım 1909’da şunları yazıyordu Ankara’dan:

“Tiftik ticaretinin Ankara vilayetinin hayatı demek olduğu bilinen bir şeydir. Bu sırada hükümet tarafından her nasılsa elli tiftik keçisi ve yavrularının Avusturya’ya götürülmesine izin verilmesi haberinin yayılması halka kötü bir etki yapmıştır. Diyorlar ki: ‘Evvelce İngiltere bu keçileri Ümit Burnu’na götürdü, gerçi bunlar cinsiyetlerini kaybettilerse de her halde bugün tiftik fiatının düşmesine sebep oldular. Bu meydanda iken yine Avursturya’ya götürülmesine izin verilmesi pek garip oluyor.’ Halk haklıdır. Fakat hükümeti bunu kabule sevkeden sebepler bilinmiyor ki: Ben yalnız bunu işaret etmekle yetinebileceğim.”

Osmanlı Tarihi’ni çocuklarımıza Amerikalıların, Batılı emperyalistlerin istediği gibi meydan muharebeleri tarihi olarak değil de Atatürk döneminde yapıldığı gibi gerçek yönüyle öğretmeye başladığımız an, kölelik zincirini kırmak, Yeni Osmanlı Tuzağından kurtulmak için en önemli adımlardan birini atmış olacağız.

Çocuklarımız Osmanlı’nın yükseliş dönemindeki bilimsel, siyasi, ekonomik başarılarını bilmeli, yerli üretimi koruyup geliştirmenin önemini kavramalı, “Gavura damızlık vermenin uğursuzluk getireceği” beyinlere kazınmalı.

Osmanlı’nın çöküş nedenlerini, askeri yenilgiler dışında tüm çıplaklığıyla görmelidir ki Türkiye Cumhuriyeti’ni çöküşten koruyabilsinler.

Cengiz Özakıncı, Yeni Osmanlı Tuzağı: Türkiye’nin Siyasi İntiharı

Chèvre d’Angora (Ankara Keçisi) Gravürü
Sanatçı/Eser: Joseph Pitton de Tournefort, Relation d’un voyage du Levant
Tarih: 1718
Ankara keçisinin ve dünya çapında ün kazanan tiftik (mohair) lifinin Avrupa literatüründeki en erken ve en bilinen çizimlerinden biridir.

Erkekleşme

İntiharlar tekrar çoğaldı. İhtiyarları açlık, gençleri aşk ölüme sevkediyor. Gençler içinde kendini öldürenlerin büyük çoğunluğunu erkekler teşkil ediyor.

Şu halde: Erkeği, seve seve, ölüme yollayacak derecede cinsî bir üstünlük ve kudrete sahip olan kadının erkeğe, yani kendi esirine, eşit olmak ve benzemek için dişini tırnağına takarak yaptığı gayretlerin sebebi delilikten başka ne olabilir?

Altın gözlerin tılsımını ve mercan dudakların ateşini bir kâğıt çantasına, bir mürekkepli kaleme ve bir muşambalı pardösüye değişen modern kadınla beş on dakika, biraz yakından konuş- mak, erkekleşme merakının kendisine ne pahalıya oturduğunu anlamağa kâfidir: İş kadını –erken yazıhanesine gitmeğe ve geç evine dönmeğe mecbur olduğu için, yıkanmağa ve temizlenmeğe hiç vakti olmayan kirli iş adamı gibi– acı acı ter, kepek, yağ ve toprak kokuyor. Lavanta ve pudra, deriden ve saçtan dağılan o karışık kokuyu daha iğrenç yapmaktan başka bir şeye yaramıyor.

Binlerce asırlık erkek medeniyetini anlamak ve benimsemek için işe pek geç koyulan kadın, şimdi müthiş bir hızla çalışmağa mahkûmdur. Er geç, zihin yorgunluğu, dünya yüzünü, saçı vaktinden evvel dökülmüş, cascavlak fikir kadını başları ile de dolduracaktır.

İşte o gün fecî intiharın, dünya yüzünden tamamen kalkacağı gündür.

Ahmet Hâşim, Bize Göre

Afife Jale'nin Cenazesi
Afife Jale’nin Son Yolculuğu
Tarih: 24 Temmuz 1941
Yer: Kazlıçeşme Mezarlığı (Yoksullar/Kimsesizler Bölümü), İstanbul

Hemen Her Sabah

Hemen her sabah gazeteyi açınca okuduğumuz klişe havadislerden biri: “Filan mahallede filanın kızı, şu yaşta filan hanım, sevdiği gençle, şu veya bu sebepten dolayı evlenemediği için eline geçirdiği bir şişe tentürdiyotu içmiş veyahut kendini civar bir bostanın kuyusuna atmış, zamanında yetiştirilemediği için…”

Aşkın zedelediği bin türlü talihsizler içinde en ziyade bu hiçe giden kurbanlara acımalı. Zira bu zavallılar bilmiyorlar ki birbiriyle evlenmemesi lâzım gelenler varsa onlar da yalnız sevişenlerdir.

Üstadım Gourmont’un dediği gibi aşk ile izdivacı karıştırmamalı. Aşk yabanî bir hayvandır. Kanunlar haricinde, isyan ve ihtilâl dağlarında yaşar. Ancak gece, karanlıklar basınca, gizli yollardan şehre girer ve bahçelerin tarhını, ağaçlı caddelerin kanepelerini alt üst eder. İbadethanelerde her gün tel’in edilen aşktır. Hükûmetler, polis ve jandarmayı ona karşı silahlandırır. Halbuki izdivaç, bir şehir müessesesi, bir emniyet  tertibatıdır.  At canbazhanelerinde musiki çalan ve fokstrot oynayan, dişi sökülmüş, tırnakları eğelenmiş, zararsız arslan, orman canavarına nazaran ne ise aşka kıyasen de izdivaç odur.

Aşk muvakkat, izdivaç ise daimîdir. İzdivacı aşkın devamı zannetmiş nice safdil çiftler, üç ay geçmeden dudaklarda ateşin söndüğünü görmüşler ve bir akşam, kendilerini karşı karşıya esner bulmaktan hayret etmişlerdir. Aşk değişmeyince ölür.

En eski edebiyattan en yenisine kadar, her dilde, şiirin mevzuu zevce değil, maşukadır, hayaller ve istiareler hep sevgilinin süzgün gözleri ve karanlık kirpikleri etrafında pervaneler gibi uçuşur. Kahramanı zevce ve mevzuu izdivaç olan hikâyeden daha tatsız ne olabilir?

Ahmet Hâşim, Bize Göre

“Aşkını gizleyip, iffetini muhafaza ederek ölen şehiddir.“ (bk. Kenzu’l-Ummal, h. No: 6999-7000; Hakim, Hatib)

Raffaello Sorbi'nin Dante'nin Beatrice ile ilk karşılaşması.
Raffaello Sorbi, Dante ve Beatrice’nin Karşılaşması (L’incontro di Dante e Beatrice), yak. 1897.

Rahmet Peygamberinin Latifeleri

İslâm, ölçülü olmak şartıyla mizah ve şakalaşmaya kucak açar. İslâmî ölçüleri korumak kaydıyla yer verilen şaka ve mizah hem dinlendirici olur, hem de insanlar arasında muhabbet ve sevginin artmasına vesile olur. Şakaya yer vermemek ciddiyet olarak kabul edilse de, her şeyin fazlası ifrattır ve hoş karşılanmaz. Yani somurtkanlar fazla sevilmez. Kur’an’da birkaç ayette geçen, meyve anlamındaki fakihe kökünden gelen fukâhe kelimesi, şaka yapmak, eğlenmek, dostluk oluşturan sohbet, konuşma demektir. Yâsin Sûresinin 55. âyetinde cennetliklerin, yaptıkları işten memnun olarak birbiriyle konuşup şakalaştıkları imrendirici bir üslûpla anlatılır. Bu ayetlerden, dostluğu pekiştirecek, ruhu ferahlatacak tarzda uygun olarak yapılan eğlence ve şakanın tasvip edildiği anlaşılır. Şakanın Arapçası fükâhe ve mizahtır. Dikkatleri toplamak, çevredekilerin usanmamalarını sağlamak ve sevgiyi perçinlemek için, sınırları belli ve dozu ayarlı şaka ve mizahın önemi inkâr edilemez. İslâm’ın önem verdiği hususlardan olan Müslümanlar arası kardeşlik, sevgi, insanlara tebliğ, dâvet ve, kalpleri ısındırma, muhabbet, hoşgörü, müsâmaha ve af gibi özelliklerin pekişmesi açısından ve bunlara hizmet edici olan şaka ve tebessümün/güler yüzün önemi büyüktür.

Günümüzde bunlar, Müslüman açısından önemli ibadetler ve unut(tur)ulan sünnetlerdir. Hemen her konuda olduğu gibi bu konuda da ifrat ve tefrit arasında sıkışan insanımız güzel dengeyi aramakta. Az sayıda da olsa; işi gücü gırgır olan, çirkin kahkahalar atabilen, sulu, cıvık, onur kırıcı, yalandan kaçmayan ve latif olmayan şakalarıyla veya dışımızdakileri taklit ve basit adaptasyon şeklinde komedyenliğiyle meşhur kimseler yanında; çoğu insanımızın suratı asık, hastalıklı bir ruh halinin yüze ve söze aksini andıran kişiliği… Eleştiri ve şikâyet dolu sözler, karamsar, itici, sıkıcı tavırlar, resmî ilişkiler, beylik konuşmalar, samimiyetten uzak her şeyi ile yapay ve sanal davranışlar… Yani, dengesizlik denizinde, huzursuzluk dalgaları arasında “imdat!” diyen halimiz ve cankurtaran simidi olarak bizi bekleyen Resül’ün sünneti…

Hadis kitaplarımızın hepsinde (Kitab veya bab, yani müstakil bir bölüm veya alt başlık şeklinde) şaka ve mizaha yer verilir. Çünkü Resûlullah’ın hayatında şakaya sıkça rastlanır. Enes (r.a.): “Resûlullah, çocuklarla şakalaşmada insanların en önde olanıydı” der. Kadın, erkek, çocuk, ihtiyar, kendisiyle temasta olanlara yaptığı şakalardan pek çok örneğe hadis kitaplarında rastlarız. Önderimiz, tüm şemail kitaplarının nakline göre devamlı mütebessim idi. Tebessümle sırıtma ve kahkaha çok farklı şeylerdir. O’nun suratı asık değildi; onca zulüm, onca işkence, onca açlık, Yahudilerin hainlikleri, münafıkların nifakları, dağların taşıyamayacağı onca yüke rağmen, tebessümü yüzünden hiç eksik olmazdı. Bitkiler içinde Resûlullah’ı gül simgeler. Ve dilimizde “gül” sadece bitki adı değil; aynı zamanda bir eylemin emridir. Ne güzel tevafuk değil mi, o hep mütebessim Resûl için. Gülden önce dikeni gören asık suratlı, karamsar ve şikâyetçi insanımız, Resûl aynasında kendine çeki düzen vermeye belki buradan başlamalı. Anamızı ağlatmaya çalışanlara inat, düşmana “gülle” atmadan önce dosta “gülle” ve güler yüzle yaklaşabilmeliyiz.

Hz. Peygamber (s.a.s.) ve ashabının arkadaşlarıyla şakalaştıkları çokça görülmüştür. Ashâb, Resûlullah’a; “Yâ Resûlallah, Sen bizimle şaka yapıyorsun!” demişlerdi. Resûlullah (s.a.s.): “Ben (şaka bile olsa) sadece doğruyu konuşurum; haktan başka bir şey söylemem.” (Tirmizî, Birr 57, hadis no: 1991) buyurdu. O, çok şen, neşeli ve latif bir insandı. Ciddi ve zor bir işle görevli olmasına rağmen, alışılmış liderlerin aksine; arkadaşlığı ne sıkıcı, ne kasvetli, ne de monotondu. Bilakis tatlı, sevinçli ve neşe doluydu. Ashabının, aralarında yaptıkları şakalara uzun süre güldüğü olur, kendisi de onlarla şakalaşırdı. Abdullah bin Hâris (r.a.), Resûlullah (s.a.s.)’tan daha hoş ve tebessüm dolu kimse görmediğini söylemiştir. Câbir bin Semûre’nin anlattığına göre, Resûlullah, kendisini Müslüman olduğu andan itibaren daima iyi ve hoş bir şekilde karşılamıştı, hatta Onun tebessüm etmediğini hiç görmediğini söylemiştir. O’nun en yakınında bulunan, çocukluğundan itibaren Efendimiz’e hizmet eden Enes (r.a.): “Resûlullah, hanımlarıyla beraber olduğu zaman insanların en hoşu ve en şakacısıydı” demiştir. Âişe validemizin anlattığına göre, onunla Peygamberimiz koşarak yarıştı ve birinde Âişe annemiz geçmişti, diğerinde Peygamberimiz. Kocanın eşi ile şakalaşması ve oynaşması, aralarındaki sevgiyi arttıracağı için O’nun diliyle tasvip, hatta teşvik edilmiştir (Ebû Dâvud, Edeb 84, 85, 149; İbn Mâce, Cihad 40; Ahmed bin Hanbel, II/352, 364, III/67, V/32).

Aişe Annemiz anlatır: “Yaşımın genç olduğu zamanlarımda idi. Bir seferde Rasulullah’la beraberdim. Bir ara arkadaşlarına, “Siz ilerleyin bakalım” dedi. Sonra da bana, “Hadi gel yarışalım” buyurdu. Koştuk, yarışı ben kazandım. Aradan yıllar geçti. Kilo almıştım. Yine bir yolculukta, arkadaşlarına, “Siz ilerleyin” dedi. Bana da “Hadi yarışalım” buyurdu. Öncekini unutmuştum. Bu halimle ben nasıl koşarım, dedim. “Olmaz, yarışacağız” dedi. Koştuk ve o beni geçti. “Ee, öncekinin rövanşı!” buyurdular.

Yine bir gün Âişe validemizle Hz. Sevde annemiz Peygamberimizle birlikte hane-i saadetlerinde yemekte bulamaç aşını yerken Sevde (r.a.): “Bu yemeği sevmiyorum” dedi. Âişe (r.a.): “Yemezsen yemeği yüzüne sürerim” diyerek Hz. Sevde’nin yüzüne, sonra da Hz. Sevde, Hz. Âişe’nin yüzüne birer parmak bulamaç sürerek şakalaşmışlar, Hz. Peygamber de bunları devamlı bir gülümsemeyle izlemişti. Resûlullah çokça tebessüm etmeyi ve nezaketle şaka yapmayı severdi. Ebû Hureyre (r.a.)’nin rivayetine göre Peygamberimiz, şakalaşmak derecesine varan samimi söz ve davranışlarla ashabının içine, onlardan biri gibi karışırdı. Latif latifeler yapar, şakalarında yanlış ve yalan söz bulunmazdı.

Bir gün torunları Hasan ve Hüseyin’e bir binek gibi sırtına çıkmalarını söylemişti. Bu manzarayı gören sahabi, Hasan ve Hüseyin’e, “Oh! Ne güzel de bineğiniz var!” deyince, Allah Rasulü, “Ama onlar da ne süvariler!” dedi.

Enes (r.a.) anlatıyor: “Bir adam Peygamber (s.a.s.)’e gelerek: “Ey Allah’ın Resûlü! Beni bir deveye bindir!” dedi. Resûlullah da: “Ben seni devenin yavrusuna bindireceğim!” buyurdu. Adam: “Ya Resûlallah, ben deve yavrusunu ne yapayım (ona binilmez ki)!” deyince Hz. Peygamber: “Acaba deveyi deveden başka bir mahlûk mu doğurur? (Her deve, bir devenin yavrusu değil midir?)” buyurdular” (Tirmizî, Birr 57; Ebû Dâvud, Edeb 84, 92). Peygamberimiz, bu sözüyle hem şaka yapmakta, hem de insana bir söz işitince iyice düşünüp derinliğini, muhtevasını kavramadan reddetmemesi, itirazda acele etmemesi gerektiğini göstermektedir.

Enes (r.a.), Resûlullah’ın, kendisine: “Ey iki kulaklı!” diye hitab ettiğini, bu sözüyle şaka yapmayı kastettiğini rivayet etmiştir (Tirmizî, Birr 57; Ebû Dâvud, Edeb 92). Yine Enes (r.a.) diyor ki: “Allah’ın elçisi, biz çocukken yanımıza gelir, bize karışırdı (bizimle beraber otururdu); benim Ebû Umeyr adında bir kardeşim vardı, çok sevdiği ve sık sık oynadığı bir kuşu vardı. Ona: “Ey Ebû Umeyr, Ne yaptı nuğayr (serçe yavrusu)?” derdi.” (Buhârî, Edeb 81, 112; Müslim, Edeb 30; Tirmizî, Birr 57; Ebû Dâvud, Edeb 69; İbn Mâce, Edeb 24).

Yine Enes anlatır: Ebu Umeyr künyesiyle anılan bir kardeşim vardı. (Umeyr, Ömercik demektir). Kuş meraklısı idi, evde bir serçe beslerdi. Efendimizin yanına geldiğinde ona: “Ömercik, ne yapıyor serçecik?” diye latife yapardı. Bir defasında, neden Ömerciği hüzünlü görüyorum?” diye sordular. Serçesi öldü de ondan, dedik.

Enes’in anlattığına göre, yaşlı bir kadın Resûlullah’a gelmiş ve Cennet’e gidebilmesi için Ona dua etmesini rica etmiştir. Allah Resulü’nün ona: “Hiçbir ihtiyar kadın Cennet’e girmeyecektir!” demesi üzerine, kadın üzülerek ağlamaya başlamıştı. Bunun üzerine, buyurdu ki: “O gün sen ihtiyar olmayacaksın ki. Yüce Allah: ‘Biz onları yeniden inşâ etmişiz, onları bâkireler yapmışızdır’ (56/Vâkıa, 35-36) buyurmuştur.” (Tirmizî, Şemâil)

Hz. Süheyb anlatıyor: Gözüm ağrıdığı halde hurma yiyordum. Bunu gören Hz. Peygamber: “Gözün ağrıdığı halde hurma mı yiyorsun?” diye şaka ile takıldı. Ben de: “Ey Allah’ın Resulü, ben ancak ağrımayan tarafla yiyorum” cevabını verince, Resûlullah azı dişleri görünecek derecede tebessüm etti. Ümmü Eymen adlı bir kadın, Hz. Peygamber’e gelerek, “kocam seni eve davet ediyor” dedi. Peygamberimiz: “Kocan kim? Şu gözünde ak olan adam, değil mi?” dedi. (Kadın:) “Vallahi gözünde ak yok” dedi. “Hayır, var!” buyurdu. Kadın, yine: “Hayır, vallahi yok!” deyince Hz. Peygamber: “Herkesin gözünde ak vardır” dedi. Güzel sözlü Güzel Peygamber, “ak” kelimesi ile gözün koyu renkli halkasını çevreleyen beyaz tabakayı kastediyordu. Fakat bu söz, gözdeki kısmî körlüğü de ifade ettiğinden kadın, bu şekilde anlamıştı. Hz. Peygamber, bu sözüyle aynı zamanda cinas yapmıştı.

Avf el-Eşcaî adlı sahabî anlatır: Tebük Seferi’nde Rasulüllah’ın deriden küçük bir çadırı vardı. Çadıra gelip selam verdim. Gir! Diye karşılık verdiler. Bütün olarak mı gireyim, ey Allah Rasulü, diye latife yaptım. (Çadırın küçüklüğüne işaret ediyordu). “Evet, bütün olarak gir” dediler.

Sahabeler arasında şakalarıyla meşhur olanlar vardır. Nuayman, Ebû Hureyre, Abdullah İbn Huzâfe, Zeyd İbn Sâbit, Büreydetu’l-Eslemî gibi. Hatta sert mizaçlı Hz. Ömer’in bile şakalarına rastlanır. Bunları, büyük ölçüde Resûlullah’ın müsamahasıyla, bu yoldaki örnekliğiyle izah edebiliriz. Esasen fıtrattan gelen bir meyil olan şakacılığa Resûlullah müdahale etmemiş, sadece bazı sınırları beyan etmiştir. Şakacılığı en çok meşhur olan Nuayman (r.a.), Resûlullah’a bile birçok kez şaka yapmıştır. Anlattığına göre, Medine pazarına turfanda veya güzel bir yiyecek gelince onu veresiye alır, Resûlullah’a “hediye” olarak getirir, ödeme zamanı gelince, Hz. Peygamber’e gelerek, “hediye”sinin borcunu isterdi. Resûlullah: “Sen onu bana hediye etmiştin, ne oldu?” deyince, “Ey Allahın Rasulü, ödeyecek param yok. Onu senin yemeni istedim, sana getirdim. Şimdi de lütfen parasını ver” derdi. Resûlullah da Nuayman’ı hep gülerek karşılar ve ona hiç kızmazdı. Hatta onunla karşılaşınca kendini gülmekten alamadığı olurdu. Nuayman’ın bir sefer sırasında, arkadaşı Süveybit’i “köle” diye satması da onun meşhur şakalarından biridir. Bu olay üzerine Resûlullah ve ashabı bir yıl güldüler.

Onun meşhur bir şakası da şudur: Rasulullah’ın vefatından bir yıl kadar önce Hz. Ebubekir Nuayman ve Selît b. Harmele ile beraber ticaret amacıyla Basra’ya giderler. Selit yolda yemekten sorumlu olanlarıdır. Bir süre sonra Nuayman Selit’ten yemek ister. Selit de bu talebi, “Hayır, Ebubekir gelmeden asla!” diyerek reddeder. Nuayman, “Ben de sana yapacağımı yapayım da gör!” der. Bir topluluğa uğrarlar. Nuayman onlara, “Benim bir kölem var, alır mısınız?” diye sorar. Ama der Nuayman, o size de muhtemelen şöyle söyleyecektir: Ben köle değilim, ben onun kuzeniyim. Böyle derse vazgeçtik demeyecek ve sözleşmeyi bozmayacaksınız. Tamam, derler, onun sözüne aldırmayacağız. Anlaşırlar ve Selit’i on genç deve yavrusu karşılığı satın alırlar. Selit olanlardan habersiz, onlar Selit’i almaya gelince gitmemekte direnir. Onlar da bir sarık bezini boynuna bağlayarak çekmeye başlarlar. Selit: “O sizinle şaka yapmıştır, ben köle değilim” derse de onlar: “Biz senin bu numaranı biliyoruz, kanmayız.” diyerek sürükleyip götürürler. Hz. Ebubekir geldiğinde durumu öğrenir, hemen koşar ve adamları yetişerek: “Yapmayın, Nuayman şakacı birisidir, size şaka yapmıştır” diyerek onları ikna eder. Deve yavrularını iade ederek Selit’i alıp getirir. Döndüklerinde durumu Hz. Peygambere anlatırlar. O da ashabı da uzun süre gülerler.

 

Bir gün bir bedevî Rasulullah’a gelmiş, devesini kapıda bağlayıp içeri girmişti. Sahabeden birisi Nuayman’a, keşke dedi, şu deveyi boğazlasan da yesek. Eti çok özledik. Nuayman deveyi hemen kesti. Bedevi çıkıp durumu görünce, “Vay başıma gelene! Devemi kesmişler ya Muhammed!” diye bağırdı. Efendimiz çıktı, “Bunu kim yaptı!” diye sordu. Nuayman, dediler. Allah Rasulü Nuaymân’ı aradı ve Dubaa bt. Zübeyr’in evinde buldu. Bir dehlizde bir hurma dalının altına saklanmıştı. Birisi yerini işaret etti. Rasulullah da onu oradan çıkardı ve “Neden böyle yaptın?” diye sordu. “Ey Allah’ın Rasulü! Benim yerimi sana söyleyenler, bana da böyle yapmamı söylediler” dedi. Efendimiz bir yandan onun alnındaki toprakları siliyor bir yandan da gülüyordu. Sonra da bedevinin devesini tazmin etti.

Ensardan mizahçı/şakacı bir zat vardı. (Bir gün yine) Konuşup yanındakileri güldürürken Resûlullah (s.a.s.) elindeki çubuğu (şaka yollu) adamın böğrüne dürttü. Bunun üzerine adam: “Ey Allah’ın Resulü, (canımı yaktınız.) Müsaade edin kısas yapayım!” dedi. Allah Resulü de: “Haydi yap!” buyurdu. Adam: “Ama üzerinizde gömlek var, benim üzerimde yoktu (kısasın tam olması için çıkarmalısınız!” dedi. Adamın talebi üzerine, Peygamberimiz gömleğini kaldırıp böğrünü açtı. Adam, Resûlullah’ı kucaklayıp böğrünü saygıyla öpmeye başladı ve: “Ben bunu arzu etmiştim ey Allah’ın Resulü!” dedi. (Ebû Dâvud, Edeb 160, hadis no: 5224)

Zahir b. Haram adlı bir sahabî vardı. Cesur bir adamdı. Bâdiyede yaşar, Medine’ye geldiğinde Efendimiz’e badiyeden / vahalardan yani yayladan hediyeler getirirdi. Efendimiz onu çok severdi. Onun için, “Zahir bizim yaylamız biz de onun şehriyiz”, diye latife yapardı. Bir defasında Resûlullah, ürünlerini sattığı sırada Zahir’e yaklaşmış ve arkadan ona sarılmıştı; Zahir arkasına dönemiyor, kim olduğunu göremiyordu. Resulullah, “Bil bakalım ben kimim?” gibi bir şey söyledi. Zahir önce, “Bırak beni, kimsin sen!” diye bağırdı, tanıyınca da onun göğsüne iyice yaslandı. Efendimiz; “Köle satıyorum, yok mu alan?” diye şaka yaptılar. Zahir ufak tefek çelimsiz bir adamdı. Ey Allah’ın Rasulü, satmaya kalkarsan elinde kalırım, beni kimse almaz, deyince, “Ama sen Allah katında ne kadar değerlisin, biliyor musun!” buyurdular.

Hz. Peygamber ve ashabının yaptığı bu tür şakalar, kırıcı ve yalan cinsinden olmayan şakalardır. Böylesi şakalar, insanlar arasında muhabbeti arttırır. Resûlullah (s.a.s.) şaka adabıyla ilgili uyarılarda da bulunmuştur. Meselâ şakada yalana yer verilmemelidir. “Cemaati/toplumu güldürmek için yalan konuşanların vay haline, vay haline, vay haline!” (Ebû Dâvud, Edeb 88; Tirmizî, Zühd 8). “… Şaka da olsa yalanı terk edene Cennetin ortasında bir makam (köşk) söz veriyorum.” (Ebû Dâvud, Edeb 8). Şaka yoluyla başkası küçük duruma düşürülmemelidir (Tirmizî, Birr 58). Ateşle, silahla korkutarak şaka yapılmamalıdır. Şaka, caiz sınırlarda bile olsa ifrata gidilmemeli, özellikle insanları güldürmek meslek haline getirilmemelidir. Bir kısım mubahlar vardır ki, onlar çok sık yapıldığı zaman günaha dönüşebilir. Şakanın eziyet, sıkıntı verici ve rahatsız edici olanı da yasaktır. El şakaları ve öldürücü, yaralayıcı âletlerle yapılan şakalar tehlikeli olabileceğinden yasaklanmıştır.

Bütün bunlarla birlikte, Yüce Resul, çok gülmeyi, özellikle kahkaha atmayı hoş görmez, hiçbir konuda aşırılığı sevmezdi. Geceleri teheccüd için ayırdığı saatlerde, secde yerini ıslatacak kadar gözlerinden inci gibi yaşlar döküldüğü olurdu. Sebebi sorulduğunda, verdiği cevap şuydu: “Şükreden bir kul olmayayım mı?” (Buhârî, Teheccüd 6, Rikak 19; Müslim, Sıfatu’l-Münâfıkîn 18). O, şükrettiğini, geceleri nafile ibadetlerle Allah’a gösterirken; gündüzleri tebessümü, hoşgörüsü, iyimserliği ve sevecenliğiyle insanlara ispat ediyordu. Çünkü surat asılarak, şikâyetler edilerek şükreden bir kul olunamazdı. Efendimiz’in gözünden akan yaşlar, insanlarla değil; sadece Rabbiyle baş başa olduğu, secdelerle süslü gecelerin incileriydi. “Benim bildiğimi bilseniz, az güler, çok ağlardınız!” buyuran o büyük zatın insanların içinde, çevresine huzur ve saadet dağıtan tebessümü, şükrünün dışa yansımasıydı. O’nu örnek alması gereken mümin, içinden duâ, haşyet, takvâ, İslâm’ın derdi, Müslümanların durumları ve bunları düşünmenin, tefekkürün gereği mahzun bir gönül taşımalı. Ama insanlara gülümseyen, şükrettiği yüzünden belli olan bir çehre aydınlatmalı zâlimlerin kararttığı çevreyi. İçi ağlasa bile dışı gülmeli Müslüman’ın. Bir Müslüman’a surat asmanın karşısındakine hakaret ve kul hakkına tecavüz olduğunu bilmeli, kardeşlerine merhametinin izleri yüzünden okunabilmeli.

…

(Şâmil İslâm Ansiklopedisi, 6/326-328)

eim

Gıda Tarihimizde Öğle Yemeği Yoktur

İstanbul’da doğduk; büyüdük ve yaşıyoruz. Gözümüzü açtığımızdan beri sabahleyin kahvaltıyı öğrendik. Öğleyin de akşam olduğu gibi yemek yendiğini gördük. Yalnız evin efendisi bulunduğundan en mutena yemeklerin akşama bırakıldığını ve öğleyin mutlaka kurulan sofraya daha hafif yemeklerin konduğunu da hep biliriz.

Eh bütün dünyada da böyle. Bunda şaşacak Bir şey yok. Fakat Anadolu’da dolaşırken görüyoruz ki sabahleyin kuvvetli bir yemek var. Öğleyin yenmiyor. Akşamleyin bilhassa köylerde kâfi aydınlanma olmadığı ve öğle yemeği de yenmediğinden güneş batmadan önce gün aydınlığının son saatine yemek var.

Buna hâlâ birçok yerlerde devam olunuyor.

Selçuklu, beylikler ve Osmanlı vakfiyelerinde de böyle. Pekiyi öğle yemeği nereden çıkıyor?

Bu nereden geliyor? Tarihimizde vakfiyelerden ve İstanbul’daki imaret aşhanelerinden sabahleyin kuşluk vaktinde ve bir de akşamleyin yemek öğrencilere ve vakfın diğer memurlarına veriliyor. Bazı devlet memurları da imaretten yemek alıyor. Ya orada yiyor; veyahut evine götürüyor. Onlara akşam yemeği vermek yok. Lakin öğrenciler ve onlardan verilenlerden kalanın fazlasının verildiği fakirler var.

Bu da 125 sene önce Tanzimat ile bir nevi Avrupaperestlik olarak, esas ana prensipler üzerinde olmayarak sırf bir nevi alafrangalık da maalesef beraber girdiğinden esaslaşıyor.

XVIII. asırda da Garp’da bu var diye de halk kitlesi arasında değil; aristokratlarda veyahut ele geçirdikleri haksız servetlerle öyle geçinmek isteyenlerde ifşa edilmeyen bir Avrupa modası olarak yer aldığını görüyoruz. Lakin bizim kendi malımız olan hafta ve erfane ile gidilen gezintilerinde yemek yine öğleye yaklaşık olmakla beraber tam o değildir. Sofra kurulu durur, önce birlikte yemek yenir. Sonra gezenler, tozanlar, acıkanlar, susayanlar; o hazır sofrada duranlardan gide gele çimlenirler. Fakat esas yine kuşluk yemeğidir. Gezintilerde de bu anane bozulmaz. İmaretler’de yine yemekler iki öğün verilir.

Tanzimat’tan beri sanki kafaca yapılacak bir değişiklik kalmamış gibi sırf bu alafrangalığı taammümü büyük şehirlerde ve onların yakınında olup buralarla teması olan köylere zaman zaman sirayet etmiş ve lakin oralarda ve bilhassa başşehir İstanbul’da yine imaret aşhaneleri yakın zamanda kapanıncaya kadar sabah ve akşam usulünden vazgeçmemiş; muhafazakar halk da bu zengin sonradan görmüşlerin alafrangalığına uymamıştır.

Mesela büyükbabam (1829- 1888) devrinin cidden hattatlarından Mehmed Şevki Efendi evinde bu eski anane bozulmamış, kuşluk yemeği kalkmamış; herkes aynı sofrada sabahleyin; akşama kadar acıkmayacak şekilde karnını doyurmuş. Şevki Efendi, bu sofradan ancak birkaç günler durmasından bayatlamış ekmek parçalarını suya banarak yemiş, onun esaslı yemeği akşamlara inhisar etmiştir. Gece hayatı yoktur. Güneş batmadan akşam yemeği yenir. Badehu namaz eda edilir; mum ışığında yatsı beklenir. O da eda edildikten sonra yatılır. Lakin kendisi başta olmak üzere herkes güneş doğmadan kalkar.

Evinde çoluk çocuk günde iki öğün doyarak yer. Zira hayat ele geçen paranın çokluğuna nazaran ucuzdur. Fakat kendisi bir öğün; o da akşamlayın kuvvetlice yer ve istirahata çekilir.

Öğleyin acıktığı tahmin olunmaz. Zira midesinden daha hazım olunacak gıdalar boşalmamıştır. Sabahleyin biraz su ile ekmek; öğleyin pek acıkırsa belki bir şerbet. İşte günlük hayatı. Fakat şu var ki çalışması fasılasız ve yorulmayarak devam etmiştir.

XX. asır başlangıcında iş değişmiş; umumileşmiştir. Ne var ki Garp ve bilhassa Amerika bu garip ve asla sıhhî olmayan ve bilhassa kafa ve vicdaniyle çalışacakları yoran öğle yemeği usulünden feragat yolunu tutmuştur.

Bittabi ailemize teallük ettiği için verdiğim bu misal tek de değildir. İstanbul’da hemen hemen umumidir. Demek Tanzimat muayyen zümreler haricinde XX. asır başına gelinceye kadar halk ve orta halliler arasında bu eski ananeyi bozamamıştır.

Lakin Avrupa’da bilhassa İngiltere’de dünyanın eski usulüne uyarak öğle yemeği halk tabakası arasında yoktur. Onlar da sabahleyin kuvvetli yerler ve akşama kadar yemezler; öğleden sonraki çalışma verimi düşmez.

Bizde böyle mi? Yemek biraz da insanları hasta etmek demekdir. Bilhassa öğleyin çok yemek yiyen insan âtıllaşır, kafası işlemez. Bir nevi yemek hastası olur. Oturduğu yerde uyur. Hele memur ise yediği yemek miktarınca tenbelleşir; iş ve gücünü kaytarır, yani iş verimi azalır. Bu yüzden günde binlerce iş saati heder olur. Öğleden öncesi faaliyet ve işgüzarlık öğleden sonra devam ettirilemez.

Bu öğle yemeği bütün dünya yüzünde yeniden ele alınacak bir sosyal ve ekonomik bir problem olmuştur. Birçok şahıslar bunu kendi üzerlerinde yapmağa muvaffak olmuşlardır. Hele yatılı mekteplerde öğle yemekleri düşünülecek ve acil hal çaresi arayan bir konudur. Öğleyin mükemmel yiyen bir çocuk öğleden sonraki derslerini dikkatle takib edemez. Uyuklamalar ve söylenenler üzerinde düşünememek hep öğleden sonradır. Ve bu cihetle bu derslerden tam ve müspet netice elde edilemez.

Mekteplerimizde bizim orta ve yüksek tahsil devrelerimizde ekmek ve peynirle vakit geçiştirirken fakir talebenin derslerinde ve imtihanlarda muvaffak olma sebeplerinden biri de bu yoksulluklarıdır. Zengin çocuğu ve yatılı okullarda mükemmel öğle yemeği yiyenlerin muvaffakiyetleri daima düşüktür.

Bunu dünya çapında bir mesele olarak bugünkü pek de yerinde yolunda olmayan kıt düşüncelerimizle hal yoluna gitmek zordur. Fakat fertler kendilerini kurtarma yoluna gidebilir; öğle yemeklerini memurlar ve öğrenciler ve öğretmenler kaldırarak yerine hafif bir sandviçle işi geçiştirebilirse cemiyeti bundan değil; amma kendi kafalarını ve sağlıklarını ve iş zamanında kendilerini yemek hastası yapmaktan kurtarmış olurlar.

On asır önce dünyanın en büyük ve çok değerli Müslüman hekimi Buharalı İbn Sina der ki: “Günde bir defa ye; kuvvetli ye; bu sana kâfi gelir; zira bağırsaklarımız uzun olduğundan hazım devresi uzun sürer. Eğer bağırsaklarımız kuşlarınki gibi kısa olsaydı nefes alır gibi yerdik.”

Süheyl Ünver
Salname 1970 Yıllığı, sf 90-94

unnamed (1)
Hoca Ali Rıza – İftar Sofrası (1919)

Hazret-i Peygamber’in Mütevazı Muhteşem Sofrası

Cenab-ı Peygamber, sağ dizini dikerek yerde oturur; yemek tabağı sofranın ortasına konur; kendi önünden yerdi. Meyvenin ortadan alınmasına müsaade eder; ‘Meyveler hep bir çeşit değildir’ derdi. Yaslanarak yemezdi.

Besmele ile başlar; şükür duası ile bitirirdi. Yemekten evvel ve sonra ellerini yıkardı. Tahta kaşığı, tahtadan iki ucu bulunan çatalı ve bıçağı vardı; ama sağ elin üç parmağı ile yemeği tercih ederdi. Mazeretsiz sol elle yemeği men ederdi. Gerektiğinde iki eliyle beraber yerdi. Nitekim ekmeği sağ eline alıp, karpuzu sol eli ile yemiştir.

Yemek varsa yer; yapana teşekkür ve dua eder; hoşlanmadığı yemeği yemez, ama kötülemezdi. Çok sıcak yemez; yemeğe üflemez; soğumasını beklerdi. Ekmeğe hürmeti emreder; ekmeğe eli silmeyi, üzerine bir şey koymayı istemezdi. Etin ve ekmeğin bıçakla kesilmemesini tavsiye ederdi.

Umumiyetle günde iki öğün yer; akşam yemeğine ehemmiyet verirdi.  Acıkmadan oturmaz, doymadan kalkardı. Fazla yiyip geğirenleri, göbek bağlayanları kötülemiştir. Sahur ve iftarda kuvvetlenmek için, bir de misafir çekinmesin diye fazla yenmesine izin vermişti.

Ailece beraber yemekte bereket olduğunu söylerdi. Arkadaşlarla yenen yemeğin bereketli olduğunu; hatta bu sofrada geçen zamanın, ömürden sayılmayacağını beyan ederdi.

Dostlarına ziyafet verir; fakir-zengin ayırmadan davete icabet ederdi. ‘Ganim köyünden çağrılsam, erinmem giderim’ buyurdu. Çağrılmayan yere gitmeyi men ederdi. Sevineceğini bildiği çok yakınlarına teklifsiz gittiği de vâkidir. Hazret-i Ebu Bekr ve Ömer ile beraber Eyüp Sultan’ın evine yemeğe gitmiştir.

Evlenme ve sünnet düğünlerinde yemek verilmesini tavsiye ederdi. ‘Cennette bir derece vardır; yalnız insanlara yemek yedirenlere verilir’ buyurmuştur. ‘Ziyafetin kötüsü, sadece zenginlerin çağrıldığı sofradır’ derdi.

Fakirlerle, hizmetçisiyle aynı sofraya oturmakta beis görmezdi. Çocuklar ve hanımlar yemeden, lokma boğazından geçmezdi. Eyüp Sultan’ın verdiği ziyafette, ikram edilen kuzu budunu, ev sahibinden müsaade alarak ekmek içine sarıp kızı Fâtıma’ya göndermiş; sonra kendisi yemeğe elini uzatmıştır.

Altın ve gümüş kaptan yeyip içmeyi men ederdi. Toprak kapları tercih ederdi. Tahta su çanağı da vardı.

‘Bir kişilik yemek, iki kişiye de yeter’ buyururdu. Sofra toplanıncaya kadar kalkmazdı. Misafir sofradan elini çekmeden, o çekmezdi. Yemek az ise, misafirin biraz yemesini bekler, sonra başlardı. Misafire ikram eder, gerekirse eliyle lokma uzatır; ama üç defadan fazla ısrar etmezdi. Yemekte tekellüfe kaçmaktan ve gösterişten hoşlanmaz; ‘Yemeğin hayırlısı, hazır olandır’ derdi.

Ağır ağır yerdi; lokmasını bitirmeden diğerine uzanmazdı.  Yediği meyvenin çekirdeğini, meyvelerin arasına koymazdı. Tabağı iyice sıyırır; parmaklarını yalar; süt, hoşaf gibi tasları su ile çalkalayıp içerdi.

Sofrada kırıntı bırakmaz, bunların cennet hurilerinin mehri olduğunu söylerdi. Ertesi güne yemek bırakılmasını; yemek kaplarının açık bırakılmasını ve bulaşıkların yıkanmayıp bekletilmesini tasvip etmezdi.

Yemekten sonra dişlerini hilaller, yani kürdanla temizlerdi. En son ellerini açmadan, ‘Ya Rabbî, bir dahlimiz ve gücümüz olmadan bizi doyurup suya kandırdığın için sana hamdolsun’ diye dua ederdi. Eğer bir ziyafette ise, ‘Oruçlular yanınızda iftar etsinler; hayırlı insanlar yemeğinizi yesinler, melekler size dua etsinler’ buyururdu.

Ekseri elenmemiş arpa ekmeği yenirdi. Buğday o zamanlar Arabistan’da azdı. Bazen arpa ununa biraz katarlardı. Un eleği, sonra keşfedilmiştir.

Tirit, yani ekmek doğranmış et suyu en sevdiği yemeklerdendi. Kavrulmuş un çorbası da evinde çok pişerdi. Av ve koyun eti ile pirinç pilavını sever; yahni için ‘sofranın efendisi’ derdi. Etin suyuyla pişirilmesinin bereketli olduğunu söylerdi.

Koyunun kol, göğüs ve kürek tarafını severdi. Oğlağın kürek etini severdi. Tavşan kebabı yemiştir. Balık severdi. Bir seferden dönen arkadaşları büyük bir balık avlayıp yediklerini anlatınca, ‘Keşke tuzlayıp biraz da bize getirseydiniz’ buyurdu.

Herîse (keşkek) severdi. Bunu pişirmesini, Cebrâil aleyhisselâmın öğrettiği söylenir. Kabak ve salatalığı severdi. Patlıcanı övmüş; zeytinyağlı pişirilmesini tavsiye etmiştir. Semizotunu da medhetmiştir.  Baklanın kabuğu ile yenmesini tavsiye buyurdu.

Zeytinyağını övmüştür. ‘Sirke ne güzel katıktır’ derdi. Yumurtayı severek yer; zayıflara ve çocuğu olmayanlara da tavsiye ederdi. Peynir ve keş yemiştir. Hristiyanlardan gelme bir peynir için bazısı umumiyetle ölmüş bir hayvanla mayalandığını söylemişse de, aldırmamış; kesip yemiştir. Açıkça yasak alâmet görmedikçe, su ve gıdaları araştırmamış; araştırmayı emretmemiştir. (Sünen-i Ebu Davud, Et’ime)*

Meleği incitmemek için pişmemiş soğan ve sarımsak yemez; yiyeni de mescide gelmekten men ederdi. Bir yere yeni gelenin oranın fahsından (soğan, sarımsak, pırasa gibi kokulu sebzesinden) yemesini tavsiye ederdi.

Arabistan’da çok çeşidi yetiştirilen hurma çok övülmüştür. Tatlılar bununla yapılırdı. Ekmek veya karpuz ile katık yapardı. Nar, ‘cennet damlası vardır’ diye övülmüştür. Karpuzu severdi. Hurma gibi meyvelerin kurtlu olup olmadığını muayene etmeden yemezdi. ‘Ayva kalbe ferahlık verir’ buyurur; bilhassa hamile kadınlara tavsiye ederdi.

Kabak tatlısını severdi. Üzüm salkımını sol eline alır, üzümü sağ el ile yerdi. Selman Fârisî’ye kendi dilinde, yani Farsça, “Rutab yek yek, ineb dü dü” (Hurma tek tek, üzüm çift çift yenir) buyurdu. Bunun dışında tek sayıya riayet ederdi. ‘Çörek otu derdlere devâdır’ buyurdu.

Bal, âyet ve hadislerde çok övülmüştür. Bal şerbetini severdi. Serin şerbetleri ve sütü severdi. ‘Süt kalbi ferahlatır’ derdi. Zemzem hariç, ayakta su içmezdi. Suyu üç yudumda ve emerek içer; kabın içine nefes vermezdi. Kayısı, üzüm, hurma hoşafı içerdi.

Ekrem Buğra Ekinci

* “… bir seferinde Rasulü Ekrem’in önüne et konuyor. Ve ne eti olduğunu soruyor. Rasulü Ekrem bilmediği bir eti, herhangi bir şeyi yemezdi. Ne olduğunu öğrenir ona göre yerdi. Diyorlar ki “Kertenkele etidir”. Rasulü Ekrem hemen sofradan geri duruyor. “Haram kılmıyorum ama bir Peygambere kertenkele eti yemek yakışmaz” buyuruyor. Şimdi gidin Arap ülkelerinde kertenkele avına çıkılır. Aynı bizim avcıların tavşan falan avladıkları gibi. Bildiğiniz pikaplarla kertenkele avına çıkarlar. Kertenkele eti yenilen lokantaları vardır. Şimdi biz Hanefî’yiz elhâmdülillah. Hanefî mezhebinde kertenkele eti yemek tahrimen mekruhtur. Harama yakın mekruhtur. Diğer mezheplerde helâldir. Yenilebilir.

Durmuş Küçükşakalak

x(32)
“Kahire’de Öğle Yemeği” (The Midday Meal, Cairo) – John Frederick Lewis, 1875.

Fast Food Müziği

Bu yazın başlığına bakıp, “Allah Allah, demek şu ayaküstü aburcubur dükkanlarının da kendine mahsus müziği varmış” diye düşünmekle haklısınız.Ama bendeniz böbrek nakil ameliyetı olmak üzere ABD ye gitmeden önce -moda denen illetten hayatı boyunca uzak durmaya çalışmış bir insan olarak- ne şu “çabuk yemek” anlamındaki “fast food”u bilirdim, ne de bunun , her Amerikalının ağzındaki karşılığını :”Junk food” yani “çöp tenekesi yemeği” Zaman kazandırma gibi makul görünen bir kılıf altında ‘Batının bizim kültürümüze daima çöp tenekeleri soktuğunu, bu örnek en veciz şekilde anlatmıyor mu? Ne dersiniz?… Marshall yardımı adlı adı altında kokmuş peynirlerle bozuk süt tozlarını bizim kültürümüze kim soktu?.. Vücut ısısında erimediği için yüksek kolesterol ve damar sertliğine sebep olan bitkisel yağı “margarin” adı altında kim soktu; mis gibi zeytinyağımızın ve ısıtılıp köpüğü alınınca kolesterolü de kalmayan tereyağımızın yerine?!.. Daha 50 yıl öncesine kadar halkımızın yabancısı olduğu içindeki tein-kafein birleşimi dolayısıyla sindirim bozuklukları, uykusuzluk çarpıntı ve erken kireçlenmeye sebep olan çayı, bizim kültürümüze kim soktu (bin defa sağlıklı adaçayımızın, ıhlamurumuzun, kekiğimizin yerine)? Kumar makinesi benzeri, attığınız para karşılığında dilinizin artık kahve demeye alıştığı (belki yarın daha çağdaş olsun diye blucinli papyonlu entellerimiz ‘kofi’ demeyi yeğlerler) kahverengi sıcak suyu veren otomat pisliğini kim soktu kültürümüze? Siz “recycle” yolu ile geldiği çöplüğe geri dönecek karton bardaktan içilen bir nanenin “kırk yıl hatırı” olabileceğine inanıyor musunuz? Kör alıcılar olmasa, kör satıcılar da nasıl yaşardı acaba?!

Hele çalışan çalışmayan hemen bütün hanımlarımızın; önce çocuklarının sağlığı için kanser tehdidi taşıyan MSG (mono sodium glutamate) ile hazırlandığına dikkat bile etmeden, paketlenmiş yiyeceklere alışmaları (10 yıl bile dursa bozulmayacak şekilde kimyevi koruyucu ve boyalarla dejenere edilmişi üstelik dondurulmuş yiyecek, gıda değil, posadır), çabuk oluyor mazeretiyle (aslında tembellikten) doğranıp dondurulmuş (yani besin değeri sıfırlanmış) patates, havuç, bezelye ve soğanlarla, kanserojenliği sabit olduğu için Amerikalının dahi terk ettiği “micro wave” fırınlara özenmeleri; içindeki kokain dolayısıyla, sigara gibi bir alışınca bir daha bırakılamayan yüksek kafeinli kola vebasından kendilerini de çocuklarını da koruyamamaları, ne kadar düşündürücü ve üzücüdür. “Ama Sadık’cım şimdi herkes…”, “Ama annecim şimdi herkes..”! Hayır Leyla’nım, herkes değil, Hayır Oya’cım herkes değil. Sadece beyinlerini, düşünüp araştırmak ve anlamak yormak istemeyenler! Herkes değil!

Washington’da kaldığım iki yıl içinde, McDonalds, Kentucky Fried Chicken, 7-Eleven türü yerlerde yemek yiyen, aklı başında bir tek Amerikalı görmedim desem inanınız; en azından çevremdeki yüzlerce müzik ve tabiat dostu içinde. Ha onlar ne mi yerler? Amerikalının bilirsiniz, hamburger, hotdog ve popcorn dışında milli yemeği yoktur (dünyaya külahı nasıl ters giydiririz diye düşünmekten mutfak kültürlerini geliştirmeye vakit bulamamış olmalılar!). Bu yüzden en çok düşkün oldukları Çin, Hind, Tayland başta olmak üzere Meksika, İran, ve İtalyan yemekleri. Canları Türk yemeği istediği zaman da köşedeki Rum lokantasına giriverirler. Tabii bilmeden! Dolmakis’in, peynirli borekis’in, muska’nın, “cayro” diye okuduğu “döner”de çevirme “ğyiro”nun aslını ne bilsin Amerikalı? Peki, Türk lokantası vardır da mı gitmezler? Yoo. Biz kendimizden vazgeçmeye karar vereli neredeyse 150 yıl olduğu için, güzelim yemeklerimizin Amerikalıya tanıtılması en varlıklı lokantacılarımızı bile pek ilgilendirmez. Biz dışarıya yemeklerimizi değil, turistik ayin ekiplerimizle müzelerimizi götürürüz! Oysa mesele başkent Washington’da Konyalı bir Hacı Salih, bir İskender niye olmasın? Ama iyi ki, ABD bizden vasıfsız işçi istememiş, yoksa bütün Amerika’yı Almanya gibi lahmacun kokuturduk!

İyi güzel de bütün bunların müzikle ilgisi ne, diye soracaksınız, değil mi? İlgisi şu:

Ta, üstün Çin beylerine hoş görünmek için kendi adlarını bırakıp Çin adları alan atalarımız Göktürk lerden beri, niteliği ne olursa olsun “yeni” ve “yabancı”ya olan zafımızı dünyaya o kadar güzel anlatmışız ki, müzik de dahil olmak üzere her türlü sanat, kültür, yiyecek, giyecek ve dil atıklarını bize boşaltmaktan büyük keyif alır olmuşlar. Tabii biz de bunları kendimizinkilerin yerine benimsemekten! Her yaştan gençlerimiz çöp tenekesi yemeğini kolalayıp bayılarak mideye indirirken, kulak zarının zorlayan gürültüyü müzik, eşliğindeki yamyam tepinmesini de -ne yazık- dans zannediyorlar. Bırakın gece kulüpleriyle pavyonları, ya ömür boyu sürecek kutsal bir beraberliğin töreni olan düğünlerimizdeki oryantal genç kız ve hanımlarımızın haline ne diyeceğiz?!.. Hadi mide zehirlenmesi tıbbi yoldan tedavi edilir diyelim. Ya kültür zehirlenmesi?. Biz; Mehterdeki ihtişamın ürpertisiyle teslim aldığımız düşmanı, müzikle fethediyorduk. Beethoven şahit! Onlar, kültür zehirlenmesiyle sömürgeleştiriyor, maymunlaştırıyorlar. Yaratan şahit!

(11 Mart 1995)
Cinuçen Tanrıkorur, Biraz da Müzik

Türkiye’nin ilk McDonald’s şubesi önünde buluşan gençler, Taksim – 1987.

Dinlenme ve Eğlenme Günü

Cuma gününe eğlence ve rahat günü denilmesine gülmeli! Bütün yiyeceği ve içeceği dolaplarda kilitlenmiş; odalardaki kanape ve koltukları kaldırılmış bir evde yiyip içmek, gülüp oynamak mümkünse, şu cuma gününün bir veba rüzgârıyle süpürülmüş gibi boşalan sokaklarında eğlenmek de ihtimal kabil olur.

Bu cuma günü, sabahleyin evimde düşündüm: Güneşin batacağı ve beni cumadan kurtaracağı saate kadar geçireceğim zaman, gözüme, ayaklarımla çıkacağım sarp bir dağ tepesi gibi göründü. Moda sahillerini düşündüm: Sarı saçlı İngiliz sütninelerinin el arabalarında dolaştırdığı pembe çocukları seyretmekle geçirilecek bir günün zevki, bana, hiç de kâfi derecede câzip görünmedi. Bir dost evinde dedikodu, kahvelerin birinde bir fincanla karşı karşıya düşünme veya Kızıltoprak kırlarında otlayan başıboş öküzlere refakat şıkları arasında bir karar veremeyerek, nihayet İstanbul’a inmek için iskeleye koştum.

Yeni yanaşan vapurdan neş’eli bir halk boşalıyordu. Köylüyü kaçıran zevklere kavuşmak üzere acele eden bu safdillere içimden acıdım.

Vapur köyden ayrıldı. Köprüye çıktık. Demir parmaklıklara dayanmış, sulara dalgın bakan hüzünlü bir halk, cumasını İstanbul’da geçirmeğe gelen bu diğer zavallılara sanki gizli gizli bakıp merhametle baş sallıyordu.

Cuma günü! Ölüm günü! Zevkin nerede?

Ahmet Hâşim, Bize Göre

istiklalcaddesi.jpg