Devlet

Teşekkür ederim. Selâmun Aleyküm,

“Devlet” kelimesi tedavül etmek, deveran etmek anlamına geliyor. Yani dolaşımda olan bir şeyi ifade ediyor. Bunu, elden ele dolaşan/geçen bir güç olarak anlayabiliriz. Batı dillerindeki karşılığı Fransızca “l’état”, Almanca “Staat”, İngilizce “state” kelimeleridir. Bunlar aynı kökten kelimeler. “Statü”, “statüko” kelimelerinden tanıdığımız bir kelime; hal, vaziyet, şartlar anlamlarına sahip. “Status Rei Publicae” diye ülkenin varlığı, mevcudiyeti anlamına gelen bir Latince deyişten türeyerek siyasi organizasyon manasında, “state” manasında “status” kelimesi bir anlam kazanmış. XIII. yüzyıl olarak geçiyor bu. Aynı zamanda bu “statü”nün nizam, düzen anlamları da var.

Bizim lisanımızda “devlet” kelimesinin böyle doğrudan siyasi organizasyonu kasteden bir anlamı yok. Bu sonradan oluşmuş bir şey. Bunu edebiyatımıza müracaat ederek kolaylıkla görebiliriz. Mesela Muhibbi mahlasıyla yazmış Sultan Süleyman: “Halk içinde mûteber bir nesne yok devlet gibi / Olmaya devlet cihânda bir nefes sıhhat gibi” demiş. Yine mesela Süleyman Çelebi’nin şiiri Mevlîd-i Şerîf (Vesiletü’n Necat)’ta Âmine Hatun için de bir beyit var: “Ulu devlet buldun ey dildâr sen / Doğiserdir senden ol hulk-i hasen” diye. Bu iki örnekte de meselâ “devlet” kelimesi bizim anladığımız “devlet” kelimesi değil. Fakat Dadaloğlu’nda meselâ: “Hakkımızda devlet etmiş fermânı / Fermân pâdişâhın dağlar bizimdir” deniyor. Bu bizim bugünkü bildiğimiz manaya yakın. Fakat bu da 1800’lerin başlarında söylenmiş bir şiir. Meselâ Osmanlı Devleti diyoruz bugün, ama Osmanlı Devleti kendisini Osmanlı Devleti olarak tesmiye etmemiş. Osmanlı kısmı zaten 19. yüzyılda karşımıza çıkıyor. Devlet-i Âliye tabiri var. Bu ilk defa 16. yüzyılda kullanılmış zannedersem ve orada da bazı münâkaşalar var; yani meselâ doğrudan padişahı kastettiği kullanımları da vâkî “Devlet-i Âliye”nin. Ya da sadece pâyitahtı kastettiği kullanımlar da varmış. 18. yüzyıla kadar tam olarak bir siyasi organizasyonu kastettiği söylenemez. Kanûn-u Esâsî’de (1876) Devlet-i Osmaniye diye karşımıza çıkıyor.

Aslında “devlet” kelimesi, ikbal, saadet, baht gibi manalara geliyor. Bir yakıştırma olarak tarih yazarları tarafından bilhassa kullanılmış ve zamanla bugünkü kullandığımız anlama oturmuş. Meselâ Âşıkpaşazâde’nin “Hakdan erdi sana baht u devlet / Cihân içre olan devrân senündür” gibi bir beyti var manzum tarihinde. “Baht u devlet” diyor yani devlet kuşu, huma kuşu hikayesinde olduğu gibi. Aslı itibariyle “mülk” kelimesi siyasi organizasyonu ifade eden kelime. “Malik” de hükümdar demek, “memleket” de aynı kökten. Sonuçta bu etimolojik tahlillerin bize söyleyeceği şöyle bir şey olabilir: Biz devleti hiçbir zaman hayatımızın merkezine koyarak yaşamamışız. Yani kendimiz merkezdeyiz, devlet değil. Bu, “Din esastır devlet onun fer‘i olarak vardır” anlayışını aksettiren bir şey olarak yorumlanabilir.

Tabi bu bizim devlet anlayışımızdaki espri bir yana, devletin ya da hükmetmenin diyelim, tarihi oldukça eski; 3 bin yıllık bir tarihi olduğundan söz edilebilir. Fakat devlet üzerine düşünmek modernite’yle ortaya çıkan bir şey. Yani modernite öncesine baktığımız zaman, meselâ Platon’un Türkçeye “Devlet” diye tercüme edilen kitabın, İngilizce “Republic” diye tercüme edilen kitabın asıl adı “Politeia”; bu da “polis”ten geliyor. “Polis” Yunanca şehir demek. Yani şehrin idaresiyle alâkalı bir mesele var. Yoksa öyle ayrı bir entite olarak devlet var ve üzerine düşünülen bir metin değil. Bu dediğim gibi modern bir şey daha çok.

Tabi moderniteyle modernite öncesini ayırıyoruz. Bunun asıl sebebi Batı Medeniyeti dediğimiz şeyin anti-Türk bir şey olmasıdır. Tabi bu bize böyle anlatılmaz. Hangi tarih kitabına bakarsak bakalım Antik Yunan’la Batı Medeniyeti’nin başladığı söylenir. Ama bu bir yakıştırmadır, bir uydurmadır. Türkleri bahis konusu etmemek için, sanki böyle bir zincirin devamı şeklinde anlatılır ve öyle anlarız. Kendi gelecek kaygılarıyla alakalı bir geçmiş uydurmuşlardır. Tabi bu geçmiş, kendilerine beğendikleri bu geçmiş, geleceklerine de tesir etmiş bir şey. Yani Batı Medeniyeti aslında mitolojik bir şey. Gerek felsefesiyle olsun, gerek 16.-17. yüzyılda doğmuş olan bilimsel dünya görüşüyle olsun, gerekse dinleriyle olsun mitolojik bir çerçevenin içine sıkışmış bir şeydir. Ondan öteye geçebilmiş bir şey değildir. Bu hem kendilerine seçtikleri geçmişin mitolojik karakteriyle alakalı, hem de İstanbul’un fethinden sonra Bizans’tan Avrupa’ya, bilhassa İtalya’ya gitmiş Antik Yunan uzmanları, Homeros uzmanlarıyla alakalı bir şey. Çok sonradan adına Rönesans dedikleri süreç.

Bu şunun için önemli: Devleti nasıl anladıkları da aynı çerçevede düşünülebilir. Yani bu mitolojik çerçeve Batı düşüncesinde devam etmiştir. Meselâ Thomas Hobbes’un “Leviathan” diye bir kitabı var. Orada zaten başlık olarak seçtiği isim mitolojik bir figürdür. Tevrat’tan geldiği söyleniyor ama bu Mezopotamya mitlerinden gelen bir şey. Yani böyle bir başlık seçmesi de manidar. Söylediği şeylere baktığımız zaman çarpışan iradelerin ardından bir düzen gelir. Antik Yunan mitolojisinde kaostan kozmosa geçilmiştir. Böyle bir hikâye anlatılır. Hesiodos’un “Theogonia” diye bir şiiri vardır. Orada tanrıların doğuşu, neyin nasıl olduğu anlatılır. Önce kaos vardır, bir boşluk vardır, düzensizlik vardır. Sonra düzen gelir. İşte Uranos oğlu Kronos oğlu Zeus. Bunlar birbirleriyle çarpışırlar. Kronos babası Uranos’u hadım eder. Zeus babasını, Kronos’u sürgün eder falan. Sonunda bir düzen gelir. Ya da işte titanlarla tanrılar savaşırlar. Sonunda Zeus galip gelir. Bu çerçevenin devlet anlayışlarına da oturduğunu söyleyebiliriz. Meselâ devletten önce bir doğa durumu tasvir ederler. Orada herkesin herkese karşı bir savaşı vardır. “İnsan insanın kurdudur” falan. Sonra bu insanlar kendi iradelerini bir üst mercie devretmek suretiyle devleti oluştururlar. İşte Leviathan dediği bu canavarı yaratırlar. Bu diğer “sosyal kontrakt” düşünürlerinde de müşterek bir şeydir. Sonradan tabi Alman düşüncesinde Kant’ta, Hegel’de, Alman idealizminde falan iş farklı yerlere de gitmiş. Hegel için mesela devlet, “mutlak”ın kendisi olmuş; yani, insanlığın ve tarihin nihâi amacı olduğunu söylüyor. Türk topraklarında padişahın atının dizgininden tutup “Gavur padişah!” denildiği bir zamanda -hemen hemen aynı zamana denk gelir, 1800’lerin başları olmalı- Hegel mesela Jena’ya giren Napolyon’u atının üzerinde gördükten sonra “Dünya ruhunu (‘Geist’ dediği şeyi) bugün at üstünde gördüm” der. Yani aramızda bu anlamda muazzam farklar var.

Batılılar haricinde bu devlet bahsinde kim ne demiş diye bakarsak -ne kadar mûteber bir isimdir asıl derdi nedir bir yana; çünkü İslam’ın Marx’ı diyorlar kendisi için- İbn Haldun’da bile belli bir müşahhas kavrayış çabası görürüz. Bir defa İbn Haldun Platon’un idealize edilmiş ütopik devletini, ondan etkilenerek Farabi’nin yazdığı Medînet’ül-Fâzıla’yı, bunların muhayyel şeyler olduğunu düşünerek dikkate almaz. Olanı kavramaya çalıştığını görürüz. Yine devlet öyle batılılarda olduğu gibi iradelerin karar verip artık kendi iradelerini bir üst mercie aktarmasıyla ortaya çıkmış bir şey değildir. Bu zaten hilkatle alakalı olarak tek bir insanın bile var olmasıyla, devlet gibi, mülk gibi, asabiyyet falan dediği kavramlar gibi… Bunlar beraber var olan şeylerdir yani. Öyle insanların ortaya çıkardığı şey değildir.

Biz bu espriyle yaşamış olduğumuzu görüyoruz. Bu söylediğim şeyler bunu ifade ediyor. Biz kendimizin üstünde bir otorite gibi görmemişiz devleti. Dediğim gibi “devlet”kelimesinde bile, kelimenin hikâyesinde bile böyle bir şey düşünülebilir. Biz üstümüzde Allah’ın otoritesinden başka bir şey tanımadığımız için, istediğimizi Allah’tan isteyip, beklediğimizi Allah’tan beklediğimiz için hiç böyle düşünmemişiz. Yani hiç böyle şeylerle meşgul olmamışız. Bizim tefekkürümüz de dinimizden ayrı düşünülebilir bir şey değil. Hele îtikâdî bir lisan olan Türkçe için bu böyledir. Biz nihayetinde “Mal da yalan mülk de yalan, biraz da sen oyalan” diye bakmışız. Bizim bir devlet sahibi olmamız tamamen bu espriyledir. Bugün de devlet sahibi olmamız bununla alakalıdır, dinimizle alakalıdır, İstiklâl Harbi’yle alakalıdır. Bu da “Bu toprakları gavurlara yedirmem!” diyen insanların yürüttüğü bir şey. Bugün bizim zihnimiz son derece çarpık durumda. Mesela bir devlet-millet ikiliğinden haberdar olmamız lazım; bir dikotomi, bir zıtlaşmadan haberdar olmamız lazım. Yani bu başından beri olan bir şey. Mesela bu toprakların İslamlaşması, vatanlaşması denildiği zaman insanların çoğu Osmanlı’nın kuruluşunu falan düşüneceklerdir aldıkları eğitim gereği. Ama bu hiç böyle değildir. Daha önceden gazâ beylikleriyle olmuş bir şey; Âhi teşkilatıyla olmuş bir şey. Ama Ankara’yı Âhilerin elinden kılıç zoruyla alan Osmanlılardır.

Devletten bahsettik. Türkçede millet din demek. Başka bir manası yok. “Nasyon”la falan alakalı bir şey değil. Bu devlet ve millet arasındaki mübareze de dinine uyanlarla dini uyduranlar arasında olan biten bir şey. Yani dinine uyan insanlar var. Bir de din uyduranlar var. Bu öyle sıradan insanlar değil, gayet işinin uzmanı, ehli kimseler tarafından yapılan bir şey. Bugün de hala yapılan bir şey. Kafirlerin ses etmeyeceği ayet, hadisler öne çıkarılır -diğerleri yokmuş gibi-. Bir şeyleri bir şeylere uydururlar. Uymak gibi bir dertleri yoktur. Mesela Haçova Meydan Muharebesi’nde dinine uyanlar vaziyet etmiştir işe. Savaşmakla muvazzaf askerler kaçtığı zaman, savaşmak zorunda olmayan diğer aksâm, işte aşçısı, seyisi, oduncusu ellerine ne buldularsa, yağmaya dalmış kafirin üstüne varmışlardır. Bir taraftan da nida etmişlerdir: “Kafir kaçtı!” diye. Bu bir dönüm noktası olmuştur bu muhaberede. Yani hiçbir zaman millet, Türk milleti kendi varlığını dininin varlığından ayrı görmemiş, kendisiyle dini arasında bir fark görmemiş. Diniyle milliyetini cem etmiş Türkler. Devlete de bu anlamda yol göstermiş. Onu İslamî görünüme icbar etmiş. Yeri geldiğinde korumuş kollamış. Ama devletin millete mukabelesi böyle değil. Milletin yükselmesi için, Türk milletinin önünün açılması için hiçbir faaliyet yürütülmediği gibi tam aksine şeyler olagelmiş ve halen oluyor.

Bu manada bizim hayatımızda merkezde olan bir şey değil devlet. Biz lisanımıza sahip çıkmalıyız. Yazımızı öğrenerek, yazarak Türkçemizi tanımalıyız, Türklüğümüzü tanımalıyız. Türkiye Cumhuriyeti’nin esprisi de budur. Öyle başka şeylerle alakalı değildir Türkiye Cumhuriyeti’nin varlığı. İnkılaplar falan gibi şeylerle alakalı değildir. İki harp arasında doğmuş dört tane devlet var: Nasyonal sosyalist Almanya, Faşist İtalya ve Bolşevik Devrimiyle -tabi hemen hemen cumhuriyetin ilanı yıllarına rastlar iç savaşın sona ermesi- Sovyet Sosyalist Rusya. Bunların hiçbirisi bugün yok ama Türkiye Cumhuriyeti var. Bu bizim varlığımızı, canımızı dişimize takmak suretiyle elde etmemizle alakalıdır. Bunu görmemiz lazım.

Bu anlamda Kur’an-ı Kerim’den neşet etmiş Türk lisanına, şiirden güç alarak yaşamış Türk milletine bir cesamet kazandırmamız lazım. Biz “Tek dil olmadan tek devlet olmaz”diyoruz. Bu sâiklerle diyoruz bunu. Türkçe’nin böyle bir lisan olduğunu bilerek bunu söylüyoruz. Lütfi Hoca’dan öğrendiğimiz kadarıyla “dil” ve “devlet” zaten köken itibariyle de aynı kelimeler. Yani belki diğerlerinden daha rahat savunulabilir bu anlamda “Tek dil olmadan tek devlet olmaz”. Dinlediğiniz için hepinize teşekkür ediyorum.

Bahadır Karadağ
Tek Dil Olmadan Tek Millet, Tek Devlet, Tek Vatan, Tek Bayrak Olmaz

b5f9314e-959d-4fa8-b377-893a2a0aab8a
“Join, or Die” (1754) – Benjamin Franklin. Amerikan tarihinin ilk siyasi karikatürü olan bu ikonik çizim, kolonilerin ortak bir düşmana karşı birleşmesini savunmak amacıyla parçalara ayrılmış bir çıngıraklı yılanı tasvir eder. İlk olarak The Pennsylvania Gazette gazetesinde yayımlanan eser, yıllar sonra Amerikan Devrimi’nin ve bağımsızlık mücadelesinin en güçlü sembollerinden biri hâline gelmiştir.

İktibas Kartı

▼

Misâk-ı Millî

Selâmun Aleyküm,

Ben de inşallah bu toprakları ikinci kez vatanlaştırmamız, İstiklal Harbi ve Misak-ı Milli bahsinde bir şeyler söyleyeceğim. 1918 yılına geldiğimiz zaman biz tarihten silinme tehlikesi yaşadık. Yani zaten, insanlık tarihinin veya dünya tarihinin son dört asrına baktığımız zaman şunu rahatlıkla görebiliriz: Biz Birinci Dünya Savaşı’na geldiğimiz zaman, tarihten silinmemiz gerekirdi, yani 1571 yılında İnebahtı’daki mağlubiyetimizden sonra Avrupa’da ortaya çıkan hareketlenme bizi Birinci Dünya Savaşı’da tarihten silme noktasına geldi. Bu çok önemli bir şeydi, yani savaşı kazandık, biraz daha ilerleyelim meselesi değildi. Yani gayet bir yerlerde hesaplanmış, karara bağlanmış bir şeydi. Çünkü 1918’de Mondros Mütarekesi imzalandı. Birçok insan artık savaş bitti, Birinci Dünya Savaşı bizim açımızdan bitti diye düşünüyordu ama öyle olmadı. Hemen mütarekenin ardından Fransızlar ilk önce İskenderun’a çıktılar, 3 Kasım’da. Üç gün sonra oradan ilerlediler, Dörtyol’a kadar geldiler Fransızlar, Hatay’a bağlı Dörtyol kasabasına. Yani aradan bir ay geçmemişti, Dörtyol civarındaki köylere, Fransızların yanlarında getirdikleri Ermeni intikam alayları, Dörtyol civarındaki köylere saldırmaya başlayınca Mondros’tan sonra Türk topraklarında, Türk topraklarının işgaline karşı ilk direniş Dörtyol civarındaki köylerde başladı. Niyetim yani bir şeyleri yarıştırmak değil ama burası önemli, çünkü bu direnişi başlatan insanlar köylülerdi. Bir isim özellikle kaynaklarda geçer, Kara Hasan Paşa diye birisi Dörtyol civarındaki köylü direnişinin lideri olarak. O da adamın paşa oluşundan değil, köylü bir delikanlı. Kardeşini Ermeniler öldürünce Fransız askerlerine, Fransız birliklerine karşı hemen bir pusu hareketi kurup direnişi başlatıyorlar. Zamanla sayıları 300 kişiyi buluyor, daha da yayılıyor, bütün Adana, Mersin o Çukurova bölgesine. Bu 300 kişi bir sene boyunca Fransızlara bir sürü zayiat veriyorlar. Bir sene boyunca direniyorlar ve bir senenin sonunda İngiliz ve Fransız iki tabur, biri İngiliz biri Fransız iki taburun ve yanlarında çok ağır silahlarla taarruzuna maruz kalıyorlar Gavur dağlarında. Ve bu 300 kişi bu iki taburu da püskürtüyor. Bundan sonra Kara Hasan’a köylüler Kara Hasan Paşa diyorlar. Buradaki hareket, çete harbi 1921’e kadar devam ediyor. Arada 1920’de 44 kişilik bir çeteci 1000-1500 kişilik bir Fransız taburunu esir alıyorlar. Yani bu tamamen bir köylü hareketi olarak başlıyor, Mondros’tan sonraki işgale ilk direniş. Başka kimsenin başlattığı bir şey değil. Yani tarih kitaplarında hep Hasan Tahsin gibi tuhaf adamların ismi geçer. Tuhaftır onlar gerçekten, yani geçmişi şaibeli insanlardır. Biraz bakarsanız görürsünüz başka yerlerde bir sürü iş yapmış, tuhaf tuhaf suikast olaylarına karışmış ismi mismi değişik birisidir. Yani İstiklal Harbi’nin Türk köylüsü, Türk köylüleri tarafından başlatılması mühim bir şey. Daha sonra köylülerin başına neler geldiği, köylülerimize ne olduğu, köylerimize ne olduğu daha da önemli bir şey. Yani Çukurova bölgesinde köylülerin başlattığı direniş Maraş’tan da önce bir şeydir. Bunun sebebi de aslında basit bir şeydir. Çünkü Fransızlar Ermenilerle beraber geliyorlar. Fransızların çıktığı ilk yerde ilk direnişin başlaması bu açıdan normal bir şey ama Maraş, Antep, Urfa önce İngilizler tarafından işgal ediliyorlar. Yaklaşık 8-9 ay, 10 ay kalıyorlar İngilizler burada. Fransızlarla aralarında yaptıkları anlaşmalara binaen buraları boşaltıp Fransızlara devrediyorlar. O esnada, yani İngiliz işgali altında burada hemen hemen hiçbir ciddi direniş yok. Birileri tabi ki hazırlanıyor ama direniş patlak vermiyor çünkü İngilizler Fransızlar gibi yanlarında Ermenileri getirmedikleri için. Fakat bu İngilizlerin boşaltıp buraları Fransızların geleceği haberini alan bazı insanlar, bilhassa yetkili insanlar, bilhassa makam, mevki sahibi insanlar bir şeyler yaptılar, yani sağa sola telgraf çektiler, protesto mektupları gönderdiler. Yani düşman işgali komutanlarına, hem Ankara’ya, hem işte padişaha vesaire. Bunlar ilginç, isterseniz ben bir parça okuyayım; yani İngilizlerin boşaltma kararı üzerine Fransızların geleceğini duyanlar Fransızların Adana’da yaptıkları, Dörtyol civarında yaptıkları katliamı, Ermeni intikam alayları ile yaptıkları katliamı bilen insanlar dediğim gibi bir yerlere telgraf çektiler, orada şöyle şeyler söylüyorlar:

“Sekiz aylık bir İngiliz işgalinden sonra memleket Fransızların işgaline uğradı.

İngilizlerin işgali esnasında milli ve dini duyguları incitecek mahiyette hiçbir olay olmamıştır…

Bütün cihanda malum olan Fransız adalet ve medeniyetine dayanan bizlerin kalplerimizde bu işgal dolayısıyla bir değişiklik olmadı. Fakat çoğunluğu Adana ve civarı Ermenilerin teşkil eylediği işgal kıtaları geldiğinin ertesi gününden itibaren Müslümanlar hakkında büyük bir düşmanlık duygusu göstermekten çekinmediler…”

Bundan sonra Ermenilerin yaptıkları bir bir sıralanıyor ve şöyle devam ediyor:

“…Bundan başka Müslüman ahalinin namus ve haysiyetinin emniyet altında olmadığını düşünmek hakkını haiz olduğumuzu derin saygıyla arz ederiz.

Şer’i ve mantıki olan isteklerimiz dikkate alınmadığı takdirde masumluğumuzu, şikâyetlerimizi yüksek meclise duyuracağız cevabınızı bekliyoruz.

İmza: eşraf ve memurlar.”

Başka bir telgraf da şöyle diyor:

“İngilizlere teşekkür ederiz.

İngilizler idare işlerine karışmaksızın memleketin güvenliğini sağlamakla meşgul oldular. Müslüman ve Hristiyan ahali arasında ikilik yaratacak hiçbir çalışmada bulunmadılar.”

Buna benzer bir sürü telgraf var, mektup var. Bunlar ya belediye başkanının ya mutasarrıfın ya Müdafaa-i Hukuk Cemiyeti başkanının, hatta bazı şehylerin tavırlarıdır. Hatta Mustafa Kemal’in de Sivas Kongresi’nin hemen akabinde Müdafaa-i Hukuk Cemiyetlerine gönderdiği, “mitingler yapalım, bilhassa Amerika nezdinde” gibi tavsiyelerde bulunduğu telgrafları var. Yani ne demeye çalışıyorum? Şimdi bizim başımızdaki bütün bela İstiklal Harbi verdikten hemen sonra başlayan bir hareket. Yani Türkiye’nin Türkler tarafından idare edilmemesi tedbiridir. Yani İstiklal Harbi’ni veren insanlar İstiklal Harbi’nden sonra bir yerlerden, bir şeylerden kasıtlı olarak uzak tutuldular. Daha bu İstiklal Harbi cereyan ederken başladı. İstiklal Harbi’ne birileri müdahale etti. Mesela Maraş’ta bilinen, Ali Çetinkaya diye bir adam var. Kılıç Ali diye birisi var. Bunun Maraş Çete Harbi’ndeki dahli, müdahalesi çok sonradan olmuş bir şeydir. Harp başlamış, harbin orta yerinde gelmiş ve harbe iştirak etmemiştir. O günleri yaşayan insanların hatıratlarında bu var. Ama ne oluyor? Kılıç Ali, Ali Çetinkaya daha sonra İstiklal Mahkemeleri Başkanı filan oluyor. Bir şeyler, bir şeyler oluyor. Oradaki bu Kılıç Ali’nin gösterdiği tavrı gösterenler Türkiye’de bütün devlet makamlarını dolduruyorlar. İstiklal Harbi’ni veren insanların başına ne geliyor? Bunun çetelesi, muhasebesi tutulmuş değil. Ama İstiklal Harbi’ne İstiklal Harbi esnasında müdahale edildiği, birilerinin olaya el koyduğu açık. Şimdi bizim bu Güney cephemizin bu hale gelmesinin sebebi Yıldırım Ordularının hezimeti. Üç tane ordumuz var, birisi tamamen neredeyse esir oluyor, birisi tamamen dağılıyor; kalanın yarısı kaçıyor, yarısı burada, Torosların kuzeyine kadar çekiyorlar. Yani dolayısıyla Hatay, Maraş, Antep, Urfa bütün oralar Adana, Mersin ordusuz bir haldeyken, Türk köylüsü tarafından direniş başlatılıyor. Yani bu çok mühim bir şey. Çünkü bu Türkiye’nin hemen her tarafında böyleydi. Batı’da da, yani ellerinde silah dahi olmadan baltalarla düşman ordularına karşı harekete geçen köylüler vardı, Batı cephemizde. Bizim düzenli ordunun en çok etkin olduğu cephe diye bildiğimiz Doğu cephesinde bile, mesela Erzurum’un geri alınışı sırasında, Kazım Karabekir’in notlarından söylüyorum 12 tane üniformalı şehit var, 1700 tane sivil halk diyor. Yani böyle bir şey var. Düzenli ordunun en şey olduğu etkin olduğu cephemizde bile, çarıklı erkân dedikleri bizim köylülerin bir iradesi var yani. Bu bütün cephelerimizde açık ve net bir şeydir. Yani Çerkez Ethem’in de Batı cephesinden bir şekilde uzaklaştırılması, tard edilmesi aynı şekilde, yani o Güney cephemizde ne olduysa Batı cephesinde de İstiklal Harbi’ne birilerinin müdahale etmesi, birilerinin el koyması gibi bir şey oldu. Çünkü, bunu Kemalist tarihçiler de söyler, o dönemde kimse subayların emri altında çalışmak istemiyor. Böyle bir şey var yani. Niyazi Berkes de söylüyor. Herkes Çerkez Ethem, Demirci Efe gibi veya başka gönüllü milis kuvvetler, çeteciler ile beraber bilhassa, İstiklal Harbi’ni veriyorlar.

Bir de Misak-ı Milli’den bahsetmek istiyorum. Misak-ı Milli aslında öyle çok şey gibi bir metin gelmeyebilir, “harikulade bir şey değildi” diyebilir bazıları. Ama öyle değil. Tamam dünyada bir Wilson Prensipleri havası esiyordu. Yani Türklerin çoğunlukta olduğu yerler Türklerindir. Kabaca böyle yorumlanır. Yani bilhassa bizim güney cephemizdeki köylülerin başlattığı direniş Meclis-i Mebusan’da da yani Meclis’de de bir şeye sebep oldu. Yani Misak-ı Milli kararının alınması bizim güney cephemizle alakalı bir şeydir. Dolayısıyla bir devletten bahsediyorsak o zaman, Misak-ı Milli kararını alan irade veya organizasyondu o zaman devlet. Misak-ı Milli’de bariz bir şekilde, yani hiçbir tartışmaya mahal bırakmayacak şekilde bizim güney sınırlarımız İskenderun’dan başlayıp Halep’i zaten içine alıyor, El Bab zaten var, Menbiç zaten var, Rakka zaten var. Oradan Musul, Kerkük ve Süleymaniye’yi kapsayarak devam ediyor güney cephemiz. Ve Misak-ı Milli’den de ilk taviz Ankara Anlaşması’dır. 1921 Sakarya Meydan Muharebesi’nden sonra Fransızların ve İngilizlerin oralarda tutunamayacağı anlaşılınca Fransızlarla çektiğimiz Suriye sınırımız, 1921 Ankara Anlaşması. Bu bariz bir şekilde taviz ve bu anlaşma, Ankara Anlaşması, Lozan Konferansı’nda bir görüşme konusu bile yapılmıyor. Mustafa Kemal’in kesin emriyle öyle bir bahis açmayacağız, orası tamamdır diye bir şey yapılmıyor yani. Ve Misak-ı Milli harikulade bir şeydi. Çünkü bir meclis tarafından kabul edilmiş bir şeydir. Yani başka ülkelerde böyle bir şey yok. Dolayısıyla Rıza Nur’un da hatıratında ve diğer diplomatların da belirttiği gibi biz nereye gitsek, kimlerle anlaşma masasına otursak Moskova’da, Lozan’da Misak-ı Milli’yi öne sürüyorduk ve her şeyi çözüyorduk. Yani bütün güçlükleri ancak Misak-ı Milli’yi öne sürerek atlatıyorduk, elimiz kolaylaşıyordu, rahatlıyorduk diyor. Neden böyle? Çünkü biz bu anlaşmayı imzalıyoruz burada, gittiğimiz zaman Meclis bu anlaşmayı imzalamaz diye; aslında bir çeşit tehdit ediyorlardı onları. Çünkü bir anlaşmanın geçerli olabilmesi için o anlaşmanın milletvekilleri tarafından da onaylanması gerekiyor. Yoksa o gavurlar bana ne der yani, hani Misak-ı Milli’niz varmış, sizin böyle şeyleriniz varmış diye. Tarih kitaplarında Arap toprakları diye geçen topraklar için yine de mütareke hattı haricinde kaldığı için oraların ayrılmaz bir şey olduğundan bahsediliyor Misak- Milli’nin birinci maddesinde. Yani Arapların, bazı Arapların ihanetine rağmen, bazı Arapların da bu ihanete sessiz kalmalarına rağmen böyle bir şey var Misak-ı Milli’nin birinci maddesinde. Kürtlerin yaşadığı yerler, Kürtlerin çoğunlukta olduğu yerler hiç Misak-ı Milli’de mevzu bahis bile edilmiyor. Kürtlerin Türklerden ayrı bir şey olduğu, böyle bir kafa yok yani, hiç kimsede yok. Gavurların birilerine beğendirmeye çalıştığı bir şey, Kürtlerin de reddettiği bir şey. Açık ve net bir şekilde biz sizin söylediğiniz gibi Türklerden ayrı bir şey değiliz. Biz Türk Kürt ayrılığını kabul etmiyoruz, biz gavur değiliz diyorlardı, dediler ve fiilen de gösterdiler bunu.

Yani bugün de biliyorsunuz Misak-ı Milli diye birileri bir şeylerden bahsediyor. Yani Suriye’deki, TSK’nın Suriye’ye girişi dolayısıyla vesaire birileri ağzına Misak-ı Milli lafını alıyor, bir şeyleri meşrulaştırmaya çalışıyorlar akılları sıra. Kısaca şunu söyleyeyim: Geçtiğimiz günlerde Yeni Türkiye Dergisi diye bir dergi, bir sürü kalantor isim var, Misak-ı Milli özel sayısı yapmışlar. Recep Tayyip Erdoğan’ın da önsözü varmış o dergide. Derginin yüksek istişare kurulu başkanı Amerikalı bir profesör, Justin McCarthy. Bu kadar yani. Bunlar tamamen Amerikan işi. Yani “İslam’dan bahsedip İslam’ı nasıl yok ederiz, Misak-ı Milli’den bahsedip Misak-ı Milli’yi bir daha bahsedilmeyecek hale nasıl sokarız?”dan başka bir şey değil yani. Teşekkür ediyorum.

Gökhan Göbel: Biz de Yahya Çiftçi’ye teşekkür ediyoruz. Şimdi İstiklal Marşı Derneği Genel Saymanı Oruç Özel’e mikrofonu tevdi ediyorum.

Yahya Çiftçi
Tek Dil Olmadan Tek Millet, Tek Devlet, Tek Vatan, Tek Bayrak Olmaz

misakımilli

Osmanlı İmparatorluğu Dağılınca Oluşan Devletler

OSMANLI İMPARATORLUĞU DAĞILINCA OLUŞAN DEVLETLER

01. Türkiye
02. Bulgaristan (545 yıl)
03. Yunanistan (400 yıl)
04. Sırbistan (539 yıl)
05. Karadağ (539 yıl)
06. Bosna-Hersek (539 yıl)
07. Hırvatistan (539 yıl)
08. Makedonya (539 yıl)
09. Slovenya (250 yıl)
10. Romanya (490 yıl)
11. Slovakya (20 yıl) Osmanli ad:Uyvar
12. Macaristan (160 yıl)
13. Moldova (490 yıl)
14. Ukrayna (308 yıl)
15. Azerbaycan (25 yıl)
16. Gürcistan (400 yıl)
17. Ermenistan (20 yıl)
18. Güney Kıbrıs (293 yıl)
19. Kuzey Kıbrıs (293 yıl)
20. Rusya’nın güney toprakları (291 yıl)
21. Polonya (25 yıl)-Himaye- Osmanlı adı: Lehistan
22. İtalya ‘nın güneydoğu kıyıları (20 yıl)
23. Arnavutluk (435 yıl)
24. Belarus (25 yıl) -himaye-
25. Litvanya (25 yıl) -himaye-
26. Letonya (25 yıl) -himaye-
27. Kosova (539 yıl)
28. Voyvodina (166 yıl) Osmanlı adi: Banat

Asya’da

29. Irak (402 yıl)
30. Suriye (402 yıl)
31. İsrail (402 yıl)
32. Filistin (402 yıl)
33. Urdun (402 yıl)
34. Arabistan (399 yıl)
35. Yemen (401 yıl)
36. Umman (400 yıl)
37. Birlesek Arap Emirlikleri (400 yıl)
38. Katar (400 yıl)
39. Bahreyn (400 yıl)
40. Kuveyt (381 yıl)
41. Iranın batı toprakları (30 yıl)
42. Lübnan (402 yıl) Afrika’da
43. Mısır (397 yıl )
44. Libya (394 yıl) Osmanlı adi:Trablusgarp
45. Tunus (308 yıl )
46. Cezayir (313 yıl)
47. Sudan (397 yıl ) Osmanlı adi: Nubye
48. Eritre (350 yıl ) Osmanlı adi: Habes
49. Cibuti (350 yıl)
50. Somali (350 yıl ) Osmanlı adi: Zeyla
51. Kenya sahilleri (350 yıl )
52. Tanzanya sahilleri (250 yıl)
53. Çad’ın kuzey bölgeleri (313 yıl ) Osmanlı adi: Reşade
54. Nijer’in bir kısmı (300 yıl) Osmanlı adi: Kavar
55. Mozambik ‘ in kuzey toprakları (150 yıl)
56. Fas (50 yıl ) -himaye-
57. Bati Sahra (50 yıl) -himaye-
58. Moritanya (50 yıl) -himaye-
59. Mali (300 yıl ) Osmanlı adi: Gat kazası
60. Senegal (300 yıl)
61. Gambiya (300 yıl )
62. Gine Bissau (300 yıl)
63. Gine (300 yıl )
64. Etiyopya’ nin bir kısmı (350 yıl) Osmanlı adı: Habeş

Osmanlı Kara hudutları sınırları içinde resmen bulunmamakla birlikte fiilen Hilafete bağlı yerler;

64. Hindistan Müslümanları -Pakistan-
65. Doğu Hindistan Müslümanları -Bangladeş-
66. Singapur
67. Malezya
68. Endonezya
69. Türkistan Hanlıkları
70. Nijerya
71. Kamerun

1736 tarihli Osmanlı sınırlarını gösteren bir harita

 

Atlar

1588525291472

Selâmun Aleyküm,

Ben atlardan bahsedeceğim. Cumhuriyet tarihinde attan düşmüş iki tane devletlü var. Gerçi bu nazarla bütün Cumhuriyet tarihini tetkik etmiş değilim ama ata dair okumalarım sırasında karşıma çıkan, sıradan vakıalar gibi okuduğum ama daha sonra başka şeylerle karşılaştığımda aslında bunun, mühim olduğunu fark ettiğim iki vakıa.

Ama biz şuan attan inişi, eşekten düşmüşten beter bir halde yaşıyoruz ve hatta tabir caizse şuan ki hayatımız atın intikamına maruz kalmış bir hayat ve at yokluğuyla bizden intikamını alıyor. Yani bunu da edebi bir cümle olsun diye sarf etmiş değilim. Rasûl-u Ekrem buyuruyor ki “Bir kimsenin bir atı olur ve ona ikram ederse, Allah da ona ikram eder. Ve şayet, atını hor görür, ihanet ederse Allah da onu hor ve zelil kılar.”

Şimdi bu at bahsi, yani işte “tarihin bir döneminde muvasala aracı attı; şuan işte biz atın yerini tutacak birtakım başka araçlara sahibiz…” şeklinde geçiştirebileceğimiz bir hâdise de değil. Çünkü hadislerdeki ifadeler gayet sarih. Hadisler bize diyor ki “atın alnında kıyamete kadar hayır yazılıdır”. “Kıyamete kadar…” Bu “hayır” kelimesi de başka hadislerden öğrendiğimiz kadarıyla “ganimet, bereket bizi cehennem ateşinden uzak tutacak bir şey” olarak tefsir ediliyor. Okumalarım sırasında bu hadisle karşılaştıktan sonra, yani “ata ihanetin tarihi nedir” nazarıyla bazı kitapları karıştırdığımda bunun Kırım harbiyle başladığını gördüm. Kırım harbinde Osmanlının ittifak halinde savaşa katıldığı devletlerden ve daha sonra başka Avrupa devletlerinden daha ucuza atlar temin ederek Anadolu’da ordu için at yetiştiren insanları görmezden gelmeye, onlardan at satın almamaya, bu insanların da bu atları ellerinden çıkarmaya başladığını ve bu şekilde birçok kıymetli atın Avrupa’ya gittiğini Kırım harbi sonrasında görmeğe başlıyoruz. Daha sonra yine Meşrutiyet döneminde o meşhur, yunuslara-martılara-köpeklere dair o iktisat politikalarının atlara da uygulandığını görüyoruz. Maliyeyi rahatlatma adına bizim haralarımız kapatılmış. İşte damızlık atlarımız yani kıymetli atlarımız Avrupa’ya gitmiş ki bu atlar kaynaklarda Arap atlarından daha üstün vasfedilir. Bizim bu coğrafyaya ait Türk atı diyebileceğimiz bir sürü atımız var. Farklı kanları taşıyan atlar bunlar. Tarih kaynakları, mesela Kastamonu atı diyor… Bu at Arap atından üstün bir attır diyor. Bunu 500 yıl önce söylüyor. Arap atından üstün bir at diye vasıflandırıyor. Hani Kastamonu yöresine ait bir at. Ki o atlardan daha üstün atlarımız var. Daha sonra işte Cumhuriyet döneminde devletin 1925-28 arasında bir traktör hamlesi var. Traktörleşme hamlesi var. Yaklaşık 3000 tane falan traktör alınıyor 1925-28 arası. Bu traktörler iki-üç yıl içerisinde hurdaya ayrılıyor. Çünkü bu traktörler mesela bu coğrafyada kullanılabilecek traktörler değil, devir gücü düşük. Adam alıyor ama o kıraç arazide o traktörün devri araziyi sürmeye yetmiyor. Traktöre bir çift de öküz bağlıyor ya da bir çift de at bağlıyor. Yani o traktörü kullanmaları da bu şekilde oluyor. 2-3 yıl içerisinden o üçbin tane traktör devasa bir hurdalık oluşturuyor. O dönemde genelkurmayın, internetten ulaşabilirsiniz, çok enteresan raporları var. Israrla traktörleşmeye karşı duruyor. Bunun tek tek hesabını yapmışlar. İşte dönüm bazında at ile çiftçilik yaparsanız ne olur, traktörle yaparsanız ne olur… gübresine varana kadar hesap etmişler ama devleti ikna edememişler… 1929 buhranıyla beraber bu traktörler de elden gidiyor. Ve yine genelkurmayın hesabına göre bu traktörlere ayrılan parayla biz 70-80 bin iyi cins at sahibi olabilirdik. Yani iyi cins atlar, sıradan, kırma atlar değil, cins at sahibi olabilirdik. Bu atlarla da her türlü zirai işlemimizi de yapabilirdik, milli savunma noktasında da hiçbir sıkıntıya düşmezdik diyor bu raporlar. Ama bunların hiçbirisi hiçbir zaman dikkate alınmıyor. Yine 1940’larda ruam denilen bir bela var. Artık biz ruamı yani atları kırıp geçirdiği söylenen bu hastalığı Birinci Dünya Harbi’nde Almanların biyolojik bir silah olarak kullandığını biliyoruz. 1945’li yıllara doğru bu ruam patlak veriyor. İkincisi yine 1960’lı yılların ortasına doğru patlak veren bir ruam var. Ama buna dair tek bir resmî rapor göremezsiniz. Bu salgında kaç tane atın öldüğüne dair tek bir tane rapor söz konusu değil. Ben o dönemki ulaşabildiğim gazeteleri internetten taradım. Bu ruam 3-4 yıl önü alınamıyor. Ya da böyle bir iddia var. Yani ruam bir taraftan var, böyle bir salgın var, orası muhakkak, ama bir taraftan da ruamdan koruma adına bir aşılama kampanyası var. Ruamdan da atlar ölüyor, aşılanan atlar da ölüyor. Böyle bir tuhaflık var. Atını kaçıranlar, hem ruamdan hem ruama karşı koruyacağı iddia edilen o aşıdan atlarını yaylaya kaçıran insanlar atlarını kurtarabiliyor. Yani o atlar sağ kalıyor. Ben o dönemi sadece gazetelerden tetkik edebildim çünkü o dönemde kaç at öldüğüne dair resmî bir rapor yok. Bu 3-4 yılın sadece 3-4 ayına dair gazete haberleri var. Ondan sonra artık sıradan bir vakıa olduğundan, muhtemelen artık haber değeri taşımadığından gazetelerde bunu görmüyoruz. Nadirattan görüyoruz. Sadece 3-4 ay içerisinde ölen at sayısı 20 bin. Onlarca haberden topladığımda ulaştığım bir rakam. Yoksa toplu olarak bir yerde yazılmış değil. Şimdi bu ruam, belki haberlerde izliyorsunuz, işitiyorsunuz, hala cumhurbaşkanlığının atları uyutuluyor mesela. Öldürülüyor, itlaf ediliyor… Geçen yıl ben bir haber okumuştum. Büyükada’da biliyorsunuz ulaşım faytonlarla, atlarla sağlanıyor. Geçen yıl ilk defa ruam vakıası görülmemiş. Daha geçen yıl ilk defa. Ve adamlar bununla övünüyorlar. Yani o adaya o hastalığın nasıl taşındığı ayrı bir hikaye. Ve oradaki atların hiçbiri cins atlar değil, hepsi melez, kırma. Yani cins at diyebileceğimiz atlar değil ama oradaki atların yaşamasına bile müsaade edilmiyor hala. Geçen yıl oradan sorumlu şahıs bunu bir müjde olarak veriyor, “işte bu yıl ruama rastlamadık”. Ata ihanetten bahsediyordum… Bir de 1960 darbesinden sonra biliyorsunuz süvari birlikleri lağvediliyor, burada vazifeli askerler tankçı birliklerine kaydırılıyor ve 1960-1975 arasında 650 bin tane at Avrupa’ya satılıyor, 650 bin tane at ve kasaplık fiyatına satılıyor. Bu satılan atların içerisinde paha biçilemeyecek atlar var, damızlık olmaları sebebiyle yani iyi nesil elde edilebileceğimiz atlar var ve bunların hepsi kasaplık fiyatına satılıyor. En son da 1980’den sonra yılkı halinde yaşayan atlarımız, özellikle güneydoğuda, Çukurova bölgesinde yılkı olarak yaşayan atlarımız, mafya deniliyor artık, ne mafyasıysa bilmiyorum, bu işle uğraşan adamlar öyle at mafyası olarak zikrediyorlar, bütün bu yılkı atları Suriye’ye kaçırılıyor ve bu defalarca şikayet konusu oluyor, gerekli mercilere başvuruluyor yani adamlar yılkı atlarını sürüler halinde Suriye’ye götürüyor. Ama hiçbir şekilde bunun önü alınamıyor yani o yılkı atları da gidiyor. Atın başına gelenler Türkiye’de bunlar. Şu an 400-500 bin gibi bir at mevcudundan bahsediliyor ki bunlar da yarış atları ya da yarıştırılmak üzere yetiştirilen atlar, artık milletin elinde ne kadar at varsa o da bilinmiyor, 400-500 bin gibi bir rakam zikrediliyor.

Şimdi, konuyu biraz dağıttım, attan düşen iki devletlü var demiştim; biri Mustafa Kemal ama gerçi attan düştüğünde cumhuriyetimiz ilan edilmemişti, Sakarya meydan muharebesi öncesi attan düşüyor, kaburgaları kırılıyor ve bununla ilgili birbirini nakzeden bir sürü rivayet mevcut: şu sebeple düştü, bu sebeple düştü; düştüydü düşmediydi falan filan… her neyse. İkinci vakıa hepimizin hatırladığı, Recep Tayyip Erdoğan’ın İstanbul Bayrampaşa’da emekliye ayrılmış bir yarış atından, ıskartaya çıkarılmış bir attan düştüğü vakıa. Şimdi belki sorabilirsiniz yani bir insan attan düşemez mi? Yani böyle bir hakkı yok mu? diye. Yani bu mümkündür, mesela at terbiyesizdir yani henüz terbiye edilmemiştir, korkaktır, birtakım terbiye işleminden geçirilmemiştir, ürker falan filan at üstündekini atabilir. Ama ben işte Selçuklular ve Osmanlılar döneminde yazılmış tarih kitaplarını karıştırırken bu attan düşmeyle alakalı enteresan malumatlara rastladım: Nasıl ki rüya sahibine göre tabir edilirse biz de attan düşen adama bakarız yani attan düşme vakası da attan düşen adama göre tabir edilir, yani kim bu attan düşen diye. Mesela adam Ahilerin başına geçmiş… Ahilerin başına geçmesi ne demek? Yani bu adam mesleki olarak, mesleğinin gerektirdiği bütün vasıfları haiz, ahlaki olarak da gözle görülür bir sıkıntı söz konusu değil, ki Ahilerin başına geçmiş ama bu adam attan düştüğü zaman diyorlar ki bu işte bir iş var. Yani at bizim bilmediğimiz bir şey biliyor. Yani namussuz olarak bilinen bir adamın attan düşmesini beklemiyorlar, adam güvenilir bir adam ve attan düşüyor, diyorlar ki bu işte bir hayırsızlık var. İlk Busbecq’in Türk Mektupları’nda rastlamıştım, biliyorsunuz Kanuni döneminde Türkiye’ye elçi olarak geliyor, kitabında diyor ki, paşalardan biri atından düştüğü ya da atının ayağı sürçtüğü için hemen azledildi. Çünkü diyor, ondaki hayırsızlık devlete sirayet etmesin istendi ve paşa attan düşmesi sebebiyle azledildi. Selçuklularda da var. Yani mesela adam savaş anlatıyor. Savaşa gidilirken komutanın attan düşmesini kaydediyor. Yani böyle kayıtlar var. Savaşa dair bütün ayrıntılar yok ama adamın attan düştüğü kaydedilmiş… Hatta en son Peçevi tarihinde rastladım. Yani vakanüvisler attan düşen adamları hususi olarak kaydetmişler. Başka kaydettikleri ilginç şeyler de var. Mesela muharebe öncesinde hücum hattındaki atların hareketlerine bakmışlar. Yani iki ordu karşı karşıya gelmiş, savaş patladı patlayacak, herkesin dikkati ön saftaki, hücum hattındaki atlarda. Gözleri bu atların üzerinde çünkü atların hal ve hareketi bize ne diyor diye merak ediyorlar. Hatta İstiklal Harbi’nde de böyle anlatılır. Taarruzdan bir önceki gün, yani atların bir gün boyunca yemediği, içmediği, uyumadığı ve sürekli yeri tepeledikleri kaydedilmiş ve bunu da zafer yakın diye yormuşlar. Bunu bu şekilde yormuşlar, yorumlamışlar. İşte bunun da bir hadisle ilgili olduğunu fark ettim. Peygamberimiz diyor ki: “Ne zaman ki bir taifenin, bir topluluğun atlarının başlarını yukarı tuttuğunu ve çok kişnediğini görseniz, bilesiniz ki fırsat onlarındır, ama ne zaman ki o atlar başlarını aşağı tutarlar, az kişnerler ya da kişnemezler, öyle kuyruklarını sallarlar, bilesiniz ki böyle bir kavim yenilir ve yıkılır.” Dolasıyla, atın her hali savaşta, cephede dikkate alınmış ve bundan ayrı bir enerji, ayrı bir güç kazanılmış…

Bu adamlar, atların bu hallerine niye bu kadar dikkat ediyorlar? Şimdi şöyle bir malumat da vereyim size. Bu Türklere has bir şey. Türkler atlarına ramazanda fitre, fıtır sadakası verirler. Ramazan ayında evinde beş kişi, tavlasında ya da ahırında iki de at varsa yedi kişi hesap edip, ramazan fitresini veriyor. Yani atını evin ehlinden, efradından kabul ediyor. Şimdi hadis diyor ki: “Atın zekatı verilmez… ve ata yaptığınız bütün harcama sadaka hükmündedir.” Tıpkı evladınıza yaptığınız harcama gibi… yani evladınıza yaptığınız harcama da sadaka hükmündedir, ata yaptığınız bütün masraflar da sadaka hükmünde kabul edilir. Ve ramazanda at sahibi insanların atları için fitre verdiğine şahit oluyoruz. Ama bu daha sonra mesela işte eskiden muvasala aracı attı, artık otomobil var. İşte otomobil de havaic-i asliyyedendir, asli ihtiyaçlardandır. İşte bu sebeple ona da zekat verilmez gibi birtakım fıkhî yorumlarla biz en başta kaybetmişiz çünkü atla otomobil daha ilk planda eşdeğer şeyler kabul edilivermiş. Yani atla otomobili yan yana getirmek edep dışı bir şey, bambaşka şeyler yani, mümkün değil ikisini aynı cümlede zikretmeniz… Gerçekten edep dışı bir şey, çünkü atla ilgili bir tane hadis okusanız, mümkün değil atla otomobili kıyaslamaya kalkmanız, imkan dahilinde bir şey değil. Ama bu ilk elde bu hale düşürülmüş. Resul-i Ekrem diyor: “çocuklarınıza ata binmeyi öğretin.” Şimdi bu, tavsiye gibi olarak algılanıyor. Yani işte yani çocuğuna at binmeyi öğretebilirsin; ama bu kesinlikle tavsiye değil bir emirdir! Çünkü bunun tavsiye şeklinde değerlendirilmesine diğer hadisler kesinlikle imkan vermiyor. Kesinlikle çocuğunuza at binmeyi öğreteceksiniz yani bu bir kesin emir. Aynı zamanda ok atmak… At ve ok özellikle zikrediliyor, hatta çocuğun baba üzerindeki haklarından addediliyor ve kesinlikle bunlar tavsiye hükmünde zikredilmiş şeyler değil.

Mesela gazavatnamelerimizde ya da destanlarımızda, şöyle kısaca bir gözden geçirseniz dahi fark edersiniz ki, at her zaman merkezdedir yani Köroğlu destanına bakın. Kırat mı merkezde, Köroğlu mu merkezde karıştırırsınız yani, destan Kırat’ı mı anlatıyor, Köroğlu’nu mu anlatıyor, olayın kahramanı kim? Yeri gelir bazı sayfalarda karıştırırsınız. Ya da Battalgazi destanına bakın. Mesela Battal Gazi’nin atının adı Aşkar’dır ve bununla ilgili ilginç malumatlar vardır. Yani bu Aşkar Hazreti Âdem’in atıdır ve bir şekilde gelir işte Hazreti Hamza’nın atı olur, aynı attır, Hazreti Hamza’dan Hüseyin Gazi’ye geçer, Hüseyin Gazi’den Battal Gazi’ye geçer, Battal Gazi’den Sarı Saltuk’a geçer… Aynı attır: Aşkar. Hani ab-ı hayat içmiş atlar bahsinde zikredilir. Ben bu atların melek olduğu kanaatindeyim. Hatta kozmolojide dördüncü kat semanın melekleri at suretindedir denir. Yine mesela Cebrail aleyhisselam peygamberimize hep at sırtında gelmiştir. Yani rivayetlere bakabilirsiniz. Cebrail hep at sırtında gelmiştir. Ve Bedir savaşında şeytanı korkutan şey Rasul-i Ekrem’e sorulduğunda bunun atlara binmiş melekler sebebiyle olduğunu söyler peygamberimiz.

Meleklerin atlarıyla ilgili de şöyle bir rivayet var: Melekler atın yaratılışını ve atın vasıflarını duymuştur, onu görmek isterler. Atı gördüklerinde Cebrail aleyhisselamdan isterler yani Allah bizim için de at yaratsın diye. Ve Allah da onlar için iki tür at yaratır.

Atla kıble, Kâbe arasında bir irtibat olduğunu düşünüyorum. Şimdi atın yaratılışına dair iki tane rivayet var kaynaklarda zikredilen: Biri atın kıble rüzgarından, Kâbe’nin sağ tarafından esen rüzgardan yaratıldığı, bir diğerinde de o rüzgarın sebep olduğu tozdan ya da topraktan, Kâbe’nin toprağından yaratıldığı rivayet edilir.

Sonra Kâbe inşaa edilirken, Allah İbrahim aleyhisselamla İsmail aleyhisselama Kâbe’yi inşa etmelerini emrettiğinde ve onlar bu inşa faaliyetine başladıklarında Allah onlara hediye olarak bir at gönderir. Ve peygamberimiz der ki: “Sizin ata ilk bineniniz atanız İsmail’dir. Ata ilk binen kişi atanız İsmail’dir.” Şimdi biz atın Hazreti Âdem’e sunulduğunu ve Hazreti Âdem’in atı seçtiğini biliyoruz. Ama mesela kaynaklar bunu şu şekilde tefsir etmişler: Çünkü demişler at İsmail aleyhisselama kadar vahşi hayvanlardan bir hayvandı. İsmail aleyhisselamla at ehil kılındı ve üzerine insan binebilecek hale geldi… şeklinde bir yorum da var. Ya da insanlar o döneme kadar atları etinden sütünden istifade etmişler ya da çeki hayvanı olarak arabaya koşmuşlar -çünkü bir de savaş arabaları çağı diye savaş tarihçilerinin bahsettiği bir dönem var-. Yani at henüz üzerine binilebilen bir mahlûk olarak söz konusu değil ve işte bu rivayette de İsmail aleyhisselam ata ilk binen kişi olduğu zikrediliyor ve bunun sebebi de Kâbe’nin inşasına başlaması…

Şimdi hicretin ikinci yılında kıblemiz değişiyor malumunuz. Kudüs’ten Kâbe’ye yöneliyoruz. Kıble değişikliği ile beraber aynı yıl cihat emri de geliyor. Ve savaş için atlar bağlamamız emri de aynı hicri ikinci yıldadır. Ben bu sebeple yani Kâbe’yle at arasındaki irtibatın tetkik edilmesini düşünüyorum. Yani nasipse onu da inşallah ileride tetkik etmek nasip olur.

İkinci husus da ok. Yani kaynaklar 9. yüzyılın sonunun itibaren Türklerden bahsetmeye başladıklarında Türklerin yanında zikrettikleri iki şey var: biri at diğeri ok; ve bu Resulü Ekrem’e soruluyor. Sahabe diyor ki atmak mı binmek mi daha efdal yani ok atmak mı ata binmek mi daha üstün? Peygamberimiz atmak daha efdal diyor. İşte Türkler bu ikisini cem ediyor yani atın üstünde ok atıyorlar ve bunu da mümkün kılan iki tane şey var: biri atın üzerinde sabit durmanızı ve ok atmanızı mümkün kılan üzengi, diğeri ise okçu yüzüğü dediğimiz zihkir. Üzengi ve zihkir yani at üzerinde ok atmayı mümkün kılan iki alet. 9. yüzyılın sonundan itibaren bütün kaynaklarda zikrediliyor yani Türk denildiğinde akla gelen şey, at ve ok. Haçlı savaşlarında da öyle… Haçlı savaşlarında bizim belki başarısızlık addebileceğimiz tek şey birinci haçlı seferi yani tamamen engel olamıyoruz haçlıların Kudüs’e gitmesine. Gerçi ona da başarısızlık diyemeyiz, çünkü birinci haçlı seferi diye bildiğimiz sefer sadece tek bir seferden değil beş seferden oluşuyor: ilkini tamamen imha ediyoruz, ikincisine Eskişehir yakınlarında -istihbarat zaafı nedeniyle, öyle diyor tarihçiler- meydan muharebesi şeklinde geçen savaşta ağır zırhlı şövalyeler karşısında bizim hafif süvarilerimiz etkili olamıyor ve geri çekilmek zorunda kalıyorlar ama daha sonra birinci haçlı seferinin devamı olan 1101’deki Alman, Fransız ve Lombardlar’dan oluşan üç tane farklı ordu var ve haçlı sayısı dörtyüz bindir. Bunların tamamı, ilki Merzifon’da, diğeri Konya’ya gelmeden, üçüncüsü Ereğli çayı civarlarında tamamen yok ediliyor. Yine ikinci haçlı seferi aynı şekilde, üçüncü haçlı seferi aynı şekilde… bunu mümkün kılan şey üzengi ve zihkir yani bizim at üzerinde ok atabilmemiz ve hafif süvarilerimize uygun bir savaş taktiği. İkincisi haçlıların kullandığı yol ağını, yol şebekesini devre dışı bırakmamız. Yani bu yol ağı bizim tarihten bildiğimiz Roma yolu ile kesişen, Osmanlının son dönemine kadar haç yolu diye bildiğimiz, ulu yol diye bildiğimiz yoldur. Türkiye’yi çapraz kesen yoldur. İstanbul’dan, Suriye, oradan Mekke ve Medine’ye giden yoldur. Bu yol 1071 Malazgirt Meydan Muharebesi’nden 30-40 yıl sonra, Türklerin ilk hedefi olmuştur yani bu yol Bizans’ın ve Haçlıların Anadolu’ya ve Kudüs’e ulaşmak için kullandıkları yoldu ve biz bu yolu onlara tıkadık diyerek konuşmamı bitireyim. Teşekkür ederim.

Mehmet Ali Yeşil
Tek Dil Olmadan Tek Millet, Tek Devlet, Tek Vatan, Tek Bayrak Olmaz

samsun’da 1940 yılında gerçekleştirilen askeri tatbikata ait bir fotoğraf.
Samsun Askeri Tatbikatı’nda Süvari Birlikleri
Fotoğrafçı: Margaret Bourke-White (Life Dergisi)
Tarih/Yer: 1940, Samsun

Ahal Teke ve Tarihi

ahal teke“TÜRK’ ÜN KANADI” AHAL TEKE VE TARİHİ

Ahal Teke bir Türkmen atıdır ve anavatanı da Türkmenistan’dır. Güney Türkmenistan’da yapılan araştırmalar sonucu İ.Ö. 2400 yıllarına ait uzun boylu düzgün ve orantılı bir kemik yapısına sahip iskelet kalıntıları bulunmuştur. Yine Güney Türkmenistan’da bulunan Altıntepe, Yassıtepe ve Kermençetepe’de arkeolog B. A. Kuftin tarafından yapılan kazılarda elde edilen buluntularda, M.Ö. III ve II. yüzyıllara ait ince incikli atların kemikleri bulunmuştur; Bilim insanlarına göre bu kemikler yabani hayvanlardan daha çok evcilleştirilmiş ve saygı duyularak gömülmüş at kemiklerine aittir.

Büyük İskender Asya Seferi’nde bu atların süratine ve güzelliğine hayran kalmış, Orta Asya Türklerinin Çin’e karşı savaşlarında büyük rol oynamıştır. Kaşgarlı Mahmut’un Divan-ı Lugat’ı Türk’te, ”Dört ayağı yerden kesildiğinde üç saniye havada kalabiliyor. Bu sırada avcı sarsıntısız atış yapabiliyor.” dediği, “Türk’ün kanadı” olarak değerlendirdiği, Manas ve Dede Korkut Destanlarında adı geçen at da yine Ahal Teke’dir.

15 ve 16. yüzyılda Ahal Teke atlarının ünü bütün dünyaya yayılmıştır. Rusya’da tanınmasıyla birlikte Rus zenginleri tarafından satın alınır. Ruslar bu ata, uzun boylu, değerli asya atı anlamına gelen ve Türkçe kökenli olan “Argamak” adını vermişlerdi. Rusya’da en iyi damızlık atlar bu ırktan kullanılmıştır. Boinov (Boynov) aygırı günümüzde Rusya’da yetiştirilen Ahalteke’lerin atasıdır. Rus askerlerinin Ahal teke atlarına olan ilgisi Türkmenlerin ata bağımlı geleneksel yaşam biçimlerinden gelir. Ruslar bu ırkı geliştirmek ve irileştirmek için İngiliz safkanları ile çiftleştirmişse de bu girişim başarısızlıkla sonuçlanmıştır. Günümüzün en kıymetli İngiliz at ırklarının atalarından biri olarak kayıtlara geçen “Byerley Turk”ün ırkı da yine 1686’da İngiltere’ye götürülen Türk atı Ahal Teke’dir.

Yaşayan en eski at ırklarından olan ve ‘Altın At’ olarak da bilinen Ahal Teke, adını Türkmenistan’daki bir bölge ve aşiretten alır: Akhal adı, bugünkü Türkmenistan da Pers İmparatorluğu’nun da bir parçası olan Kopet dağlarının eteklerinde bulunan bir vahadan gelmektedir. Orta Asya tarihi boyunca sürekli değişen ticaret ve savaşlar dolayısıyla kurulmaya çalışılan egemenlikler, Ahal vadisine ulaşamamıştır.

Öte yandan Teke kabilesi Hazar Denizi’nin batısında yer alan dağların güneyinde ve Karakum Çölü’nün kuzeyine yerleşmişti ve bu doğal korumalı bölge burada yetiştirilen Ahal Teke atlarının genetik özelliklerinin korunmasını sağlamıştır.

Ahal Teke eşsiz ve hiçbir at cinsinde görünmeyen karakteristik özelliklere sahiptir: Kafası uzundur. Geniş bir alnı, anlamlı bakan iri badem gözleri, dar ve dik kulakları, uzun ve yüksek bir boynu ve dar bir göğsü, uzun ve güçlü bacakları vardır. Vücudu uzun ve eğimlidir. Kas yapısı mükemmeldir.

ahal tekee

En belirgin özelliklerinden biri de ışıkta parlayan ve değişen metalik altın rengidir. Günde 180 – 200 kilometre koşabilen, üç gün susuz kalacak kadar dayanıklı ve manevra yeteneği yüksek olan Ahal Teke atı, hiçbir atta görünmeyen renk değişikliğiyle dikkat çekmektedir. Ahal Teke atlarının özellikle gözleri çok berrak ve güzeldir. Şairler onu “Kız bakışlı atım” diye tarif ederler. Derisi ve toynağı parlar. Kuyrukları kısadır. Burnu, boynu ve ön ayakları uzundur. Karnının içi, burun deliği ve alnı geniştir. Bakışları çok güzeldir. Hisleri, sezgileri çok kuvvetli olup sahibini ıslığından, sesinden veya kokusundan tanıyabilirler. Ahal Teke atı, sıra dışı fiziksel gücünü ve duyarlı özelliğini Orta Asya ülkelerinin kendine özgü doğa koşullarından almıştır. Bölgede yer alan ve bölgenin %90’ı teşkil eden Karakum Çölü’nün de etkisiyle sert iklim koşulları olan aşırı sıcak, kuru soğuk ve kuraklık bu ırkın dayanıklılığını geliştirmiştir. Ahal Teke atı, parlak ve değişken metalik altın rengi ile dünyanın en güzel at ırkı olarak kabul edilir. Bir ömür boyu sadece tek bir biniciyle koşacak kadar duygusal, sanki bir attan daha fazlasıymış gibi dik ve heybetli bir duruşa sahiptir.

Ahal Teke atı, birçok at ırkının gelişimini etkilemiş ve binlerce yıldır kendine has özelliklerini ve türünün saflığını koruyabilmeyi başarmıştır.

Türkmenistan’daki en eski kalıntılardan birisi olan Pazirik Kurganı’nda bulunan Pazirik Halısı, son derece ince işlenmiş at ve binici detayları ile bezenmiştir. Oğuz Han’ın devlet armasının da işli oldu bu halıdaki işçiliğin atlarla bezenmiş olması da halıcılık sanatı ve atçılığın Türkmenistan’da çok eski dönemlerden bu yana var olduğunun kanıtıdır.

Osman Kürşat SERTTÜRK

at-bayrami-sanat-eserleri

Türk Atı (Azaraks-Byerley)

Erken yaşta Osmanlı ordusu ile gittiği savaş meydanlarından, İngiltere’de başarıdan başarıya koştuğu yarış sahalarına, Thoroughbred ırkının temel üç aygırından birincisi oluşundan, atlarda cesaret ve hızın sembolü olarak haklı bir şöhrete uzanan bir hayat… Ve Thoroughbred ırkı içinde sayısı gün geçtikçe azalıyor olsa da günümüze kadar uzanan bir soyun kurucusu… İşte Byerley Türk… Hayatının ilk sekiz yılı (bazı kaynaklara göre 10 yılı) savaş meydanlarında geçen bu at, bir Osmanlı zabiti olan sahibi ile 1683 yılında II. Viyana kuşatmasına katılmış. Daha sonra Buda Kuşatmasında Avusturya ve müttefiklerinin Buda’yı geri alması sonucunda esir düşen seyisi ile birlikte, Yüzbaşı Robert Byerley tarafından alınıp, İngiltere’ye götürülmüş. Yaşamının yaklaşık ilk on yılını savaştan savaşa tehlike içinde geçiren bu atın, doğumundan itibaren onun bakımını yapan ve ona sevgiyle özen gösteren seyisi hep yanında olmuştur. Robert Byerley’in bu atı seyisi ile birlikte alıp götürmesinin sebebi ise Türk atlarının dayanıklılığı, hızı, akıllı oluşunun yanında inatçılığı ve seyisi ya da binicisi dışında kimseyi yanına yaklaştırmadığını biliyor olmasındandır. Seyisi bir yıl kadar Byerley Türk ile birlikte İngiltere’de kalmış sonra ortadan kaybolmuştur. Bu kısa süre zarfı içinde İngilizler ondan atın sevgiyle nasıl terbiye edildiğini öğrenmişler ve ata saygı gösterilmesi gerektiğini anlamışlardır. Adının ne olduğunu bilinmeyen bu seyis o bölgede diktiği ceviz ağaçları ile günümüzde hâlâ anılmaktadır. Byerley Türk seyisinin ortadan kayboluşundan sonra haftalarca dünyaya küsüp, bir matem içine girmiş olması Yüzbaşı Byerley’i endişeye sevk etmiş olsa da zaman içinde Byerley Türk’ün güvenini kazanmayı başarmıştır.

Byerley Türk yeni sahibi ile Kral III. William’ın İrlanda seferine ve Boyne Meydan Savaşına da katılmış. Bu savaşlarda da cesareti ve dayanıklılığı ile sahibinin başarılı olmasında nemli rol oynamış. Byerley Türk, yeni sahibi ile de iki yıl kadar savaş meydanlarında boy göstermiştir.

Byerley Türk’ün Türkçe bir ismi de var. Azarax. Anne ve babasının isimlerinden oluşturulan bu isim, babasının Ateş olan isminin ilk harfi A ile annesinin Zarif olan isminin Zar kısmının birleştirilmesi sonucunda ateş çocuğu anlamına gelen Azarax ismi üretilmiştir. Dönemin ressamlarından John Wootton tarafından resmedilen Byerley Türk hiç değişik renkte lekesi olmayan siyah bir at olarak resmedilmiş ve kayıtlarda çoğu yavrusunun da kendiyle aynı renkte olduğu yazıyor. Byerley Türk’ün rengini kendi gibi siyah olan annesi Zarif’ten aldığı söyleniyor. Zira Byerley Turk gibi savaş meydanlarında zorlu mücadeleler geçirmiş babası olan Ateş demirkır bir safkan.

İngiltere’deki en eski yarış kayıtlarında Byerley Türk’ün ilk olarak 1690 yılında yarış koşmaya başladığını görüyoruz. Bu tarih bize Byerley Türk’ün 10 ya da 12 yaşlarında yarış sahalarına geldiğini gösteriyor. Kuzey İrlanda’da düzenlenen Kraliyet koşusunu kazandıktan sonra bütün yarışçılar ve yetiştiricilerin dikkati Byerley Türk üzerine yoğunlaşıyor ve aygır olarak birçok talep almaya başlıyor. Byerley Türk’ün ilk tayı 1701 yılında doğan Basto’dur. Basto yarış sahalarında 1708-1710 yılları arasında başarılı yarışlar yapmış bir isim ama Byerley Türk hattının devamını sağlayan asıl isim ise bir başka oğlu Jigg. Kayıtlarda Basto ile aynı yıl doğduğu görünen Jigg’in 1718 doğumlu oğlu Partner (Crofts Partner) hem güçlü bir yarış atı hem de başarılı bir aygır olarak soyun devamını sağlayan isim olarak tarihteki yerini alıyor. Crofts Partner’ın 1743 doğumlu oğlu tartar 5 yaşında kazandığı önemli yarışlardan sonra sahip değiştirip bu ismi almış. Sahip değiştirdikten sonra da başarılı yarışlarına devam eden Tartar hara yaşamında ise Blaze’in kızı Cypron’dan Herod’u (King Herod) vererek bu soyun devamında önemli kilometre taşlarından bir olmuş.

İngiliz atı (Thoroughbred) ırkı Byerley Türk, Darley Arabian ve Gololphin Barb isimli üç temel aygırın İngilizlerin çeşitli coğrafyalardan getirdikleri kısraklarla (bunlar içinde Akhal Teke kanı taşıyan Maneki atı kısrakları da var) eşleştirilmesinden meydana gelen bir ırktır. Irkın kurucu isimleri bu aygırlar olsa da ırkın oluşmasında kullanılan başka aygırlar da vardır. Brownlow Türk, Hautboy, Spanker, Lister Türk, Harpurs Barb,  Leedes Arabian, Darcy Yellow Türk, Muslo Türk bu isimlerden bazılarıdır. İngiltere’de daha sonra bir atın safkan Thoroughbred sayılabilmesi için Byerley Türk’ün torununun torunu olan Herod (1758) , Godolphin Arabian’ın torunu olan Matchem (1748) ve Darley Arabian’ın torunu olan Eclipse (1764) kanlarından soyundan gelme şartı konulmuştur.

Byerley Türk’ün torunun torunu olan Herod, oğulları Woodpecker (1773), High Flyer (1774) ve Florizel (1768) ile üç koldan Byerley Türk soyunun devamını sağlayan isim olmuştur. Herod’un Florizel kolu oğlu Diomed ile sürmüş ve onun oğlu Duroc (1806) vasıtası ile Amerika kıtasına ulaşmıştır. Diomed’in oğlu Sir Archy ile bu soy Ameirka’da ününün ve kan hattı olarak hakimiyetinin doruğuna ulaşmıştır… Herod diğer oğlu Highflyer kolu ise Sir Peter Teazle ve onun oğlu Walton (1799) vasıtası ile Partisan’a (1811) ve onun oğlu Gladiator ve Odin ile devam etmiştir. Byerley Türk hattının günümüze ulaşan kolunu ise Woodpecker(1773) oluşturur. Woodpecker’ın oğlu Buzzard (1787), 1789 ile 1794 yılları arasında sayısız başarıya imza atmış başarılı bir yarış atıdır. Buzzard ise hara yaşamında 1802 yılında Selim’i ve Castrel’i vermiştir. Castrel oğlu Pantaloon vasıtası ile Windhound’a, Windhound’un oğlu Thormanby vasıtası ile Atlantic’e ve Le Sancy’e uzanan bir hat. Bu hattın en son Le Sancy’nin torununun oğlu olan ünlü kır at The Tetrarch’a uzandığını görüyoruz. Bundan sonra bu hat kızlarıyla varlığını sürdürmüştür. Buzzar’ın diğer kolunu oluşturan ikinci isim ise Selim’dir. Yarış yaşamında 6 birincilik elde eden Selim’den sonra bu soyu devam ettiren isim Selim’in oğlu Sultan (1816) olmuştur. Yarış yaşamında 14 yarış kazanan Sultan, Derby Stakes’de de 2. olmuş bir isimdir. Sultan ise 1833 doğumlu Bay Middleton’un babasıdır. Bu isim de yarış yaşamında start aldığı 6 koşunun hepsini kazanmış. Bay Middleton’un oğlu The Flying Dutchman (1846) ise Aralarında Derby Stakes ve St. Leger Stakes olan 14 koşu kazanmış ve yalnızca bir kez ikinci olmuş bir isim. Bundan sonra Bayrağı devralan isim ise Dollar’dır. Dolar oğlu Androcles ile Cambyse’ye oradan da Gardefeu, Chouberski vasıtası ile Professional kategoride Chef De Race olan Bruleur (P)’e ulaşır. Bruleur’un oğlu Ksar 14 startta 11 kez kazanmış ve 3 kez de ikinci olmuş bir isim. Ksar ayrıca Amerika’da Montana Hall Stud’da aşım yaparak Byerley Türk kanını Amerika’ya taşıyan bir başka isim olarak karşımıza çıkıyor. Ksar’ın oğlu Toubillion Classic ve Professional kategoride Chef De Race olan bir isim. Byerley Türk hattı bundan sonra Tourbillon’un oğlu ünlü yarış atı ve İntermediate (I) kategoride Chef De Race aygır Djebel ile devam ediyor. Clarion, High Lupus, My Babu, Djeddah, Djebe gibi isimlerle günümüz pedigrilerinde Byerley Türk hattına rastlıyoruz.Bir yandan High Lupus, Hethersett, Blakeney vasıtası ile günümüz pedigrilerine uzanan Byerley Türk hattının en faal kolu ise Klarion’un aygır oğulları ile devam ediyor. Clarion’un oğlu olan Klarion’un aygır oğulları Lorenzaccio ve Luither (C) ile devam eden bu soy, Loenzaccio’nun oğlu Ahonoora’nın aygır oğulları Indian Ridge, İdris, Dont Forget Me, İnchinor, Dr. Devious ile günümüze uzanıyor. Şüphesiz bu isimler içinde Intermediate kategoride Chef De Race seçilen Indian Ridge yavrularının saha ve hara başarısıyla bu soyun devamını sürdürecek ilk isim olarak görünüyor. Ülkemizde ise Ahonoora’nın 1987 doğumlu oğlu Armanasco’nun aygırlık yaptığını söyleyelim.

Ülkemizde Armanasco dışında Abbas, Başkurt, Best Team, Castle Rising, Compton Place, Definite Article, Dont Forget Me, Ortak, Namid, Dr.Devious, Idris, Inchinor, Indian Ridge, Michael Jackson, Paco, Ridgewood Ben, Rising Sun, Statoblest, Typhonic Rising gibi Byerley Türk hattından gelen aygırların tayları bulunmakta. Bu isimlerin çoğu tayları vasıtası ile ülkemizde temsil ediliyorlar. Ülkemizde aygırlık yapan isimlerin ise sıfat yaptığı kısrak sayısı çok kısıtlı olduğu için aygırlık vasıflarını net olarak bilemiyoruz. Milli harada bulunan aygırlarımız içinde ise maalesef Byerley Türk hattından gelen bir isim yok. Oysa ismindeki Türk adından dolayı bu soyun devamı için en fazla çaba göstermesi gereken atçılar bizim atçılarımız olmalı.

Byerley Türk adına düzenlenen Grup 1 koşu ülkemizde 5 senedir koşulmakta… Düzenlen Gr.I Byerley Türk koşusuna bu iki yılda katılan safkanlar içinde Byerley Türk soyundan gelen bir isim olmaması bizim açımızdan üzüntü verici bir durum olarak algılanmalı. Yurt dışında Byerley Türk soyundan gelen erkek atların birçoğu iğdiş edilerek koşturuluyor. Bunda bir kasıt aramak gerekir mi yoksa o ülkelerdeki yarış şartları bunu gerektiriyor bunun tartışmasını yapmayacağım. Sonuçta, iğdiş edilen bu safkanların soyun devamı anlamında bir katkısının olmayacağı aşikârdır. İsmindeki Türk adı ile at yarışları tarihine mal olmuş bu önemli aygırının soyunun devamı ve gelişmesi konusunda yapılabilecek bir şeyler varsa bunların yapılacağı adres aynı Türk ismini taşıyanların yaşadığı yerdir diye düşünüyorum. Bir dönem ülkemizde de bulunup at almış olan Jeremy James Byerley Turk hakkında bir kitap bile hazırlayıp piyasaya sundu. Kitabın kapağında Byerley Türk’ten dünyanın ilk Thoroughbred atı olarak söz ediyor. Osmanlı’nın gerileme dönemine girdiği zamanlarda Avrupa’da yükselen bir Türk ismi olarak karşımıza çıkıyor Byerley Türk.
Dünyanın ilk Thoroughbred atı olarak adlandırılan Byerley Türk bugün 26’dan fazla nesil oluşturmuş bir aygır.

Thoroughbred ırkı içinde etkinliği günden güne azalan Byerley Türk soyu günümüzde varlığını sınırlı sayıda aygır ile sürdürmekte. Gerek sınırlı sayıda aygır ile soyun devam ediyor olması, gerekse mevcut aygırların erkek taylarının çoğunlukla iğdiş (hadım) edilerek koşturuluyor olması Byerley Türk soyunu yok olma tehlikesi ile karşı karşıya bırakmakta. Byerley Türk soyundan en son Chef De Race isim olan ve bu soyun devamında en büyük kilometre taşı olacak Indian Ridge’in, 2006 yılının 17 Ocağında kalp krizi geçirerek ölmesi de bu soyun devamı ve Thoroughbred ırkı içinde sayısının artması açısından büyük kayıp olmuştur. 21 yaşında ölen bu aygırın geride soyu devam ettirecek günümüzde aygırlık yapan birçok oğlu var. Halen sahalarda koşan taylarının olduğunu düşündüğümüzde ilerde Indian Ridge’nin aygırlık yapan oğullarının sayısının artabileceğini söyleyebiliriz.

Indian Ridge’nin Aygır Oğulları
1 BEN’S RIDGE *  CAMERON * COMPTON PLACE * DEFINITE ARTICLE * DOMEDRIVER* EMBODY *FINAL ROW * FUMO DI LONDRA * GREY EMINENCE * HANDSOME RIDGE * HIGH PITCHED * INDIAN HAVEN * IMPERIAL STRIDE * KIERKEGAARD * LEGAL JOUSTING * LINNGARI * LUCK MONEY * LUNA RIDGE * MUNIR *  NAMID *  NICOBAR * RELAXED GUSTURE * RIDGEWOOD BEN * SNOW KID * TUMBLEWEED RIDGE * SLEEPING INDIAN

Arap Atı

Araplar’ın at yetiştirmeye başlamaları sonraki dönemlere dayanır; hatta Hz. Muhammed döneminde henüz çok az at cinsine sahip oldukları bilinmektedir. Arap atı, elbette ki, doğu kökenli sıcak kanlı gruba aittir; ancak, anayurdu Arabistan değil, Türkistan’dır. Bu cinsin bugünkü niteliklerine kavuşması ise, Mısır’da, Orta Asya’dan gelen halklar tarafından yetiştirilerek gerçekleştirilmiştir. Bu atların Türk kökeni, adından da anlaşılmaktadır. Arapça’da herhangi bir at için ”faras” ya da ”husan” sözcüğü kullanılır; ama soylu bir kan taşıyan atlar için, Türkçe kökenli ”atik” sözcüğü kullanılır.

Prof. A. Azzaroli’nin An Early History of Horsemanship, 1985

Atlara Mâlum Olur

Her zaman binilen atın birdenbire huysuzlanıp âdeta kudurmuş gibi davranması ve sâhibini yanına yaklaştırmaması olayı, kötü bir alâmet olarak yorumlanmıştır. Bu gibi olayların geleceğe âit belirtiler olarak görülmesi çok eski zamanlara dayanmaktadır. Nitekim Tacitus1’un da aynı görüşe sâhip olduğu yazılarından anlaşılmaktadır. Caesennius Paetus, Partlara karşı sefere çıktığında, “consullaria insignia” (konsüllük simgeleri) ve belediye başkanlığına âit onur işâretlerini taşıyan at Fırat nehri üzerindeki köprüden geçeceği sırada, hiçbir neden olmadığı hâlde direnip geri gidince bunu da kötü bir işâret olarak yorumlamışlar. Nitekim kumandan hezîmete uğrayarak Amerika’dan (Armenia?) geri çekilmek zorunda kalmış. Ünlü târihçi Tacitus, Germania adlı eserinde eski Almanların atların kişneyiş tarzına çok önem verdiklerini ve Lucis denen kutsal ormanlarında özel beyaz atlar yetiştirdiklerini, bu atları hiçbir işte kullanmadıklarını, sâdece din adamının ve hükümdârın bindiği kutsal arabayı çektiklerini, bu atların kişnemesine, ayaklarını yere vurmalarına ve hırçınlıklarına dikkat ederek bunlardan bâzı anlamlar çıkardıklarını, geleceğe dâir bilgi veren işâretlerden en çok bunlara önem verdiklerini anlatır. 

Çünkü onların inancına göre Tanrı’nın verdiği kararlar bu atlara mâlum olurmuş: “Deorum conscios esse”. Aslında bu bâtıl inanç, Hıristiyanlıktan önceki toplumların çoğunda yaygındı. Târihçiler, eski Slavların da buna benzer inançlara sâhip olduklarından söz ederler. Albert Cranz şunları yazmaktadır: Onlar Rügen adasında “Swantowitz” veya “Schwantevic” adını verdikleri ilâhları adına bir ahırın samanları üstünde sürekli beyaz bir at beslerlerdi ve bunun davranışlarından savaşta başarılı olup olmayacaklarını saptamaya çalışırlardı. Onların taptıkları ilâh güneşi temsil etmekteydi.

Oysa birçok yazarın, örneğin Helmoldus2’un, Chronica Slavvorum’da ve Cramerus’un Pommersche Kirchengeschichte (Pomeranya Kilisesinin Târihi) adlı eserinde ileri sürdükleri gibi, “S. Vitum” değildi. Nitekim Slav dilini bilenler bunu ispatlayabilirler. Onlar yere bir şekil çizerlerdi ve eğer at bu şeklin üzerine sağ ayağı ile basarsa işlerinin düzgün gideceğine, sol ayağı ile basarsa ters gideceğine inanırlardı. D. Dan. Cramerus’un yazdığına göre, Stettin3’de bir din adamı siyah bir atın bakımıyla görevlendirilir ve bu at özenle beslenirmiş. Çevredeki yerleşimleri yağmalamak için yola çıkılmadan önce, yere uzun sırıkları çaprazlama dizilir ve sırıklar olduğu yerde kalırsa, işlerin düzgün gideceğine, aksi hâlde ters gideceğine inanılırmış.

Merseburg piskoposu Diemarus, Luczicis ya da Lausitzli Slavlar hakkında da aynı şeyleri anlatmaktadır: İmparator II. Henrico, Lehlere karşı sefere çıkacağı zaman, önce bâzı saçma sapan fallara başvurmuştur. Örneğin iki mızrağı çaprazlama yere saplayıp kutsal bir atı bâzı törenler eşliğinde bu mızrakların arasından geçirmişler. Atın davranışlarından bahtlarının açık olup olmayacağına dâir bâzı tahminler yürütmüşler. Bu Slav halklarının atlara böyle önem vermelerine de şaşmamak gerek. Çünkü Helmoldus’un bildirdiğine göre, onlar güneşi temsil eden Svantovit’i tüm ilâhlarından üstün sayarlardı ve atları onlara adarlardı. En hızlı hareket eden gezegenin güneş olması nedeniyle, en hızlı koşan hayvan olan atı da güneşin temsilcisi sayarlardı. Juda ülkesinin kralları da bu görüşü devralmıştır. Herodotus, Pausanias, Justinus ve diğer eski yazarlar bu konuda ayrıntılı bilgi vermektedirler. 

Bu konudan daha fazla söz etmenin gereği olmadığı kanısındayım. Fakat bu bilgilere dayanarak Hıristiyanlar arasında da atların gelecek hakkında iyi veya kötü olayların habercisi olabileceği inancının oluştuğu düşünülebilir. Çünkü savaş çıkacağı zaman, atlar hiçbir neden olmaksızın birden ürker veya yere düşerlerse, bunun yenilgiyi haber verdiğine hükmedilirmiş. Bu durum hakkında Camer, 3. Centur’da ve ona dayanarak da Maier Historischer Lustgarten (Târihin Süs Bahçesi) adlı yapıtında çeşitli örnekler vermiştir. Bu bilgilere, ikisi eski ve ikisi yeni olmak üzere dört başka örnek de ben ekleyeceğim. I. Macaristan kralı Vladislaus ile ilgilidir. Kral 1444 yılında Varna’daki ünlü savaşa girişmek üzere silâhlanırken, önce başına geçireceği miğfer yere düşmüş, daha sonra da atı her zamanki tutumunun aksine, kralın üzerine binmesine karşı direnmiş. Cuspinianus, sultan II. Murad’ın yaşamını anlattığı kitabında bu olayı savaşın kötü sonucunu bildiren bir belirti olarak yorumlamaktadır. Nitekim o meydan savaşında Hıristiyanlar yenilmiş ve büyük zarara uğramışlardır. Türkler atın kirişlerini kestiklerinden atla berâber yere yuvarlanan kralın kafası uçurulmuş, bir mızrağın ucuna geçirilerek herkese gösterilmek üzere etrafta dolaştırılmış. 

Daha eski bir döneme âit olan diğer örnek Zeilerus tarafından Isthuanfi’nin Macaristan Târihi’nden alıntılanmıştır: 1552 yılında bizimkiler Segedin kentini alacakları zaman kalenin işgâli için gelen Türklere karşı ilerlediklerinde, kentin dışına çıkmak üzereyken süvârilerin kumandanlarından olan Bagnitz’in atı tam kent kapısından geçerken tökezlemiş ve binicisini yere düşürmüş. Bunu gören çevredekiler ve ordunun savaşçıları bu olayı savaşın kötü sonlanacağına dâir bir belirti olarak yorumlamışlar. Fakat bu ünlü kişi, çok zor koşullara karşın firar ederek canını kurtarabilmiş. (…) Erdel’de kançılar ve özel danışman olan Kont Johann Bethlen de başka bir örnek olarak baskı altındaki Dacia’da yaşadığı bir olayı anlatmaktadır. Prens II. Georgi Rakoczi’nin Lehlere karşı savaşı sırasında sonucun kötü olacağını haber veren birçok olay dikkatini çekmiş: Prens, Lehistan’a vardığında haftalarca süren ağır bir hastalığa yakalandığından başka, aynı günlerde çok sevdiği ve binmekten büyük zevk aldığı on atı da ansızın, hiçbir ön belirti olmaksızın hastalanıp ölmüşler. Ayrıca İsveçlilerin teslim ettikleri Krakow kentine görkemli bir törenle girip kral sarayında atından inerken, etrafta duranların dehşet dolu bakışları altında boylu boyunca sırt üstü yere düşmüş ve başındaki miğfer yuvarlanıp gitmiş. 

Gene 31 Mart târihinde İsveç kralı ile anlaşmak ve büyük ordusu ile birlik kurmak amacıyla bir buluşmaya giderken, her iki hükümdârın berâber bindikleri araba Zavicost kenti yakınlarında, düz yolda hiçbir sorun olmadığı hâlde devrilmiş. Her iki tarafın ordusu da bu olayı, kurulan birlikteliğin uzun sürmeyeceğine dâir bir işâret olduğu biçiminde yorumlanmış. Ayrıca şöyle bir olaydan da söz edilmektedir. Rakoczi, bu seferinden dolayı Türk hükümdârı tarafından prenslikten azledilince bu mevkiini yeniden ele geçirmek için Eflak voyvodası Misne ile anlaşmak üzere ülke sınırına kadar gittiğinde, dönüş yolunda kendisine eşlik etmiş olan beylerin çoğunun atları, çok yavaş gitmekte olmalarına rağmen birden tökezleyip düşmüşler ve bacak kemiklerini kırmışlar. Bu da sonucu kötü olacak bir anlaşma yaptıklarına dâir Tanrı’nın bir işâreti sayılmış. 

En yeni olay ise yakın zamanlarda vefat etmiş olan imparator Leopoldi’nin yaşam öyküsünde anlatılmaktadır. Bu olay 1696 yılında gerçekleşmiştir. İmparatorluk saray görevlisi, Kont Ferdinand Leopold von Hallweil, kumarda büyük miktarda parasını aldığı Portekiz elçisi Prens de Ligne’nin kendisini dâvet ettiği av partisine gitmek üzere 10 Ağustos sabahı arabasına binip yola çıkacağı sırada, her zaman gâyet mûnis olan atları birden hırçınlaşmışlar ve Kont, arabasına zorlukla binebilmiş. Atların bu davranışları kötü bir işâret olarak yorumlanmış ve gerçekten de Kont bu yolculukta öldürülmüş. Böyle olaylara sık rastlandığından, sayın Kreckwitz’in has atının davranışı da haklı olarak kötü olayların habercisi sayılmıştır.* Ebedî esenliğe kavuşmuş olan Joachimsthal vâizi Mathesius, Sirach’ın sözlerini şöyle aktarır: “İnsanın kendi kaderi hakkındaki kehânetleri, yorumları, rüyâları bir şey ifâde etmese de sıkıcı düşüncelere sebep olurlar.” Vâiz, Hıristiyanlık dışı dinleri anımsatan (Grek yazısı) falcılıkgibi inanışları reddederek şu sözleri de eklemektedir: “Atlar bâzen bir binânın içine girmek istemezler, çünkü binicilerinin başına kötü bir şeyler geleceği onlara mâlum olur. Aynı şekilde bir köpek de bâzen bir atın kuyruğuna asılır. Bu gibi alâmetler ve belirtiler çok özeldir ve hiçbiri göz ardı edilmemelidir.” 

Bana gelince atların geleceğe dâir bâzı olayları önceden sezdiklerine inanmanın yerinde olup olmadığını bilmiyorum. Bence bunun yerine, böyle olaylara iyi veya kötü meleklerin neden olduklarına inanmak daha doğru olmaz mı? Tıpkı Bileam’ın dişi eşeğinin başına gelenlerde olduğu gibi.               

1 Romalı târihçi. 55-120 yılları arasında yaşadı.

2 XII. Yüzyılda yaşamış bir târihçi. Hıristiyanlığın Slav toplumlarında yayılışını anlatmıştır.

3 Prusya’nın Pomeranya bölgesinde bir kent.

M. Salomon Haussdorf

* Kutsal Roma-Germen imparatoru II. Rudolf’un 1591’de Osmanlı imparatorluğuna gönderdiği elçi Friedrich von Kreckwitz’in III. Murad’la görüşeceği gün bir tehlike yaşanır, elçinin atının ayağı sürçer. 1593’te Avusturya’ya savaş açılıp Kreckwitz dâhil elçilik heyetinin bütün üyeleri zindana atılınca bu hâdise bir uğursuzluk alâmeti olarak hatırlanır. Elçilik heyetinden Friedric Seidel’in zindana atılmalarına neden olan olayları da ayrıntılarıyla anlattığı zindan günleri hâtıraları bir kitap hâlinde 1711’de Almanya’da yayımlanır. 300 yıl sonra Sultanın Zindanında adıyla Türkçeye çevrilir.   

**Sultanın Zindanında-Osmanlı İmparatorlu’ğuna Gönderilen Bir Elçilik Heyetinin İbret Verici Öyküsü (1591-1596) (çev. Türkis Noyan, Kitap Yayınevi, İstanbul, 2017, s. 89-93) kitabından alıntıdır.

At Lisânı

Atlar insanların konuştuğu gibi konuşamazlar. Ama iletişimde mükemmeldirler. Vücut dilleri ve kendilerine has sesleriyle, “sinirim tepemde”, “acıktım” hatta “seni çok seviyorum” diyebilir, düşüncelerini açığa vurabilirler.

Ancak atlara mahsus bu dili anlamaya çalışmak gerekir. Biraz eğitimle herkes “at dili”ni öğrenebilir! Bütün mesele atların birbirleriyle ve sevdikleriyle iletişim kurmak için yaptıkları hareketlerin nasıl yorumlanması gerektiğini öğrenmekten ibârettir.

Kulaklar

At binmeye yeni başlayanların atların ruh hâlini okuyabilmek için ilk öğrendikleri şey “kulakları” kontrol etmektir.

Atlar oldukça ifâdeli kulaklara sâhiptir ve onları okumak da gâyet basittir. Bu nedenle ister binici olsun ister olmasın bu ders herkes için önemlidir!

Atın kulakları “dik ve hafif öne doğru eğik” ise bu onun canlı, ilgili ve muhtemelen heyecanlı olduğunu gösterir.

Rahatlamış ve “öne doğru” veya “yanlara doğru düşmüş” ise bu onun huzurlu, memnun ve muhtemelen uykulu olduğunu gösterir.

“Dik ve dört açılmış” ise o at korkmuş veya sinirlenmiştir. Çok dikkatli olun, bu at yerinde duramaz ve ehil olanlar dışında yanına kimsenin yaklaşmaması gerekir. 

Boyun ve Baş

Atın başı “aşağıya doğru eğik ve göğsünün önünde asılı” duruyorsa oldukça rahatlamış ve muhtemelen uyuyacak hâldedir.

“Dik” duruyorsa muhtemelen ürkmüş veya tetiktedir. Atlar ürkütüldüğünde ya da ânî bir ağrı hissettiklerinde veya dikkatle bir şeye odaklandıklarında da kulaklarını dikleştirebilirler.

Atın “başını öne ve arkaya sallayıp kıvırması” damızlık atlarda kavga belirtisi, ısırmanın veya başka tür bir saldırma hazırlığının işâreti sayılabilir. Bu duruma sebep olan şeyi hızlı şekilde belirlemeniz gerekir. 

Ön Ayaklar

Genellikle atların bacakları düz bir şekilde durur, ayakları da aynı hizâda olur. Aksi bir duruş, yolunda gitmeyen bir şeye delil olabilir.

Örneğin, “geniş bir şekilde yayılmış” ön ayaklar atın endîşeli ve hamle yapmaya hazır olduğuna işâret eder. Ya da atın ön toynaklarında bir rahatsızlığı vardır.

Diğer yandan “toprağı eşeleyen” bir at bulunduğu yerde durmaktan sıkılmış olmalıdır. Tıpkı kıpır kıpır hareketli bir çocuk gibi, bir yere gitmek istiyordur.

“Tepiniyor” veya “ayağını sonuna kadar kaldırıp yere sertçe basıyor” ise muhtemelen huzursuz olmuştur ve taşkınlık yapmaya hazırlanıyordur.  

Arka Bacaklar

At rahatlamış bir hâldeyse veya uyukluyorsa genellikle arka bacaklarından biri “hafif yana doğru dönük” olur. Ağırlığını diğer üç ayağının üstüne verir ve bir ayağının boşta kalıp rahatlamasını sağlar. Ancak siz yine de dikkatli olun. Vücut dili gergin ve uyanık hâlde ise (uyuşuk değilse) boştaki ayağıyla çifte atmayı düşünüyor olabilir! Aynı uyarı “arka ayaklarından birini tamâmen havaya kaldırmış” bir at için de geçerlidir. Mümkünse arkasından çekilin.

Ağız

Atlar tıpkı insanlar gibi yüzleriyle birçok duyguyu yansıtırlar! Sinirli bir at karşısındakini uyarmak ve yaptığı şeye son vermesini sağlamak için “ağzını geniş bir şekilde açabilir” veya “üst dudağını kaldırarak” dişlerini gösterebilir. Isırmaya hazırdır. Mutlu ve zihnen meşgul bir at, ağzında çiğneyecek bir şey olmasa dahi “çiğniyor” gibi görünür. Bu onun bir meseleye odaklandığının işâretidir. Yeni bir şeyi deneyimleyen atın kafası karışıktır. Merakla, yeni bir kokuyu veya uyarıcıyı tanımaya çalıştığında duygularını “dudaklarını geriye atıp yayarak” ifâde eder.

Gözler

“Gözler kalbin aynasıdır.” derler. Bu söz atlar için de geçerlidir. Gözler konusunda en önemli gösterge atın gözünün “beyaz” kısmının görünmesidir. Bu durum gözünün normalden daha fazla açık olduğu anlamına gelir. Atlar “üzgün”, “korkmuş” veya “kızgın” olduklarında böyle yaparak temkinli hareket etmeleri için muhataplarını îkaz ederler.

Gergin ve ortadan kaybolmak isteyen bir at ise “gözlerini hızlı bir şekilde öne ve arkaya doğru çevirir”. Göz kapakları “düşüyor” ve “yarı kapalı gözlerle bakıyor” ise bu onun oldukça memnun ve muhtemelen lezzetli bir öğünle karnını doyurmuş olduğunu gösterir. 

Kıç

Eğer at binme konusunda biraz deneyiminiz varsa atın kıçını hareket ettirme tarzından bir sonraki hareketini kestirirsiniz. Bu durum, atın sırtında binici olmadığında da geçerlidir. Eğer atın kıçındaki kaslarda “ânî çekilmeler” görülüyorsa dikkatli olmalısınız, çünkü karşınızda üstünlüğünü veya öfkesini göstermek için şahlanmaya hazırlanan bir at bulunmaktadır. 

Kıçını hızla sağa sola“sallayan” bir at çifteyle saldırmaya hazırlanmaktadır. Ancak bu at bir “kısrak” ise çiftleşme döneminde olduğunu gösterir.

Kuyruk

Atlar kuyruklarını duyu organlarının bir uzantısı olarak kullanır. Bu nedenle hareketleri bize birçok konuda bilgi verebilir.

Çoğu zaman sinekleri kovmak için kuyruklarını bir yandan diğerine “üşenerek sallayabilirler”, ancak kuyruk hareketi “hızlanır” ve bir “kırbaçlama” şekline dönüşürse öfkeli oldukları anlaşılır. Bu durumdaki bir at çifte atmaya teşebbüs edebilir.

Bir at yeni bir durum veya sevmediği bir şey karşısında (veterinerin ziyâreti gibi) kendisini rahatsız, gergin hisseder ve “kuyruğunu aşağıya doğru sıkı bir şekilde kenetler”.

Atın “kuyruğunu telleri aşağı düşecek şekilde yukarı dikmesi”, onun oldukça enerjik ve heyecanlı olduğunu gösterir. Bu durum, gösteri atlarında ve sevdiği insanları gören atlarda gözlemlenebilir.

Rebecca Endicott
Tercüme: Harun Furkan Dursun

Ne AT’ı Çocuğum

Yine yarmışlar Topkapı’da yolları. Emek emek dökülen güzelim asfaltın sivri uçlu koca makinalarla delinip yarıldığını gördükçe, göğsü tırmıkla parçalanmış kan-revan içinde insanlar görmüş gibi olurum. Niye sökülür, kazılır, parçalanır bu yollar? Kanazilasyon tamiratı; o biter, bir süre sonra havagazı tamiratı; o da biter, bir süre sonra su tamiratı; hadi o da biter, bir süre sonra elektrik tamiratı, telefon tamiratı.. Kaldırım yap, kaldırım sök; röfüj sök; özel otobüs yolu yap, özel otobüs yolunu sök; ray döşe rayları kaldır; kredili sistemi koy, kredili sistemi kaldır (“Çocuğunuzun kaldığı ders bizde yok, okutulduğu bir okul bulun!”). Eğitimde önce Fransız, sonra (2.Dünya Harbi’nde) Alman, Almanlar kaybedince de Amerikan sistem. Peki, hani Türk sistemi? Efendim? Bir şey mi dediniz? Daha yüksek sesle söyler misiniz, anlaşılmıyor!… Çocuk şehzade lalasına “Lalacığım, ne olur, demiş, şu bir torba çöreotunu öbür torbadaki susamla karıştırır mısın? Lalası da yapmış. Sonra şehzade yine dönüp “Lütfen lalacığım, demiş, şimdi de susamla çöreotunu tekrar ayırır mısın? Hadi lalacığım, ne olur?… Atalarımız her ne kadar:

İhtilafatıyla uğraşmakta dehrin zevk yok
Zevk anın mirsad-ı ibretten temaşasındadır

yani, “dünyadaki karışık işlerle uğraşmanın zevk alınacak bir tarafı yoktur, siz en iyisi geçin ibret penceresinin arkasına, seyredip keyfinize bakın” tavsiyesinde bulunuyorlarsa da; ikide bir delik-deşik edilen yolları, arılaştırma bahanesiyle delik-deşik edilen dili, Batılıya benzeyeceğiz diye delik-deşik edilen töreyi, zengini nasıl daha zengin, fakiri nasıl daha fakir ederiz diye delik-deşik edilen parayı göre göre, ibret penceresinin arkasına geçip etrafı keyifle seyredebilecek yürek kalıyor mu ki insanda?!… Çocukken AT’ı çok sevdiğim için, babama bana kocaman bir AT alması için bıkmadan yalvardım. O da beni, “Ne AT’ı çocuğum, gel sana üç tekerlekli bir bisiklet alayım; biraz daha büyü, AT’ı o zaman düşünürüz” diye oyalar dururdu.

“Kızım, bana başhekim beyi bağlar mısın?” “Peki efendim.”….. “Alo, efendim başhekim bey yoklarmış. “Yardımcısını bağla yavrum.”…. “Alo, o da yokmuş efendim.” “Klinik şefini bağla bakayım.”… “O da yokmuş efendim.”…. “O zaman nöbetçi doktorunuzu bağla.”…. “O da yokmuş efendim.” … “Yavrum o zaman herhangi bir yetkili bul ve bana hemen bağla!” “Peki efendim”… “Alo, buyurun ben çaycı Rıza.” “Koçum, bak orada bahçede ambulansta bir hasta var; bi ilgilen bakayım.” “Başüstüne efendim. Sonucundan da bilgi vereyim mi?” “Yok, sağol, ben öğrenirim.” Bu telefon konuşmasını, A.Nesin’in mizah hikayelerinden birinde geçen hayali bir gülmece zannetmeyiniz. Bu konuşma gerçektir (birkaç ay önce Sağlık Mdl. İle Yedikule Hastanesi arasında olmuştur) ve ülkemizde sağlık hizmetlerinin nasıl yürüdüğünü, insan değerinin şuurunda ne çaycılar yetiştirdiğimizi veciz şekilde gösteren (binlercesi arasından) bir örnektir. “Ne AT’ı çocuğum, gel sana üç tekerlekli bir bisiklet alayım, onunla idare et” derdi rahmetli babam….

Parazitoloji sınavında, Türkiye ortalaması % 80 olan “barsak parazitozları”nı (kancalı kurtlar) sormazlar; Türkiye’de hiç görülmeyen “kayalık dağlar benekli humması”nı sorarlar.Çünkü amaç ülkenin hekimin yetiştirmek değil, dünya hekimi yetiştirmektir. Türkiye’de kabıza ishal diyen bölgeler var. O halde amaç sadece dili de değil, dili ayrıca yöre terminolojisi temelinde öğretmek olmamalı mıdır? Ama sizin, İngiliz köyünde doktorluk yapacak şekilde yetiştirmeğe çalıştığınız hekiminiz sorar: “Sizin hayvanlarda abort oluyor mu?” Cevap: “Bizim hayvanların yoğurdu pek güzel olur beyim!” Zavallı genç hekim, İngilizce “abort”a Türkçede “yavru atma” dendiğini ne bilsin!… Rahmetli babam, “Ne AT’ı çocuğum, derdi, gel sana üç tekerlekli bir bisiklet alayım, şimdilik onunla idare et”… 

(21 Ekim 1995)
Cinuçen Tanrıkorur, Biraz da Müzik