Yeni İstanbul

C1uRn1xWEAAtYSrGerçi yangın bir felâkettir, fakat İstanbul Belediyesi’nin bazı mühim vazifelerini ekseriyetle yangınlar gördüğü için, İstanbul halkı, evler yıkıcı alevlere karşı kendini minnettar saysa yeri var. Fatih taraflarının, Hırka-i Şerif’in, Karagümrük’ün eski karanlık evlerini bilenler, yangınlardan sonra oralarda açılan geniş ve havadar sahalar karşısında, Fransızlar’ın dediği gibi, felâketin bir şeye yaradığını görmüşlerdir.

Fakat, itiraf etmeli ki nice hüsranlar ve gözyaşları pahasına mal olan bu nimetten lâzım olduğu gibi istifade etmesini bilmedik. Yangın mıntıkasında açılan bulvarların her iki tarafında birbiri ardınca yapılmakta olan küçük, üslûpsuz, nizamsız binalar, bir yeni çirkin İstanbul’un çekirdeğini teşkil ediyor.

Mimarî eserler, fazla çirkinliğe, fazla garabete gelmez. Gülünç bir resme bakmamak, fena bir şiiri veya ahenksiz bir musikiyi dinlememek suretiyle bunların zararlı tesirlerinden ruhumuzu koruyabiliriz; fakat fena mimarın eserinden sakınmak kolay bir iş değildir. Âciz bir muhayyile, fakir bir ruh, yol ortasına dikilmiş taştan koca bir şekil halini alınca, bütün bir şehrin manevî sıhhatini, nesillerce, bozmak kudretinde bir tehlike olur. Son senelerin ağlanacak, sahte mimarîsi yüzünden değil midir ki ruhumuzun estetik kabiliyetine delil aramak için geçmiş san’atkârların eserlerine başvurmaktan başka çare bulamıyoruz.

Ahmet Hâşim, Bize Göre

FB_IMG_15347261765085295

İktibas Kartı

▼

Kültürümüz ve Şehirlerimiz

Osmanlı kültürünün içerisinde oluştuğu şehirlerimizin neredeyse yok olma düzeyinde tahribata uğramış olduğunu açıkça görüyoruz. Ancak her şeye rağmen yalnız bize ait olmayan, bütün insanlığın malı olan mimarlık kültür mirası­mızın korunması ve tarihî şehirlerimizin ihya edilerek insan­lığa ufuk açılması mümkündür ve bunu yapmak da toplumumuzun aslî bir vazifesidir.

Burada 1958 yılına ait bir hatıramı nakletmeyi vazife bili­yorum. Beynelmilel Mimarlar Birliği (Union International des Architects) şehircilik komitesi İstanbul’da toplanmıştı. Bir hafta süren çalışmalar sonunda o tarihte İstanbul Valisi olan Kemal Aydın Bey Malta Köşkü’nde Cuma akşamüzeri bir davet verdi. Kongreye katılan yabancılara ve onlar adına Şehircilik Komitesi Başkanı Andre Gutton’a davete ve toplan­tıya katıldıkları için teşekkür etti. Gutton’un cevabı uzundu. Birinci cümlesi ise bütün toplumumuzun yüreğini titretmesi gereken önemdeydi. Bu cümle şöyleydi: “İnsanlık tarihinin en büyük kültürlerinin, en müstesna değerlerinin katmanlar halinde bir arada yer aldığı en önemli toprak parçası olan tarihî yarımadanın muvakkat hüsn ü muhafaza imtiyazına sahip bulunmaktasınız.” Bu cümlenin anlamı apaçıktır.

Açıkça ‘Bu kültür değerlerini muhafaza edemezseniz buradaki varlığınız ve bu toprağın sahibi olma hakkınız sona erer’ demek istiyordu Andre Gutton.

1977’de Avrupa Konseyi’ne yollanan bir sergi üzerine Avrupa Konseyi Assamblesi’nin ittifakla aldığı bir kararla İstanbul Yarımadasının tahribatına son vermek ve kültür mirasını korumak üzere uluslararası bir kampanya başlatıldı. Bu kampanyaya UNESCO da davet edildi. Çalışmaların gereği olan bütün katkı bu kuruluşlar tarafından yapılırken Türkiye bu çalışmalar için gerekli mükellefiyetini yerine getirmedi ve bir belediye başkanı da bu çalışmaya katılan seçkin uzmanlar hakkında, “Arkalarına tekmeyi vurup herifleri def ettim” diye övündü.

Bugün bu topraklarda 10 asırda vücuda getirdiğimiz kültü­rün kalan son parçaları da tehdit altında bulunuyor. Mesela İstanbul’da 10 milyon insanı taşıyacak metro, tüpgeçit vs. ulaşım sistemlerinin bu kadar insanın yaşadığı şehrin %1’i kadar olan küçücük tarihî yarımada üzerinde birleşmesini öngören yatırım projeleri ciddi bir tehdit oluşturmaktadır. Tarihi boyunca ancak 300 bin kişinin yaşadığı, gündüzleri 900 bin kişinin çiğnediği, insanlığın bize “muvakkaten ema­net ettiği” bu kültür alanını, tasarlanan projelerin uygulanma­sı sonunda günde 2-3 milyon insan çiğneyerek yok edecektir.

Ulaşımın araziyi kullanma biçimini belirlediğinin farkında olmayan, yol yapmak ve insanları bir yerden bir yere taşımak­tan ibaret tek yönlü, sakat, bütüncül olmaktan uzak yaklaşım­lar şehirlerimizi tahrip etmekle kalmamakta, başka pek çok önemli şehir ve kültür merkezimizin hemen çevresinde geliş­tirilen ve milyonlarca insanın yerleşmesini öngören imar planları da Konya, Kayseri vb. pek çok şehrimizi yok olmakla tehdit etmektedir. Bugün tarihî Bursa’yı, tarihî Edirne’yi, tarihî Amasya’yı muhasara edecek birkaç milyonluk şehirlerin oluşmasını öngören planlar da bu şehirlerin, çevrelerindeki vahşi ve ölçüsüz yerleşmeler içerisinde kaybolmuş küçücük noktalar haline gelmesine sebep olacaktır.

Bütün dünyada kültür mirasının korunabilmesi için yeni yerleşmelerin eskilerin uzağında tasarlanıp vücuda getirilmesi amaçlanmaktadır. Oysa bugün şehirlerimizi yönetmeye nam­zet olanların neredeyse hiçbirinin ağzından şu temel şehirci­lik konularını işitmiyoruz: Bir şehrin ekonomik faaliyetler ortamı, sosyal ve kültürel ilişkilerin oluştuğu bir ortam, içeri­sinde gelecek nesillerin yetiştiği bir ortam olduğu bilincinin sonunda ortaya çıkmış şehir ekonomisi (yatırım-işletme mali­yetleri ekonomisi), şehirlerin %80’inden fazlasını oluşturan konutların yatırım ve işletme maliyetleri ve gelişmeye uyum meselelerini dile getiren, şehir ekonomisi, şehir sosyolojisi, konut, arazi kullanış-ulaşım ilişkisi, trafik işletme mühendis­liği tedbirleri, koruma ve şehirleri tahrip eden, üstelik de kontrol edilemeyen yeni nüfus baskısıyla gelen ekonomik faaliyetlerin bölgesel ölçekte alınacak tedbirlerle nasıl önlene­ceği ve nasıl güzel ve sağlıklı şehirlerin vücuda getirileceği…

Bilgiye dayanmayan kararların hiçbir alanda başarılı ola­mayacağı aşikârdır. Aerodinamik bilinmeden imal edilen uça­ğın uçamayacağı gibi. Böyle olunca, bugüne kadar bilgiye dayanarak şehirleri yönetme kararlarını açıkça ortaya koyma­yanlar nasıl şehirlerimizi felaket ortamı haline getirmişlerse, bu tavır devam ettiği takdirde şehirlerimiz ülkenin geleceğini tehdit edecek daha da büyük felaket ortamları olacaktır.

1970’li yıllarda gelişme halindeki ülkelerin büyük şehirle­rinin sebep olduğu israfın o ülkelerin ekonomik gelişmesini imkânsızlaştırdığını tespit ederek 11 ülkenin büyük şehrinin gelişmesini düzenleyecek katkı arasında İstanbul’un da ele alınmış olması, yaşamakta olduğumuz düzensiz şehirleşme­nin ülkemiz kültürünün geçmişini yok etmesinin yanında ekonomik gelişmeyi, sosyal ahenk ve sulhü de çıkmaza soka­cağından haberdar olmamız şarttır.

Bu vahim durumu aşmak için şehirlerimizin nüfus artışını durduracak bölgesel gelişme ve şehirleşme planlamasını baş­latmak, şehirlerimizi koruma, arazi kullanış, ulaşım ve desantralizasyon programlarını bu bölgesel gelişme esasları içinde çözümlemek, tek merkezli sağlıksız organizmalar haline geti­rilmek istenen şehirlerimizi çok merkezli, İnsanî ölçüde bir yapılaşma ile her gün artan ulaşım harcamalarının karmaşası­nın önlenmesi istikametinde ulaşım ve yerleşme planlamaları yapmaya yöneltmek bir felaketin önlenmesi için alınacak ted­birlerin ana hatları olarak zikredilebilir.

Turgut Cansever
Osmanlı Şehri

ibn_arabi_hazretleri_ezani_nasil_yorumluyor_h20108_5243a
“Ezan Çağrısı, Kahire” (Call to Prayer, Cairo) – Jean-Léon Gérôme, 1880.

Konstantinapol ‘İslâmbol’ Oluyor

Sultan Mehmed’in fetihten sonra yaptığı ilk iş, İstanbul’u bir İslâm şehri haline getirmek oldu. Fatih camiine ait vakfiye’nin mukaddi­mesinde şöyle denir: “Sultan Mehmed Konstantiniyye’yi Allah’ın yardımıyla fethetti. Orası bir putlar şehri idi… Sultan, şehrin gü­zel süslemeli kiliselerini medrese ve câmi haline getirdi.” Camiye çevrilen altı, medreseye çevrilen bir kilise vardı. Asıl ilginci, Aya-Marina manastırı, Baba Haydarî dervişlerine verildi. Şehrin en güzel yerleri, ya askeriyeye, ya da tarikatlar da dâhil olmak üze­re ilmiyyeye mensup kişilere tahsis edildi.

İstanbul’un fethinden sonra Fatih Sultan Mehmed Han'ın elinde kılıçla Ayasofya’da verdiği hutbenin tasviri
İstanbul’un fethinden sonra Fatih Sultan Mehmed Han’ın elinde kılıçla Ayasofya’da verdiği hutbenin tasviri

Sultan, fethin ikinci günü St. Sophia (Ayasofya) kilisesine gidip, kiliseyi câmiye çevirdi ve orada, şehrin bir İslâm şehri oluşunu temsilen ilk duasını etti. Ayrıca şehre, Müslümanların yüzyıllar­dır büyük Konstantin şehrini (Konstantiniyyetu’l-Kübrâ), bir İs­lâm şehri haline getirme arzusunu yansıtan “İslâmbol” adını verdi”. Halk genellikle Osmanlı öncesi Türk ismi İstanbul’u kul­lanmakla birlikte, yeni isim özellikle ulemâ arasında muhafaza edildi. Evliyâ Çelebi’nin anlattığına göre fetihten sonraki ilk Cuma günü kılman namazda şöyle denilmiştir: “Müezzinler yanık bir sesle inn’Allaha ve melâiketehû âyetini okumaya başladık­larında, Ak Şemseddin, Sultan’ı kolundan tutarak büyük bir say­gıyla minbere getirdi. Orada çok derin ve müteessir bir ses ile “Hamd, âlemlerin Rabbi olan Allah’adır” dedi; câmide hazır bu­lunan gaziler de sevinç gözyaşlarına boğuldular.”

İslâm inancı ve halk tasavvuru, Konstantinapol’ün İslâmbol’a çevrilmesinde bütünleşti. Osmanlılar nazarında şehir, ashabın mu­kaddes kalıntılarını ihtivâ ettiğinden beri zâten bir Müslüman şehriydi. İslâm geleneğinde Müslümanların câmi yapıp, ibadet et­tikleri herhangi bir yer, İslâm toprağı kabul edilmekteydi. Kili­seler ve özellikle Aya Sofya, Müslümanların Cenâb-ı Hakk’ın, en nihâyetinde gerçek dine ihsan edeceğine inandıkları eserler olarak görülüyordu. Menkıbeye göre; Ebu Eyyüb el-Ensâri de şehadetinden önce namazlarını burada kılmaktaydı. Ayrıca Müslüman bir devlete boyun eğen gayr-ı müslimlere ait bir bölge yahut şehir, resmî açıdan İslâm topraklarının bir parçası kabul edilirken, buraların İslâmîleştirilmesi daimi bir umut olarak kalmaktaydı. Mehmed, şehre Greklerin, Ermenilerin ve Yahudilerin de yerleş­mesine izin vermekle birlikte, –İslâm için fethedilen büyük şehir­lere sistematik olarak uygulanan bir siyaset izleyerek– ‘İslâmbol’un Müslüman bir çoğunluğa sahip olmasını garanti edecek türden ölçüler ihdas etti.

Osmanlılar nazarında, bir Hristiyan şehrini fethettikten son­ra yapılabilecek en sembolik iş, kiliseleri câmiye çevirmek idi. Ezân okunan minâreler, İslâm şehrinin aşikâr bir sembolü ve en belirgin veçhesi haline geldi. Osmanlılar fetih tanımlamalarında buna, hep, İslâm’ın zafer sembolü olarak atıfta bulundular.

Müslüman bir nüfusa sahip her şehir yahut kasaba, bir Cu­ma Camiine yâni bir mescid’e sahip olmak zorundaydı ve Cuma­ları burada toplanmak, dinî bir vecîbe idi. Kanunî Sultan Süley­man, Kızılbaşları bastırabilmek için bu vecîbeyi, köylere kadar yaygınlaştırmıştır.

Nâhîye’lerin merkezinde bulunan büyük câmi, sâdece dinî de­ğil, aynı zamanda şehir hayatının diğer veçhelerini de yansıtan bir merkezdi. Câmiyle birlikte inşâ edilen medrese’nin dışında, halkın eğitimi için (ders-i âm) câmiye düzenli dersler konuldu: İslâmın tedrisi, İslâm geleneğinde en değerli dinî faaliyetlerden biri kabul edilmekteydi. Namaz için, özellikle Cuma günleri, baş­şehrin büyük câmiine gitmek, Sultan (ve aynı zamanda Müslüman tebâ için) dinî bir vecîbe idi.

Sultan burada halk ile konu­şur ve suiistimaller neticesinde ortaya çıkan, yazılı ve sözlü şikâ­yetleri (rık’â) kabul ederdi. Merâsim, Sultanın, halkının sıkıntı­larına gösterdiği yakınlık ve alakayı temsil etmekte ve bu tavır, İslâm devlet geleneğinde yöneticinin en önemli fonksiyonu sayıl­makta idi. Sultanın, tebânın en zayıf olarak yaşlı bir kadının elinden bir rik’â’yı kabul edişini resmeden minyatürlerde, ideal yöne­tici olarak bir Sultan tasviri çizilmiştir.

Cuma namazında, döne­min en önde gelen şeyhi tarafından okunan hutbe, dinî olmaktan öte bir fonksiyonu haiz idi. Cemâat, hutbe’de dile getirilen Sultan’la ilgili övgülere karşılık vermek durumundaydı ve bu mera­sim İslâm toplumunda Sultanın hâkimiyetinin halk tarafından kabulünü ifade ediyordu. Hakikaten, Sultanın isminin Cuma hut­belerinde zikredilmesi ve kendi adına para bastırılması, herhangi bir yöneticinin İslâm beldelerindeki bağımsızlığını gösteren iki mecbûrî sembol idi.

Öte yandan mahkemeler de câmilerde bulunmaktaydı. Bun­lar içerisinde en kalabalık olanı, Büyük Çarşı civarında, şehrin ana caddesi üzerinde bulunan Vezir-i Azam Mahmud Paşa Camii’nin avlusundaki mahkeme idi.

Prof. Dr. Halil İNALCIK

Kaynak: Halil İNALCIK, “İstanbul: Bir İslâm Şehri”(terc. İbrahim KALIN), s.247-249 Costantinople ‘İslâmbol’ Haline Geliyor, (İslâm Tetkikleri Dergisi, Prof. Dr. Nihat M. Çetin Hatıra Sayısı, C:Volüme IX, İstanbul Üniversitesi Edebiyat Fakültesi Yayınları, 1995, İstanbul)

Hagia-Sophia-Mosque-Istanbul-1847-Gaspare-Fossati-Ayasofya-Camii-1024x654
Gaspare Fossati’nin fırçasından Ayasofya-i Kebîr Câmi-i Şerîfi’nin iç mekânı ve cemaat (Lithograph, Louis Haghe, 1852).

Şark-Garp

📁 Kategori: Şiirler

“Esrar!
Tevekkül!
Kısmet!
Kafes, han, kervan,
Şadırvan!
Gümüş, tepsilerde rakseden sultan!
Mihrace, padişah,
bin bir yaşında bir şah.
Minarelerden sallanıyor sedef nalınlar,
burunları kınalı kadınlar ayaklarıyla gergef dokuyor
Rüzgarlarda yeşil sakallı imamlar ezan okuyor!”
İşte frenk şairinin gördüğü şark!
İşte dakikada 1.000.000 basılan kitapların şarkı!
Lakin
ne dün
ne bugün
ne yarın
böyle bir şark yoktu, olmayacak!
Şark
üstünde çıplak esirlerin aç geberdiği toprak!
Şarklıdan başka herkesin
Orta malı olan memleket!
Açlığın kıtlıktan öldüğü diyar!
Ağzına kadar buğdayla dolu ambar!
Avrupa’nın ambarı!
Asya!
Amerikan dretnotlarının tel direklerine
senin Çinlilerin uzun saçlarından sarı mumlar gibi asıyorlar kendilerini!
Himalaya’nın en yüksek en dik en karlı tepesinde
Britanya zabitleri cazbant çaldırıyorlar,
kara tırnaklı ayaklarını daldırıyorlar,
Paryaların beyaz dişli ölülerini attığı Ganj’a.
Anadolu baştan başa Armistrong’un talim meydanı oldu.
Asya’nın bağrı doldu.
Şark yutmayacak artık.
Bıktık be bıktık.
İçinizden biri can verebilse bile
açlıktan ölen öküzümüze,
burjuvaysa eğer
gözükmesin gözümüze.
Hatta sen
sen Piyer Loti.
Sarı muşamba derilerimizden
birbirimize geçen
tifüsün biti
senden daha yakındır bize
Fransız zabiti.
Fransız zabiti sen,
o üzüm gözlü Azade’yi
bir orospudan
daha çabuk unuttun.
Kalbimize diktiğin
Azade’nin taşını
bir tahta hedef gibi topa tuttun.
Bilmeyenler
bilsin:
sen bir şarlatandan başka bir şey değilsin.
Şarlatan!..
Çürük Fransız kumaşlarını
yüzde beş yüz ihtikarla şarka satan
Piyer Loti!
Ne domuz bir burjuvaymışsın meğer…
Maddeden ayrı ruha inansaydım eğer,
şarkın kurtulduğu gün
senin ruhunu
köprü başında çarmıha gerer
karşısında cıgara içerdim.
Ben elimi size verdim
Size verdik biz elimizi
kucaklayın bizi
Avrupa’nın san-külotları
Sürelim yan yana bindiğimiz al atları.
Menzil yakın
Bakın
Kurtuluş günü artık sayılı
Önümüzde, Şarkın gelecek isyan yılı
Bize kanlı mendilini sallıyor.
Al atlarımız imperyalizmin göbeğini nallıyor.

Nâzım Hikmet
Aydınlık Dergisi, Teşrinisani (Kasım) 1924 tarihli 27. sayı

sakarya-muharebesi-tsk-arsivi-11
Millî Mücadele Dönemi’nde (Sakarya Meydan Muharebesi, 1921) cephe gerisinde mühimmat tasnif eden ve orduya destek sağlayan Türk çocukları. [Kaynak: Türk Tarih Kurumu / Genelkurmay Askerî Tarih ve Stratejik Etüt (ATASE) Başkanlığı Arşivi]

Fetvâ

Muhterem Denizlililer!

Bugün sabahın erken saatlerinde İzmir, Yunanlılar tarafından işgal edilmiştir. Bu tecavüze karşı hareketsiz kalmak, din ve devlete ihanettir, vatana karşı irtikab edilecek cürümlerin Allah ve tarih önünde affı imkânsız günahtır. Cihad, tam manasıyla teşekkül etmiş dinî farize olarak karşımızdadır.

Hemşehrilerim, karşımıza çıkarılan dünkü tebeamız Yunan’a biz mağlup olmadık. Onlar öteki düşmanlarımızın vasıtasıdır. Yunan’ın bir Türk beldesini ellerine geçirmelerinin ne manaya geldiğini, İzmir’in şu birkaç saat içinde irtikap edilen cinayetler gösteriyor.

Silahımız olmayabilir, topsuz – tüfeksiz sapan taşları ile de düşmanın karşısına çıkacağız. İstiklal aşkı, vatan sevgisi hassasiyet şuurumuz ile kalbimizdeki iman ile mücadelemizin sonunda zaferi kazanacağız. Bu uğurda canını verenler şehit, kalanlar gazilerdir. Bu mutlak olarak cihad-ı mukaddestir.

Sizlere vatanımızı düşmana teslim etmenin çaresiz olduğunu söyleyenler, düşman esareti altında olanlardır. Onlar irade ve kararlarına sahip değillerdir. Bu vaziyette onların emri ve fetvası aklen ve şer’an caiz, makbul ve muteber değildir. Meşru olan münhasıran vatan müdafaası ve istiklal uğruna cihattır.

Korkmayınız! Meyus olmayınız! Bu livay-ı hamd’in altında toplanınız ve mücadeleye hazırlanınız. Müftünüz olarak cihad-ı mukaddes fetvasını ilan tebliğ ediyorum.

Denizli Muftüsü Ahmed Hulusî Efendi, 15 Mayıs 1337 (1919)

Türkler Benî Kureyza’dan da af dilemeli midir?

Ermenilerden af dilenmesi ile iş bitecek zannedenlerin keyiflerini hangi haberle kaçırabiliriz bilmiyorum.  Özür beyanının arkasından tazminat taleplerinin de meşru bir zemin elde edeceği gayet açık. Peki, tazminatla iş bitecek mi? Pek tabii ki, hayır…’Haksız yollarla ele geçirdiğiniz'(!) topraklardan feragat etmeniz istenecek. Bununla iktifa edilecek mi? Bizde bu genişlik olduğu sürece hiç sanmıyorum. Daha dün Hıristiyan takvimine göre 1989 senesinde Bulgaristan’dan yaklaşık 350.000 Türk’ün sürgün edilmesini hatırlayınız. 800 sene İberik Yarımadası’nda kalmış Müslümanlardan bugün antropolojik bir iz bile yok. Koca yarımadada bir tane cami kalmamış. İstiklal Harbi’ni gözden düşürmek isteyen Türkiye düşmanlarının gizlediği hakikat,  Sakarya Meydan Muharebesini kazanmamış olsaydık Türkiye’nin de Endülüs gibi olacak olduğu hakikatidir.

Kestirmeden söyleyelim; Türkiye’de bir milletin yaşadığı ve bu milletin adının, vasfının ne olduğu gayet vazıh bir şekilde tebellür etmez, Türkiye’nin kimin vatanı olduğu sorusuna sarahatle ve sıhhatle bir cevap verilmez ve bu millet de vatanına sahip çıkmaz ise nasıl Balkanlar’dan sürülmüş isek Türkiye’den de sürülme ihtimalimiz çok kuvvetlidir.

Türkiye bütün Müslümanlar için bir anavatandır. Balkanlardan Kafkasya’ya yakın coğrafyamızda yaşanan elim hadiseler neticesinde hangi etnik kökene mensup olursa olsun Türkiye bütün Müslümanlar için bir son melce, bir sığınak olmuştu. Yani? Yanisi bundan ötesi yok. Son kaledeyiz. Kaçabileceğimiz bir yer yok.

‘Hele bir arkamı yerleyim,  gör sana neler edeyim’ demiş. İlerde yapacakları şeyleri şimdiden söylerlerse ‘küçük küçük ama hızlı hızlı’ yürüyen işleri sekteye uğrayacağı için öncelikle atılacak adımlara Müslüman ahalinin razı edilmesi gerekiyor. Bu razı ediş ameliyesinde en büyük katalizörlüğü bizdenmiş gibi görünenler yapıyor.

Müslüman görüntüsü veren gayrimüslimler yerine göre başörtüsünü de savunarak insan hakları mukaddesatına insanlarımızı inandırdılar. İnsan hakları diye bir mefhuma müspet bir mana yükleyerek gelinecek yer işte burası. Burasının neresi olduğunu hala fark edemediniz mi öyleyse size bir kaç işaret göstereyim.

İnsan Hakları ideologlarına göre İstanbul’un işgali 1453’te başlamıştı. Öyle ya! Osmanlı hükümranlığındaki büyük saha içinde bir çıban gibi kalmış olan İstanbul’un kime ne zararı vardı?  Peki ya Anadolu’nun işgali!?  Evet. Tahmin ettiğiniz gibi, o da 1071’de başlamış bir faaliyet. Sizin fetih dediğiniz şey (hala diyen kaç kişi kaldı onu da bilmiyorum) insan hakları müntesiplerine göre bir işgaldir. İnsan hakları dininin misyonerlerine göre işgalciler (yani Türkler) ‘mazlum’ Anadolu ahalisinin mallarını yağmalamış karısını, kızını köle yapmıştır.  İnsan hakları ruhbanlarına göre bizim (biz kimsek) Anadolu’yu Türkiye yapmamız insanlığa sığmaz. Barbarlar gelmiş, medenilerin dünyasını talan etmişler… Fethi, cihadı, gazâyı evrensel değerlerle, insan haklarıyla izah etmeniz mümkün değildir.

Kur’anı esas almaz da gavurlardan ödünç aldığımız mefhumlarla düşünmeye ve konuşmaya başlarsak işte olacağı budur.

İnsan hakları teorilerine ‘insanlık ideali’ palavralarına taviz verdiğiniz zaman işin daha nereye gideceğini şimdiden söylemiyorlar ki bir sonraki safhaya atlatmak kolay olsun.  İşin varacağı yeri size söyleyeyim mi?  Rasulullah’ın (S.A.V) Benî Kureyza’ya yaptığının hesabını da Müslümanların mümessili olarak gördükleri biz Türklerden sormaya kalkacaklardır. ‘O kadar da değil’ diyenleri duyar gibiyim.

O kadar… Hani şu ‘enseye tokat’ hikâyesinde olduğu gibi “onda bu altınlar, sende de bu ense olduktan sonra sen daha çok tokat yersin!”

İlk adımı attırıyorlar sonra yavaşça ikincisini. Sonra yavaşça üçüncüsünü… Doğrudan 4.adımı söyleseler millet irkilecek. Zamana yayarak işi götürüyorlar. Tedricen kaynatılan kurbağa hikâyesinde olduğu gibi!  Kurbağa aniden kaynar suya atılsa hemen sıçrayıp kurtulacak ama soğuk suya koyup suyu yavaş yavaş ısıtırsanız kurbağa haşlanıyor ama sıçrayamıyor.

Bir sonraki değil üç adım sonrasını söylemeye çalışıyoruz ki belki bir ayılmaya vesile olur diye… Belki de “biz demiştik” diyebilmek için. Tahminlerimizin tahakkuk etmesini değil hata etmiş olmayı gönülden temenni ediyoruz.

Eve hırsız girecek diyene ‘korkma bu eve bir şeycik olmaz’ diyen ve onu sakin olmaya davet edenlere sual ediyoruz: Korkulukların, kapı kilidinin gözden geçirilmesi hırsızlarla oturup kalkan evin hayırsız çocuğunun kulağının çekilmesi hırsızların keyfini mi evin emniyetini mi kaçırır?

Mustafa Deveci, Konya Yeni Gün, 09 Mayıs 2014

italyan ressam Pisani_nin, Kurtulus_ Savas__'nda Yunan askerlerinin, Tu_rkler_e yapt_g__ zulmu_ anlatan tablosu._
Eser Adı: Bir Halıcı Dükkanında Katliam
Ressam: Vittorio Pisani (1899–1979)
Orijinal Mekan: İstanbul Atatürk Müzesi Koleksiyonu
Açıklama: İtalyan ressam ve gazeteci Vittorio Pisani tarafından sulu boya tekniğiyle resmedilen bir yağma ve saldırı anını tasvir eden tarihi tablo.

Yüksek dünyanıza lanet ederim

Ben Müslümanların maddeten ve ahlâken inhitatını ve belki kısmen iflasını inkâr edenlerden ve buna çare olacak uyanış ve teceddüt yollarının önüne set çekmek isteyenlerden değilim. Ancak buna çare olacak diye açıktan veya gizliden İslâm dininin tahrip veya tahrif edilmesine lüzum görülürse o zaman ben, Müslümanların bu sefalette kalmalarını haklarında daha hayırlı görürüm.

Müslümanların mes’ûd bir dünya yüzüne çıkmasını vicdanî samimiyetimle arzu ettiğim hâlde dinimizin üzerine basarak erişebileceğimiz yüksek dünyanıza lanet ederim. Biz o yüksek dünyaya çıktığımız zaman İslâmiyet de ona sımsıkı sarılan elimizle başımızın üstünde hürmetle bulunmalıdır. Hem bu şekilde hareket edersek yükseleceğimiz yere çıkarken bizliğimizi de beraber götürmüş olacağımızdan muvaffakiyet daha ziyade kesindir. Aksini yaparsak, daha yükselme hareketinde melezleşmiş olan bizler, çıkacağımız noktaya ulaşmadan kuvvetimizi kaybetmiş olacağımız gibi, olmaz ya, arzumuzun en üst mertebesine yükselmek mümkün olsa bile, o yükselenler artık biz değil, bizden tenasüh etmiş başkalarıdır. Bize yabancı olan o insanların dünyalık saadetlerine çalışmak borcumuz olmadığı gibi ahiretteki mesuliyetlerine iştirak etmek de hiç işimize gelmez.

Şeyhülislam Mustafa Sabri

Edirne Eski Cami’nin dış duvarında yer alan devasa “Allah” lafız hat yazısı ve önünde duran iki küçük kız çocuğu [Ara 3, Ara 4].