“Duramadım Ecel için -” (479), Emily Dickinson

“Duramadım Ecel için -” (479)

Duramadım Ecel için –
O durdu lütfedip de-
Faytonda bir biz vardık –
Ölümsüzlük vardı bir de.

Yavaş sürdük – O telaşsız
Bırakmıştım ben de kenara
İşimi hem boş vaktimi de,
Bu nezaketi uğruna –

Geçtik Okul’u, Çocuklar
Oynuyordu – O Çember’de –
Geçtik Bakan Ekinleri –
Geçtik Batan Güneş’i de –

Veyahut – O geçti Bizi –
Çiyler titretti, Buz gibi –
Zira ince İpektir, Elbisem –
Atkım – yalnız bir Tül idi –

Durduk bir Ev’in önünde
Yerde bir Tümsek gibiydi –
Çatısı güç bela belli –
Pervazı – Toprağın İçindeydi –

O günden beri – Asırlar –
Geçti – lakin daha Kısa
Gelir ilk sezdiğim Gün’den
At Başlarını Sonsuza –

Mütercim: Özgür Bağlıyalnız

“Because I could not stop for Death -” (479)

Because I could not stop for Death –
He kindly stopped for me –
The Carriage held but just Ourselves –
And Immortality.

We slowly drove – He knew no haste
And I had put away
My labor and my leisure too,
For His Civility –

We passed the School, where Children strove
At Recess – in the Ring –
We passed the Fields of Gazing Grain –
We passed the Setting Sun –

Or rather – He passed Us –
The Dews drew quivering and Chill –
For only Gossamer, my Gown –
My Tippet – only Tulle –

We paused before a House that seemed
A Swelling of the Ground –
The Roof was scarcely visible –
The Cornice – in the Ground –

Since then – ’tis Centuries – and yet
Feels shorter than the Day
I first surmised the Horses’ Heads
Were toward Eternity –

Emily Dickinson

İktibas Kartı

▼

Onuncu Yılımızda, Simon Armitage

📁 Kategori: Terceme, Şiirler

Onuncu Yılımızda

Bu kitap, bu sayfa, bu sayfalar arasına
dinlenmeye bırakılmış çan çiçeği, bastırılsa üstüne, hâlâ kanatır
bir vakitler olduğumuz hâlin suluboyasını.

O yıllar: filanca ve falanca bir günün velvelesi,
şu meşhur anlaşmazlık ve ardından söylenen son söz,
senin isimler, tarihler ve saatlerden oluşan envanterin,
benim boylu poslu, esmer, yakışıklı yalanlardan piyadelerim.

Bir on yıl geçti bak, şaşıp kalıyoruz şimdi kendimize:
hâlâ ikiyiz, hâlâ çiftiz ama aşkla katlandık birbirimize
ve ayrı, yalnız geçirdiğimiz tek bir gecede bile,
ne kadar da eminiz diğer yarısından ikimiz de.

Bu çan çiçeği hâlâ direniyor zamana. Gel verelim ona
havayla, ışıkla solup gitme, boynunu bükme şansını.
Hadi, al onu ellerimden. Ve şimdi, bırak gitsin.

Mütercim: Özgür Bağlıyalnız

In Our Tenth Year

This book, this page, this harebell laid to rest
between these sheets, these leaves, if pressed still bleeds
a watercolour of the way we were.

Those years: the fuss of such and such a day,
that disagreement and its final word,
your inventory of names and dates and times,
my infantries of tall, dark, handsome lies.

A decade on, now we astound ourselves:
still two, still twinned but doubled now with love
and for a single night apart, alone,
how sure we are, each of the other half.

This harebell holds its own. Let’s give it now
in air, with light, the chance to fade, to fold.
Here, take it from my hand. Now, let it go.

Simon Armitage

Ken Van Sickle, “Columbus”, 1968.

Harbi Şekiliz, Gwendolyn Brooks

Harbi Şekiliz

ㅤㅤㅤㅤㅤBİLARDO OYUNCULARI.
ㅤㅤㅤㅤㅤALTIN KÜREK’TEKİ YEDİ KİŞİ.

Harbi şekiliz. Biz
Lise terkiz. Biz

Geceye akarız. Biz
Hedefe çakarız. Biz

Günahı şakırız. Biz
Cine su katarız. Biz

Yazın Cazlıyız. Biz
Genç ölürüz.

Mütercim: Özgür Bağlıyalnız

We Real Cool

ㅤㅤㅤㅤㅤTHE POOL PLAYERS.
ㅤㅤㅤㅤㅤSEVEN AT THE GOLDEN SHOVEL.

We real cool. We
Left school. We

Lurk late. We
Strike straight. We

Sing sin. We
Thin gin. We

Jazz June. We
Die soon.

Gwendolyn Brooks

Bir Sanat, Elizabeth Bishop

Bir Sanat

Kaybetme sanatını öğrenmek kolay elbet;
öyle çok şey var ki hep kaybolma kastı kuran
yitip gitseler dahi sayılmaz bir felaket.

Her gün bir şey kaybet sen. Telaşı hep kabul et
kayıp anahtarların, ziyan edilen zaman.
Kaybetme sanatını öğrenmek kolay elbet.

Sonra uzağı kaybet, çabuk kaybet, ve azmet:
mekân, isim ve gitmek için olduğun revan
Bunların hiçbirisi getirmez bir felaket.

Annemin saatini kaybettim. Bak! nihayet,
son veya ondan evvel gitti üç evim aman.
Kaybetme sanatını öğrenmek kolay elbet.

İki şirin şehri ben yitirdim. Ve o servet,
mülküm olan diyarlar, iki nehir, bir cihan.
Özlüyorum ama bu değildi bir felaket.

—Seni yitirmek bile (şakacı ses, hareket
sevdiğim) yalan değil. Aşikâr, ayan beyan
kaybetme sanatını öğrenmek kolay elbet
görünse de o tıpkı (Yaz şunu!) tam felaket.

Mütercim: Özgür Bağlıyalnız

One Art

The art of losing isn’t hard to master;
so many things seem filled with the intent
to be lost that their loss is no disaster.

Lose something every day. Accept the fluster
of lost door keys, the hour badly spent.
The art of losing isn’t hard to master.

Then practice losing farther, losing faster:
places, and names, and where it was you meant
to travel. None of these will bring disaster.

I lost my mother’s watch. And look! my last, or
next-to-last, of three loved houses went.
The art of losing isn’t hard to master.

I lost two cities, lovely ones. And, vaster,
some realms I owned, two rivers, a continent.
I miss them, but it wasn’t a disaster.

—Even losing you (the joking voice, a gesture
I love) I shan’t have lied. It’s evident
the art of losing’s not too hard to master
though it may look like (Write it!) like disaster.

Elizabeth Bishop

Nehirlerden Bahsediyor Zenci, Langston Hughes

Nehirlerden Bahsediyor Zenci

Nehirleri bildim ben:
Bildim dünya kadar kadim nehirleri, insan kanının
insan damarındaki akışından bile yaşlı olan ol kadim nehirleri.

Tıpkı nehirler gibi, ruhum da derinleşti.

Fırat’ta yıkandım ben, şafak henüz genç iken.
Kongo’da oba kurdum, ninnisiyle uyudum.
Nil sularına bakıp, piramitleri de yaptım.
İşittim Mississippi’nin de türküsünü ben
Abe Lincoln bir gün New Orleans’a inerken, çamurlu bağrının gün batımında nasıl som altına döndüğünü de gördüm ben.

Nehirleri bildim ben:
O kadim, esmer nehirleri.

Tıpkı nehirler gibi, ruhum da derinleşti.

Mütercim: Özgür Bağlıyalnız

The Negro Speaks of Rivers

I’ve known rivers:
I’ve known rivers ancient as the world and older than the flow of human blood in human veins.

My soul has grown deep like the rivers.

I bathed in the Euphrates when dawns were young.
I built my hut near the Congo and it lulled me to sleep.
I looked upon the Nile and raised the pyramids above it.
I heard the singing of the Mississippi when Abe Lincoln went down to New Orleans, and I’ve seen its muddy bosom turn all golden in the sunset.

I’ve known rivers:
Ancient, dusky rivers.

My soul has grown deep like the rivers.

Langston Hughes

Tekir (Hikâye)

📁 Kategori: Hikâyeler, Yazılar

Mudanya sahilinin iyot ve yosun kokan sabah ayazında yürümek, benim gibi vizyon sahibi biri için gerçekten büyük bir sinir krizi. Rüzgâr sert, asfalt ıslak ve gökyüzü, sanki üzerine kirli bir bulaşık bezi örtülmüş gibi gri. Normalde böyle bir havada kalorifer peteğinin üzerinde kestiriyor olmam filan gerekirdi ama iş ahlakı işte… Bırakamıyorsun. Bütün bu sahil bandının işletmesi, lojistiği ve güvenlik protokolü benim omuzlarımda. Fakat personelde liyakat sıfır. Yemin ederim sıfır.

Yavaş adımlarla, kuyruğumu havada dik ve otoriter bir anten gibi tutarak operasyon sahasını denetlemeye başladım. Beton bariyerlerin üzerine dizilmiş, ellerinde ucuz karbon oltalarla dikilen adamların yanından süzülerek geçiyordum.

İlk durak Necmi. Üzerinde o kusmuk rengi, yağ lekeleriyle dolu muşamba yağmurluğuyla dikiliyor. Yanına yaklaştım, ön ayaklarımı kovanın plastik kenarına dayayıp içine baktım. Dibinde iki parmak bulanık deniz suyu, bir adet kopmuş misina ucu… Başka da bir halt yok.

“Necmi,” dedim, sesimde artık tahammülün kırıntısı kalmamıştı. Kafamı kaldırıp doğrudan gözlerinin içine baktım. “Sabahtan beri o oltayı denizin dibine boşuna mı indirip kaldırıyorsun?”

Necmi bana doğru eğildi, elinin tersiyle havada kaba saba bir hareket yaptı. “Ne bakıyorsun oralara, yok bir şey, yok. Hadi kışt, yürü git başımdan.”

Gözlerimi kısıp bu vasıfsız, bu vizyonsuz adama baktım.

“Necmi, boş adamsın,” dedim yüzüne baka baka. “Yemin ediyorum bu sahilde senin kadar oksijen israfı, senin kadar lüzumsuz bir herif daha yok. İki saattir çapariyi iskelenin altındaki midye kabuklarına taktırıp duruyorsun. Ziyan ziyan işler. Boş adamsın, boş…”

Kafamı çevirip, hemen arkamızdaki paslı babanın üzerinde kıçını yalayarak sabah mesaisine hazırlanan sağ kolum Rüstem’e seslendim.

“Rüstem! Bırak şu bacağını yalamayı da işine bak. Bu herifi alın buradan bak. Düzgün bir balıkçı getirin buraya. Amatörlere yer yok benim mıntıkamda. Yarın bu adamı bu iskelede görmeyeceğim, kaydını düşün.”

Rüstem bacağını indirip bana kısa bir bakış attı, sonra umursamazca esnedi. Biliyorum, o da yoruldu artık bu kalitesiz ekipten.

Gece Kahvesi, Gottfried Benn

Gece Kahvesi

824: Kadınların Aşkı ve Hayatı.
Çello bir çırpıda içiveriyor. Flüt
derin derin geğiriyor üç vuruş boyunca: şu leziz akşam yemeği.
Davul, polisiye romanını okuyup bitiriyor.

Yeşil dişler, sivilceli bir yüz
göz kırpıyor bir göz kapağı iltihabına.

Saçta yağ
konuşuyor bademciği şişmiş açık bir ağza
boynunda İnanç Aşk Umut’la.

Genç guatr iyi anlaşıyor semer burunla.
Üç bira ısmarlıyor ona.

Sakalkıran karanfiller satın alıyor,
yumuşatabilmek için çifte gerdanı.

Si bemol minör: 35. Sonat
İki göz kükrüyor:
Sıçratmayın Chopin’in kanını salona,
şu ayaktakımı, üzerinde tepinsin deyu!
Kes şunu! Hey, Gigi! –

Kapı akıyor: Bir kadın.
Çöl kadar kavruk. Kenanî bir kahve.
İffetli. Oyuk oyuk. Eşlik ediyor ona bir koku.
Koku bile denmez aslında.
Havanın tatlı bir kavislenişidir sadece
beynime doğru.

Bir obezite seğirtiyor pıtır pıtır peşi sıra.

Mütercim: Özgür Bağlıyalnız

Nachtcafé

824: Der Frauen Liebe und Leben.
Das Cello trinkt rasch mal. Die Flöte
rülpst tief drei Takte lang: das schöne Abendbrot.
Die Trommel liest den Kriminalroman zu Ende.

Grüne Zähne, Pickel im Gesicht
winkt einer Lidrandentzündung.

Fett im Haar
spricht zu offenem Mund mit Rachenmandel
Glaube Liebe Hoffnung um den Hals.

Junger Kropf ist Sattelnase gut.
Er bezahlt für sie drei Biere.

Bartflechte kauft Nelken,
Doppelkinn zu erweichen.

B-moll: die 35. Sonate
Zwei Augen brüllen auf:
Spritzt nicht das Blut von Chopin in den Saal,
damit das Pack drauf rumlatscht!
Schluß! He, Gigi! –

Die Tür fließt hin: Ein Weib.
Wüste ausgedörrt. Kanaanitisch braun.
Keusch. Höhlenreich. Ein Duft kommt mit.
Kaum Duft.
Es ist nur eine süße Verwölbung der Luft
gegen mein Gehirn.

Eine Fettleibigkeit trippelt hinterher.

Gottfried Benn

Edward Hopper, New York Movie (1939)

Rabia Bayraktar

Denizde Şarkı

Ben hep böyleyim işte köpüklü dalgalar
Şiir yazmak için gelip size bakarım
Güzelliğinizden iyiliğinizden bahsederim
Rüyalarıma da girersiniz benim

Ama bana hiçbir parçanız bir gün
“Güzel kız merhaba” bile demediniz
Günler günü sahilinizde duran bu kızın
Hatırını bir defa olsun sormadınız

Sizin aklınız mı var sanki
Köpük köpük kendinizi taşlara vuruyorsunuz
İnsan kardeşlerim sizi sevdikçe
Siz neden öyle kuduruyorsunuz

Bakın ben niçin geldim bana baksanız ya
Ben balıkçı değilim balıklarınızı çalmam
Ben gemici değilim sizi çiğneyip geçmem
Ben yüzücü değilim kollarımla sizi döğmem
Ben fırtına değilim sizi sallayıp üzmem
Ben iyi kalpli şair bir kızım
Yirmi beş yıldır sizin dostunuzum.


Şairin Biyografisi [Rabia Bayraktar (1929 – 1957)]
“25 yıl önce Ankara’da doğdum. Ankara Atatürk Kız İlkokulu’ndan mezunum. Başka okumadım, kendimi yetiştirmeye çalıştım. Şiir ve hikâye yazmaya küçükken başladım. Ankara, İzmir, Aydın gazetelerinde hikâyelerim ve bazı dergilerde şiirlerim çıktı. Bir de roman hazırlığım var. İzmir Sabah Postası gazetesi tefrika edecek. Sanata olan aşkım, kocam ve çocuklarımdan üstündür. 15 yaşımda evlendim. Üç çocuk annesiyim. İki arzum var: Çocuklarımı iyi yetiştirmek ve tanınmış bir sanatçı olmak. Bunun için çalışıyorum.”

(19 Temmuz 1957 tarihli mektubundan alınan bilgilere göre) Yirmi altıncı yılında da kendini öldürmüş Rabia Bayraktar.

Çöle Bakmalar Şamanı, İsmail Kılıçarslan

Çöle Bakmalar Şamanı

bu şiir arda arel’in olsun

Allah’a inandılar ve
terk ettiler beni.
çöle birisi baksın
diye kaldım ben de
gittiler merv üzre
şakıldayan yıldırımlar gibi
binerek dorularına
pastırma almadılar yanlarına
kıl çadır kurmadılar
yağma tutup murat bilmediler
dağda korugan etmediler
düze siper kazmadılar amma
yine de değişti huyları
bildim ben
beş vakitten bildim
susuz aşsız günden bildim
hayvan boğazladılar
İbrahim’i anarak baktılar
sarı gecenin yıldızlarına
ondan bildim.

Allah’a inandılar ve
terk ettiler beni.
çöle birisi baksın
diye kaldım ben de
yatugan koyup dizime
gök tengrinin
görklü evlatlarına yine de
kıldım dua,
başkasını bilmem
başkasına varmaz dilim
atamdan öğrendim ki
oğuza dua duala
çaşıta ola lanet
albızı al alası
oğuz gökte kalası.

Allah’a inandılar ve
terk ettiler beni.
çöle birisi baksın
diye kaldım ben de
yaşım yaşladım
gayrısı kıştır mevsimin
yaylak yayan yapıldak değil
eğnim terler soğuktan
ellerime hohlarım kara gecede
ellerimle kazandıydım
kazandığımı
gayrı kocadım demek
gayrı dişim kesmez oldu
gözüm görmez.

Allah’a inandılar ve
terk ettiler beni.
çöle birisi baksın
diye kaldım ben de
bir ejderha görende
şol nefesin salanda
oğuldan uşaktan ayrı
anadan atadan ayrı
çadırdan bozkırdan ayrı
kılkopuzum elimde
boynumda bir çeng
cenk ederim ölümle
ve yenilirim ona elbet
bilirim yenilmenin
bin türlüsünü.

(Kitap İsmi: Ortaçağ Meslekler Atlası)

Odysseus’tan Telemahos’a, Joseph Brodsky

Odysseus’tan Telemahos’a

Canım Telemahos’um,
ㅤㅤㅤㅤㅤTruva Savaşı
bitti artık; kim galip geldi hatırlamam hiç.
Yunanlar, hiç şüphesiz, zira sadece onlar
bırakırdı yurdundan uzakta bunca meyyit.
Lakin yine de eve dönüş yolum çok uzun sürdü.
Biz orda vakit kaybederken, ihtiyar Poseidon,
görünen o ki gerdi de uzatıp durdu mesafeyi.

Ben neredeyim ya da nedir bu menzil inan
bilemiyorum. Pis bir adaya benziyor,
çalıları, binaları ve homurdanan domuzları olan.
Ot bürümüş bir bahçe; şu ya da bu kraliçe.
Çimen ve koca taşlar… Telemahos, can oğlum!
Avare bir yolcu için adaların yüzleri
hep birbirine benzer. Akılsa takılır kalır
dalgaları sayarken; ufuklara bakmaktan ağrıyan gözler,
koşar; ve suyun eti kulakları doldurur.
Savaş nasıl çıkmıştı hatırlamam hiç;
hatta senin yaşın kaç–onu bile hatırlamam.

Büyü o zaman Telemahos’um, güçlen.
Yalnız tanrılar bilir görüşecek miyiz biz
yeniden. Sen çoktandır değilsin o sabi ki
önünde dizginlediğim çift süren öküzleri.
Palamedes’in o pis hilesi olmayaydı
biz ikimiz hâlâ aynı yuvada yaşıyor olurduk.
Lakin haklıydı belki de; benden epeyi uzakta
oldukça güvendesin, Ödipal tutkulardan,
ve rüyaların senin, Telemahos’um, masum.

Mütercim: Özgür Bağlıyalnız

Odysseus to Telemachus

My dear Telemachus,
ㅤㅤㅤㅤㅤThe Trojan War
is over now; I don’t recall who won it.
The Greeks, no doubt, for only they would leave
so many dead so far from their own homeland.
But still, my homeward way has proved too long.
While we were wasting time there, old Poseidon,
it almost seems, stretched and extended space.

I don’t know where I am or what this place
can be. It would appear some filthy island,
with bushes, buildings, and great grunting pigs.
A garden choked with weeds; some queen or other.
Grass and huge stones . . . Telemachus, my son!
To a wanderer the faces of all islands
resemble one another. And the mind
trips, numbering waves; eyes, sore from sea horizons,
run; and the flesh of water stuffs the ears.
I can’t remember how the war came out;
even how old you are–I can’t remember.

Grow up, then, my Telemachus, grow strong.
Only the gods know if we’ll see each other
again. You’ve long since ceased to be that babe
before whom I reined in the plowing bullocks.
Had it not been for Palamedes’ trick
we two would still be living in one household.
But maybe he was right; away from me
you are quite safe from all Oedipal passions,
and your dreams, my Telemachus, are blameless.

Joseph Brodsky