Poetika – Dokuzuncu Bap: Muhatabın Ontolojisi ve Kılıcın Saplandığı Beden

yahut Gafleti Yırtan “Sûr” Olarak Metin

I. Kurbanın Teslimiyeti

Kapitalist çağın ve modern yayıncılığın en büyük yalanı, okura “velinimet” ve “yargıç” muamelesi yapmasıdır. Modern okur, kitabı eline aldığında kendini emniyette hisseder; bir koltuğa yaslanır ve yazarın ona sunacağı manzarayı, hikâyeyi yahut estetik hazzı “tüketmek” üzere bekler. Beğenirse takdir eder, beğenmezse kitabı kapatır. Okur, metnin efendisi mevkiindedir.

Bizim poetikamız, bu şımarık “müşteri” ontolojisini kâğıdın ilk satırında iptal eder. Hakiki bir metnin karşısında okur, yargıç veya müşteri değil; doğrudan doğruya “kurban”dır (yahut evvelki baplarda izah ettiğimiz üzere, şairin kılıcı altında ezilen o zavallı “meful”dür). Şair (mütekellim) kılıcı çektiğinde, okur artık hür değildir. Metin okura hizmet etmez; okuru esir alır, onu konforlu koltuğundan söküp kendi felsefi infaz masasına (otopsiye) yatırır. Okur metni değerlendirmez; metnin kaba, sarsıcı ve tavizsiz sarahati okurun inancını, nefsini ve hayatını değerlendirir. Kitap, okurun elinde tuttuğu bir eğlence aracı değil, okurun boğazına sarılan bir eldir.

Okuma amelinin paradoksu tam da buradadır: Mütekellim (şair) kelimeleri kılınç gibi biler, sentaksı bir darağacı gibi kurar; lakin o kılıncı (kitabı) kendi elleriyle tutup kendi şah damarına yaslayan, bizzat okurun kendisidir. Kâğıt üzerindeki kanlı harflerin üzerinde gezinen her bir göz hareketi, satırdan satıra atlayan her bir nefes, okurun kendi infazına gönüllü olarak iştirak etmesidir. Okur, nefsinin çürümüşlüğünü (amel defterini) görmenin tekinsiz cazibesine kapılır ve kendi boynunu yazarın giyotinine kendi iradesiyle uzatır. Bizim metnimiz kurbanı zorla sürüklemez; kurbanı kendi ayaklarıyla o infaz masasına yatırır. Bu, kurbanın celladına âşık olması değil, kurbanın kendi nefsinin çürümüşlüğünü görme krizidir (röntgenciliğin bedelidir).

II. Gafletin Anatomisi, Vahşetin Lüzumu

Ne diye okura kaba kelimelerle, nefes kesen virgüllerle, terli tenlerle, mağara dehlizleriyle ve ölümün en grotesk hâlleriyle (şok doktriniyle) saldırıyoruz? Ne diye ona manzarayı “usulca” göstermiyoruz?

Çünkü çağımızın okuru mutlak bir gaflet içindedir. “Hayretsiz gayretlerle” zombileşmiş, her şeye ulaşan ama hiçbir şeye varamayan bu bedenin derisi (idraki) nasır tutmuştur. Nasır tutmuş bir deriye tüy dokundurarak (usulca tasvir yaparak, mimesis ile) hiçbir şey hissettiremezsiniz. O nasırı kesmek, o uyuşmuş etin altındaki sinir uçlarına ulaşmak için kaba, acımasız ve vahşi bir darbeye (kelm/yara) ihtiyaç vardır.

Bizim edebiyatımızdaki şiddet, çürüme ve doğrudan “dikte” ediş; yazarın sadizminden değil, okurun gafletinin kalınlığındandır. Uyuyan bir adamı ninnilerle uyandıramazsınız; onun başucunda top patlatmak, İsrafil’in “sûr”unu onun kulak zarında parçalamak mecburiyetindesinizdir. Bizim metinlerimiz, okurun gafletini yırtmak için kasten bilenmiş birer “sûr”dur.

III. Amel Defteri

Sıradan bir romanı okuyan kişi, başkalarının hayatını röntgenlediğini zanneder. Mine’l’in boğucu karanlığını, Hira’nın ağırlığını okuyan kişi ise, kâğıtta başkasına değil, doğrudan kendi “nefs”ine bakar.

İslam eskatolojisinde (ahiret inancında) insan hesap günü kendi amel defterini okumakla mükellef kılınır: “Oku kitabını! Bugün hesap sorucu olarak sana nefsin yeter.” (İsrâ, 14). İşte bizim metnimiz, bu dehşetli sahnenin yeryüzündeki dünyevi ve edebî provasıdır.

Şair, kâğıt üzerinde kaba, günahkâr, etten ibaret olan fetişleri ve insanın o sefil dünyeviliğini resmederken; okur yavaş yavaş okuduğu o “iğrenç” şeyin, aslında kendi içindeki o gizli, terli ve karanlık tabiat olduğunu fark eder. Metin bir anda hikâye olmaktan çıkar, dehşetli bir aynaya (bir amel defterine) dönüşür. Okur, başkasının cinnetini okuduğunu sanırken, aslında kendi nefsindeki çürümüş eti seyre daldığını anlar. Bu yüzleşme, okurun kibrini parçalar. Metnin ona yaşattığı bu utanç ve dehşet hissi, bizim sanatımızın yegâne zaferidir.

IV. Demokrasinin Reddi, İnfazın Kabulü

Batılı yazar okurla tartışır, ona “Bence hayat böyle, sence nasıl?” diye sorar. Edebiyatı demokratik bir iletişim sahası sanır.

Bizim poetikamızda şair (mütekellim) ile okur arasında demokrasi yoktur. Bir tarafta hükmü veren (mütekellim), diğer tarafta o hükme maruz kalan (beden/okur) vardır. İletişim, ancak iki eşit taraf arasında olur. Oysa kılıcı tutan ile kılıcın saplandığı et eşit değildir. Bizim metinlerimiz, “Acaba böyle düşünür müsün sevgili okur?” demez; “Sen bir et yığınından ibaretsin ve işte böyle öleceksin.” diye hükmü okurun alnına çakar.

Okur metne girdiğinde hürriyetini vestiyere bırakır. Cümlelerin (Sırat’ın) ritmiyle onun nefesi kontrol edilir; kelimelerin (kelm‘in) kökleriyle onun şuuru kesilir; “lâ” makamının ağırlığıyla onun dünyevi inançları iptal edilir.

V. Netice

Hasılı; kâğıdın ardındaki o beden, bizim için sadece o asırlık hakikatin, o ağır “şuur” şimşeğinin üzerinde deneneceği fani bir et yığınıdır.

Eğer bir okur bizim metnimizi bitirdiğinde; sadece “Ne güzel yazılmış!” yahut “Ne kadar da ilginç bir kurgu!” diyerek o uysal hayatına geri dönebiliyorsa, biz o metinde muvaffak olamamışız, kılıcı ete saplayamamışız demektir. Hakiki bir şiirin, hakiki bir “dikte”nin muhatabı olan okur, kitabı kapattığında kanamalıdır. Uykuları kaçmalı, kendi varoluşundan, bedeninin çürüyecek olmasından ve kâinatın dilsiz vicdan azabından ötürü kusacak hâle gelmelidir.

Müellif: Özgür BAĞLIYALNIZ

“Rahipten Yardım” (Aid from the Padre) — Héctor Rondón Lovera, 1962

1962 Dünya Basın Fotoğrafı (World Press Photo) ve 1963 Pulitzer Ödülü sahibi bu ikonik kare, 4 Haziran 1962’de Venezuela’daki El Porteñazo askerî ayaklanması sırasında çekildi. Fotoğrafçı Héctor Rondón Lovera, keskin nişancı ateşinin ortasında, Deniz Kuvvetleri Papazı Luis María Padilla’nın can çekişen bir hükûmet askerini kollarında tutarak ona son dualarını okuduğu anı ölümsüzleştirdi.

İktibas Kartı

▼

Bir yanıt yazın