Poetika – ​On İkinci Bap: İhzar ve Musallatın Ontolojisi

yahut Âlem-i Misâl’den Kâğıda Çekilen Kurbanlar

I. “Yaratma” Şirki ve Kurgunun Reddi

Batı edebiyatının ve seküler aklın şaire/yazara giydirdiği en şeytani kibir, “yaratma” (creation) safsatasıdır. Modern romancı, boş kâğıdın başına geçtiğinde kendini bir yarıtanrı (demiurge) zanneder. Karakterlerin saç rengini, psikolojisini ve travmalarını “yoktan var ettiğine”, onları kendi zihninin tasavvuri birer piyonu olarak oynattığına inanır.

Bizim poetikamızda bu, edebiyatın bir yanılgısıdır. İslam ontolojisinde “Yoktan var etmek” (ibda/halk) yalnızca Mutlak İrade’ye aittir. İnsanın (şairin) zihni, yoktan bir cevher üretemez; o sadece kâinatta var olanı bulur, birleştirir yahut “çağırır”. Kurgu (fiction) kelimesi uydurmadır. Biz yalan uydurmayız; biz, yeryüzünün kaba gerçekliğine henüz inmemiş olan o tekinsiz hakikatleri, cebren kâğıdın üzerine çekeriz. Şair, karakterlerin “yaratıcısı” değil, o karanlık varlıkların yeryüzündeki “medyumu”dur.

II. Âlem-i Misâl

Peki, yazar bu karakterleri (Hira’yı, mağaradaki magandayı, Zilkade’yi) zihninden uydurmuyorsa, bu figürler nereden gelmektedir?

İşte İbn Arabi’nin “Âlem-i Misâl” (İmgeler/Misaller Âlemi) mefhumu burada kılıcın kabzasına denk düşer. Âlem-i Misâl; ruhların saf, cisimsiz müccerretliği ile dünyadaki (mülk âlemindeki) kaba, etten ve kemikten ibaret maddiyat arasında duran dev bir “ara âlem”dir (berzahtır). Kâinatta vuku bulacak her amel, yeryüzünde işlenecek her cinayet, her fetiş ve her hezeyan; yeryüzüne inip ceset giymeden evvel, o Âlem-i Misâl’de bir “Gölge Varlık” (form) olarak asılı durur.

Bizim metinlerimizdeki hezeyanlı figürler yazarın psikolojik fantezileri veya travmalarının yansıması değildir. Zilkade, şair onu kâğıda yazmadan çok evvel Âlem-i Misâl’in havasız, karanlık köşelerinde zaten nefes alıyor, zaten kanıyor ve zaten o boğucu fetişin ıstırabını çekiyordu. Şairin zihni bir kuluçka makinesi değil; Âlem-i Misâl’in kapısındaki bir çatlaktır. O figürler o çatlaktan sızarlar.

III. İhzar Ayini

Eğer karakterler uydurulmuyor, Âlem-i Misâl’de hazır bekliyorsa, yazma ameli nedir? Yazmak; o görünmez âlemdeki şeffaf, huzursuz ve formsuz varlıkları, bu kaba mülk âlemine cebr ile çekme amelidir. Yani tam manasıyla bir “ihzar”dır (Cin çağırır gibi, ruh çağırır gibi kâğıda celbetme ritüelidir).

Bir okültist, davet edeceği varlığı dünyaya bağlamak için yere bir tebeşirle çember çizer ve kan akıtır. Bizim poetikamızda şairin tebeşir çemberi kâğıdın kenar boşluklarıdır; akıttığı kan ise kendi idrakinden süzülen siyah mürekkeptir. Şair, o Türkçeyi bir dua yahut bir büyü formülü gibi peş peşe okuduğunda, Âlem-i Misâl’deki o gölge varlık (karakter) kâğıdın üzerine hızla ve acımasızca “düşer”.

Düşen bu varlığa yeryüzünde tutunabilmesi için bir beden lazımdır. İşte bizim kaba saba, köşeli, et ve çürüme kokan kelimelerimiz, o varlıkların üzerine giydirilen “cesetler”dir. Zilkade’nin acısı, sessiz köklerin ve kaba harflerin içine hapsedilir. O artık bir ruh değil, kâğıt üzerinde et ve kemik giymiş, terleyen ve okurun üzerine yürüyen ontolojik bir canavardır.

IV. Musallat

Kendi yarattığı tasavvuri kuklalarla oynadığını sanan sığ yazarlar, istedikleri zaman karakteri öldürür, istedikleri zaman güldürürler. Oysa Âlem-i Misâl’den ihzar edilmiş hakiki bir figür, yazarın emrindeki bir köle olamaz. O, kâğıda indiği andan itibaren yazara “musallat” olur.

Karakter, şairin zihnine yapışan, onun uykularını bölen, kendi hakikatinin (iğrenç veya yüce fıtratının) kâğıda eksiksiz geçirilmesini talep eden bir parazittir. Bir kere ihzar edildiğinde, şair artık o metnin efendisi değildir; o musallatın kâtibidir. Mağaradaki maganda, kendi çiğliğinin ve kokuşmuşluğunun kusursuzca dikte edilmesini; çürüyen adam ise cesedindeki kurtçukların teker teker sayılmasını yazardan zorla talep eder. Şair (mütekellim), kurgunun konforlu koltuğunda oturmaz; o, zihnine musallat olan bu karanlık şahitlerin eziyetini (çilesini) çeken, onlardan kurtulmak için kâğıdı ve mürekkebi bir kusmuk gibi masaya boşaltan kimesnedir. Şiir yahut metin, yazarın bu musallattan kurtulmak için ödediği diyetten başkaca bir şey değildir.

V. Kâğıttan Okura Atlayan Sirayet

Hasılı; kâğıdın üzerindeki isimler mürekkepten ibaret tasavvuri kelimeler değildir. Onlar, Âlem-i Misâl’in derinliklerinden yeryüzüne çekilmiş, alfabe giydirilmiş, kanayan ve nefes alan ontolojik düğümlerdir.

Bu ihzar ve musallat felsefesinin en dehşet verici neticesi de şudur: Eğer yazar kurgu uydurmamış, hakiki bir varlığı kâğıda ihzar etmişse; o metni okuyan okur da basit bir hikâye tüketmiyor demektir. Okur, bilmeden o tebeşir çemberinin içine adım atan bir ahmaktır.

Yazara musallat olan o kaba, ağır ve boğucu hakikat; sayfanın çevrilmesiyle birlikte, kelimelerin fiziki tahakkümü üzerinden okurun zihnine atlar ve ona sirayet eder. Okur, okuduğu karakterin travmasına “üzülmez” veya empati kurmaz; bizzat o karakter (o Âlem-i Misâl varlığı) tarafından “çarpılır”. Kitap kapatıldığında hikâye bitmez; çünkü ihzar edilmiş bir varlık, artık okurun omuzlarına oturmuş, onun da zihnine musallat olmuştur.

VI. İhzarın Delili

Bu anlattıklarımız mücerret birer felsefi mırıltı değildir. Hakiki bir şairin, zihnine (ve odasına) musallat olan o Âlem-i Misâl hortlaklarına karşı verdiği kanlı savaşı görmek isteyenler Amiri Baraka’nın itirafına baksınlar.

Baraka, “Ars Gratia Artis” adlı şiirinde; şairliğin romantik bir heves değil, odanın ortasında fink atan çirkin ve vahşi “musallatlardan” kurtulmak için yapılan acımasız bir taarruz olduğunu dile getirir. Bizim poetikamızın (ihzarın ve musallatın) ete kemiğe bürünmüş, Amiri Baraka diye görünmüş vesikası bu şiirdir:

ARS GRATIA ARTIS

Arada bir
o karaltıları hortlakları
o kıytırık putları görürdüm, karanlığın orta yerinde
karanlığıma perçinli bir hâlde, orada bir
yerlerde, bir başına, hatta öbür dünyanın da
göbeğinde, laklak eden insanları, o derin
curcunayı ve hayalî ah û vahları, bizi
kesiyorlardı sanki, birimizi, o bendim zahir, o garip bendim
ve ezelden beri ne kadar hayalet, ne kadar canavar varsa gelmiş geçmiş
alayı buradaydı şimdi, dönmüşlerdi işte, o efsanevi canavar çubuklarıyla
tepinip raks etmek için. Dinozorlar ve maymun adamlar, kılıç dişli
filozoflar, çirkin çirkin fink atıyordu zihnimde, yok ulan,
odamın orta yerinde, aklıma sokayım, oradaydılar işte, zihnimde, her yerde!
Nağmeler düzerdim ben de, ışığa hasret, sırtını
karanlığa dayamış duran o orospu çocukları için,
Mırıldanırdım, cehennemden fırlamış bu ateşli kızıl piç kuruları için,
Şarkılar söylerdim, Manastır ezgileri, evet, Keşiş nefesleri
düşüncenin hudut boylarına, her şeyin öte yakasına doğru.
Ve dans ederdi onlar da, ve dans etmeye de devam ederlerdi, dans
eder ha dans eder, kudururlardı bütün gece. İşte ben
böylece şair oldum, merkez koğuşunun o hayaletli gecelerinde
o mosmor o kan kızılı dehşete karşı böyle ozanlığa soyundum. Bu benim
edebiyatla ilk tanışmamdı, ağzımdan dökülüveriyordu,
musallat olan şu hayaletleri defetmek için
o yanık serenatlar. Şiirim, o gün bugündür,
çirkin olan ne kadar bok püsür varsa, kökünü kazımaya yeminli.
Ulan Ronald Reagan, sen ne diye bu işten yırtasın ki?

Şair: Amiri Baraka
Mütercim: Özgür Bağlıyalnız



ARS GRATIA ARTIS

I would see
sometimes, shadows spooks
unoriginal deities, fastened
in the dark to my dark, there
alone somewhere, or even in the midst
of other life, people talking, profound
criss cross and imaginative sighs, we
they wd see, someone, it was me, probably
and the ghosts and monsters of all was here
ever, returned, to dance their historic
monster log. Dinosaurs and ape men, saber toothed
philosophers, pranced ugly in my mind, no, in my
room, fuck a mind, they were there, everywhere!
I’d compose music, for the motherfuckers
lonesome for light, backed against shadows,
I’d hum for these fiery red bastards out of hell
I’d sing, Monastic melodies, yeh, Monkish tunes
to the outside of thought, the far side of anything.
And they’d dance, and keep on dancing, they’d dance
and dance, get down all night. That’s how I became
a poet, singer against terror blue black red terror
in the ghostly midnights of the central ward. That
was my first exposure to literature, coming right
out my mouth, them hot serenades
to keep the ghosts away. My poetry, then,
has always been aimed at destroying ugly shit.
So why, Ronald Reagan, shd you get away?

Müellif: Özgür BAĞLIYALNIZ

Fotoğraf, 11 Eylül 2001 tarihinde Associated Press (AP) foto muhabiri Mark D. Phillips tarafından New York’ta çekilmiştir. Dumanların arasında tesadüfen oluşan ve insan veya şeytan siluetini andıran şekil nedeniyle, dünya basınında uzun süre “dumandaki yüz” (devil in the smoke) olarak anılmış ve büyük yankı uyandırmıştır.

İktibas Kartı

▼

Bir yanıt yazın