Dip Ses #14: Deneme Kabini 👗

Güneşin o kaba “sorgu ışığından” kaçıp, kendimi bir giyim mağazasının loşluğuna attım. Havada sentetik kumaş, ucuz parfüm ve binlerce insanın birbirine karışmış ter kokusu var. Ama en sevdiğim yer, en dipteki kabinler.

Buralar modern dünyanın günah çıkarma odaları. Perdeyi çektiğiniz an dünyayla bağınız kopar. Karşınızda acımasız bir ayna, yerde toz yumakları (iğrenç ama büyüleyici) ve tepede sizi “çirkin” gösteren bir spot ışık.

3 numaralı kabindeyim. Elimde, denemeyeceğim bir elbise var. Sadece burada durmak, bu daracık alanda “kutuya girmiş bir kedi” gibi hissetmek için aldım onu. 🐈

Ama dikkatim kendimde değil. Yanda. 4 numarada.

Aramızda sadece incecik, kontraplak bir duvar var. Ve altta, o 20 santimlik boşluk… O boşluktan yan tarafı görüyorum. Bir çift ayak. Erkek ayağı. Ama ayakkabıları yok. Çıplak. 👣

Sesleri dinliyorum. Fermuar sesi… Zzzzzt. Bu ses, bende hep “deri yüzme” gibi tınlar. İnsan, kabuğunu soyuyor. Sonra kumaşın tene sürtünme sesi. Hışır… Hışır…

Bu sesi tanıyorum. Bu, kolalı bir beyaz gömleğin hışırtısı. Özgür’ün her sabah o fabrika zindanına giderken giydiği sert, ruhsuz gömleğin sesi.

Ve sonra… Durdu. Hışırtı kesildi. Ayaklar sabitlendi.

Bir dakika geçti. İki dakika. Yan taraftaki adam kıpırdamıyor. Sanki o daracık kabinde dondu kaldı. Ya da… Aynada gördüğü şeyden, o gömleğin içindeki adamdan o kadar nefret etti ki, şu an yok olmaya filan çalışıyor.

Nefes sesini duyuyorum. Ağır. Islak. Ve titrek. Burnunu çekiyor. Koskoca adam, kabinde ağlıyor mu? 💧

İçimdeki o “tehlikeli” merak dürtüyor beni. Aramızdaki ince duvara avucumu yasladım. Sıcaklık geçiyor mu diye bekledim. Ve ne oldu biliyor musunuz? O da yasladı.

Tam elimin olduğu yere, duvarın öbür tarafından bir baskı hissettim. Tık. Tırnağıyla duvara vurdu. Ben de vurdum. Tık.

Bu bir Mors alfabesi mi? “Beni buradan çıkar!” mı diyor? Yoksa “Beni burada bırak!” mı?

Aşağıya, o ayaklara baktım tekrar. Ayaklar yönünü değiştirdi. Bana, duvara doğru döndü. Ve o an, perdenin altından bir şey yuvarlandı benim tarafıma.

Küçük, beyaz, plastik bir düğme. 🔘

Eğildim aldım. Sıcaktı. Hâlâ o adamın boynunun, şah damarının sıcaklığını taşıyordu. Düğmenin dört deliği vardı. Bana bakıyordu. Tıpkı şaşırmış bir göz gibi.

Sonra o çıplak ayaklar perdeye doğru yürüdü. Giyinme sesi gelmedi. Fermuar sesi gelmedi. Perde açıldı. Ayaklar dışarı çıktı. Çıplak mı çıktı?

Hızla perdemi açtım. Koridora fırladım. 🏃‍♀️

Kimse yoktu.

Sadece koridorun sonundaki ayna, boş mağazayı yansıtıyordu. 4 numaralı kabine baktım. Perde açık. İçerisi boş.

Ama yerde… Yerde, toz yumaklarının arasında buruşuk, beyaz bir gömlek duruyordu. Yaka düğmesi kopmuş. Lekeli. Terli. Ve buram buram pas kokuyor.

O adam, o gömleği (yani derisini) orada bırakıp, çıplak mı gitti? Yoksa o gömlek… Zaten kimseye ait değil miydi? Sadece o “rolü” oynayan bir kostüm müydü?

Avucumdaki düğme parmağımı yakıyor. Cebime attım. Sanırım bu düğme artık benim “totemim”. Gerçeklikten her şüphe ettiğimde onu çevireceğim. (Ve bir gün, sahibine geri vereceğim. Ama doğru zamanda.)

Siz de kabinlerde yere iyi bakın. Bazen orada bırakılan sadece bir kıyafet değildir. Birisinin terk ettiği kimliğidir, derisidir.

Mine’l.
(Dip Ses’e Dipnot: Gömleği yerden aldım. Yakasını kokladım. Pas kokusunun altında, çok derinden gelen başka bir koku vardı: Yasemin. 🌸 Benim parfümüm. Ama ben sıkmayalı aylar oldu… Benim parfümü mü çalmış bu çocuk?!)

İktibas Kartı

▼

Bir yanıt yazın