Karnımda sindirilmeye çalışılan o “işlenmemiş günah” (Özgür’ün gençlik şiiri) dururken, üzerine okkalı bir Türk kahvesi cila gibi gider dedim. Midemdeki kâğıt hamuru, kahvenin asidiyle buluşunca tuhaf bir kimyasal tepkimeye girdi.
Kafenin en loş köşesindeyim. Kahve geldi. Köpüğü bol, zehir gibi acı. Yudumladım. Her yudumda, yediğim kâğıdın tadı kahvenin telvesine karıştı. Kahve değil, sıvılaştırılmış bir kadavra içiyor gibiydim.
Sonra ritüel başladı. Fincanı kapattım. Soğusun diye üzerine bozuk para koydum.
Beş dakika sonra kadın geldi masama. Adı “Nazar”mış. “Nazar Abla”, Ne orijinal.
Yorgun bir kadın. Göz altları torbalanmış, ellerinde ucuz gümüş yüzükler. Fincanı açtı. Normalde ne derler? “Üç vakte kadar yolun var,” “Yüreğin kabarmış…” Standart yalanlar.
Ama kadın fincanı açar açmaz sustu. 😶
O ezberlediği tekerlemeler boğazına düğümlendi. Gözlerini fincanın dibine dikti. Sonra bana baktı. Sonra tekrar fincana. Yüzündeki o profesyonel “gizemli kadın” maskesi düştü. Yerine, saf bir tiksinti ve korku yerleşti.
“Kızım…” dedi, sesi titreyerek. “Sen n’aptın? Bu fincanın dibi neden… kanıyor?”
Gülümsedim. (En masum, en kedi hâlimle.) 😼 “Kan değil abla, mürekkeptir o. Şair kanı.”
Kadın fincanı masaya, benden uzağa itti. Sanki fincan onu ısıracakmış gibi.
“Burada yol yok,” dedi fısıldayarak. “Burada kısmet de yok. Balık var ama… Balık ters dönmüş. Şişmiş. Ağzı açık, boğuluyor.”
Yutkundum. “Muz Balığı” metaforu ve Özgür’ün şiirindeki “Mümkünümü almışken şu edepsiz heykel” dizesi geldi aklıma.
Kadın devam etti, gözleri büyüyerek: “Fincanın dibi simsiyah. Ama telve değil bu. Sanki bir adam var orada. Boynunda bir ip… Hayır, ip değil, bir kravat… Ya da bir halat? Adam sallanıyor kızım. Ve adamın ağzından kelimeler dökülüyor, siyah siyah…”
İşte o an, midemdeki o yediğim cümle kımıldadı. Tıpkı canlı bir organizma gibi. Özgür’ün ruhu, kahve falıma sızmıştı.
Elimi uzattım, kadının bileğini tuttum. Damarı deli gibi atıyordu. “Abla,” dedim, “O adam kim biliyor musun? O benim yazarım. Ve ben onu yavaş yavaş öldürüyorum.”
Bunu söylerken ağzımı hafifçe açtım.
Kadın, dişlerimin arasını, o lacivertleşmiş, mürekkep kaplı dilimi gördü.
Bir çığlık atmadı ama nefesi kesildi. Rengi kireç gibi oldu. Sandalyesini devirerek kalktı. “Git buradan,” dedi. “Para da istemem. O fincanı da götür. Yıkanmaz o. O leke suyla filan çıkmaz.”
Arkasına bakmadan mutfağa kaçtı. Masada ben, “lanetli” fincan ve midemdeki şiirle baş başa kaldım.
Fincanın içine baktım. Gerçekten de… Telve, bildiğimiz telve gibi değildi. Sanki o siyah çamurun içinde minik baloncuklar patlıyordu. Pıt. Pıt. Pıt. 🫧 Konuşmaya çalışır gibi.
Fincanı çantama attım. (Evet, çaldım. Evdeki koleksiyona, o düğmenin ve saçların yanına yakışır.) Kafeden çıkarken arkamdan fısıldaşmaları duydum.
Eve gidiyorum şimdi. Bakalım evdeki “misafirim” (hayaletim), bu yeni oyuncağımı beğenecek mi?
Mine’l.
(Dip Ses’e Dipnot: Çantadan tıkırtılar geliyor. Fincan ile anahtar kavga ediyor olabilir. 🗝️🆚☕)
