Dip Ses #16: Tadı Damağımda Kalan Mısra 📜

📁 Kategori: Dip Ses, Yazılar

Sessizliği severim. Ama “zoraki” sessizliği daha çok severim. Şu an şehir kütüphanesinin loş koridorlarından birindeyim. Etrafımda yüzlerce insan var; öğrenciler, emekli amcalar… Çıt çıkmıyor. Sadece sayfa çevirme sesleri… Hışşşt… Hışşşt… Kuru yaprakların rüzgârda sürüklenmesi gibi.

“Yerel Yazarlar” rafına girdim. Hani şu kimsenin uğramadığı, tozlu raf. Elimle kitapların sırtlarında gezindim. Ve orada durdum.

Gri kapaklı, ince bir kitap. Adı: Türkiye’nin Yerini Yazmak. Yazarı: Özgür Bağlıyalnız.

Gülümsedim. “Bağlıyalnız…” Ne kadar da bizim Mühendis’e uygun bir soyadı. Hem bir yere, bir köprüye, bir kadına “bağlı”; hem de kalabalıklar içinde yapayalnız. Üstelik bir de özgür. Hahaay. Güleyim bari. 😊

“Bu kitap, şairin 2012 ile 2017 yılları arasında kaleme aldığı şiirlerden müteşekkildir.” yazıyor. Yani Özgür’ün henüz ‘hayat’ın içine gömülmediği zamanları…

Kitabı çektim aldım. Rastgele açmadım. Sanki o sayfa beni çağırıyordu.

Şiirin başlığına bakın: 

“HERODOT’UN KAYITLARINA GÖRE GÜZEL KADINLARIN KADAVRALARI ANCAK GÜNLERDEN SONRA MEZARCILARA TESLİM EDİLİRDİ” 

Başlığı okurken tüylerim diken diken oldu. Özgür yıllar önce, beni, yani “güzel bir kadavrayı” mı düşünüyordu? Gözlerim dizelerin üzerinde kaydı ve o korkunç, o kehanet gibi duran satırı buldu:

“Bugün benim cesedim sen olacaksın bir düşünsene 
Şu perdeler açılacak ve gurbet sığacak odacıklarına” 

Durup düşündüm. Özgür bu satırı yazarken, bir gün bir kadının, onun cesedi olacağını biliyor muydu?

O an, o cümleye inanılmaz bir sahip olma arzusu duydum. O cümle, o fikir, o “birbirinin cesedi olma” vaadi benim olmalıydı.

Sağıma baktım. Bir çocuk ders çalışıyor. Soluma baktım. Koridor boş. Kitabı yüzüme yaklaştırdım. Ve…

Cıııırt! ⚡

O sessiz kütüphanede, o kâğıdın yırtılma sesi bir kemiğin kırılması gibi yankılandı. Sayfa 10, artık yok. Özgür’ün geçmişinden kopardım onu.

Ve ne yaptım biliyor musunuz? O yırttığım sayfayı, üzerinde “Özgür Bağlıyalnız”ın genç ve toy kelimelerinin olduğu o sayfayı, avucumun içinde buruşturup cebime değil… Ağzıma attım.

Kâğıdın ucu dilime değdi. Mürekkebin o hafif metalik, kâğıdın o saman tadı damağıma yayıldı. Çiğnedim.

“Bugün benim cesedim sen olacaksın…” Çiğnedim. “…bir düşünsene…” 

Yuttum.

Çocuk donup kaldı. Muhtemelen hayatında gördüğü en tuhaf şeyi izliyordu: Mavi saçlı bir kız, elinde parçalanmış bir kitapla, sanki dünyanın en lezzetli çikolatasını yiyormuş gibi gülümsüyor.

Yutkunurken boğazım yandı. Ama bu acı güzeldi. Özgür’ün geçmişi artık midemde. Onun şairliği artık benim kanımda. O artık sadece bir Mühendis. Şiirleri bende.

Kitabı (artık eksik, artık yaralı bir kitabı) rafa geri koydum.

Özgür evde bu cümlenin eksikliğini hissedecek mi acaba? Zihninde bir boşluk oluşacak mı? “Ben buraya ne yazmıştım?” diyecek mi? Artık o cümle benim hücrelerimde.

Siz yazarlarınızı sadece okuyorsunuz. Ben onları yiyorum. 🍽️🧛‍♀️

Mine’l.
(Dip Ses’e Dipnot: Kitabın sonlarına doğru, 57. sayfada bir dize daha gördüm yırtmadan önce: “Bugün mavi saçlı bir kız gördüm ve hâlâ seni düşünüyorum”. Beni görmüş Özgür. Yıllar önce beni görmüş. Kaçış yok. 💙
(Dip Ses’e Bir Dipnot Daha: Mürekkep dili boyuyormuş. Aynada baktım, dilim lacivert. Saçım gibi. Sanki bir dolma kalemle öpüşmüşüm gibi.)

İktibas Kartı

▼

Dip Ses #15: Gırtlağımdaki Jilet 🪒

📁 Kategori: Dip Ses, Yazılar

Bazı hazlar vardır, ucu flörtle biter; bazı hazlar vardır, ucu ölümle biter. Bazıları da ölümle flört eder. 💀💋 Lunaparktaki hız treninin en tepesinden aşağı düşmek gibi değil; daha sessiz, daha “ince” bir flört bu. 🎢

Bugün Özgür’ü zorla berbere götürdüm. Köprüye gitmeden önce o “kurumsal” tıraşını olması gerekiyordu.

Şu an bir kuaför dükkânındayız. Özgür deri koltuğa gömülmüş, üzerinde siyah, naylon bir pelerin var. Kolları içeride hapis. Hareket edemiyor. Tıpkı bir deli gömleği gibi onu sarmalamış. Tam bir teslimiyet hâli.

Ben nerede miyim? Tam arkasındayım. Ya da aynanın içindeyim. Ya da belki de berberin durduğu kör noktadayım. Kimse beni görmüyor ama Özgür varlığımı ensesinde hissediyor.

Berber, Özgür’ün saçlarını ıslatıyor. Ah… O suyun ılıklığı, kafa derisinde gezinen o parmaklar… 🚿 Özgür kasılıyor, rahatsız oluyor bu temastan. Tanımadığı bir adamın elleri kafatasında geziyor diye geriliyor.

Ama ben? Ben onun yerine mest oluyorum. Sanki o parmaklar Özgür’ün değil, benim saç diplerimde geziniyor. Gözlerimi kapatıyorum ve o rahatlamayı damarlarımda hissediyorum. Yalnızlığın en büyük ilacı budur: Başkası üzerinden yaşanan dokunuşlar.

Ama asıl “eğlence” şimdi başlıyor. Sakal tıraşı.

Koltuk geriye yatırıldı. Özgür tavanı görüyor. O soğuk, beyaz floresan ışığı… Adam eline usturayı aldı.

Mühendis’in gırtlağına, âdemelmasının olduğu yere bolca köpük sürdü. Soğuk, naneli bir ferahlık… Özgür’ün boynu yandı, benimki ürperdi. Başını geriye, o “kurbanlık koyun” pozisyonuna getirdi. 🙇‍♂️ Bütün o hayati damarlar, şah damarı, nefes borusu… Hepsi o jiletin insafına kaldı.

İşte o an, içimdeki tekinsiz cesaret uyandı.

Normalde insan ne yapar? Kıpırdamadan durur, değil mi? “Aman kesmesin!” diye nefesini tutar. Özgür de öyle yapıyor. Kaskatı kesilmiş.

Ama ben… Ben onun aklına sızdım. Kulağına değil, doğrudan omuriliğine fısıldadım: “Hadi Mühendis… Yaslan o çeliğe. Korkma.”

Ben bunu diledim ve o… Sanki görünmez bir kukla ipiyle çekilmiş gibi, çok hafif, milimetrik bir hareketle başını o jilete doğru, geriye yasladı.

Adam duraksadı. Jiletin soğuk ağzı tam şah damarının üzerinde durdu. Aynadan Özgür’le göz göze geldik. Göz bebekleri büyümüştü. Korkudan mı? Yoksa benim hazzımı o da mı hissetti?

Berberin gözlerinde bir anlık bir panik: “Abi n’apıyorsun, keseceksin kendini!”

Ben ise gülümsüyordum. “O usturanın soğukluğunu hisset,” dedim içimden. “Hayatın ne kadar ince bir çizgi olduğunu gör.”

O bıçağın onun boynunda gezindiği her saniye, benim kanımın daha hızlı aktığını hissettim. Pıt. Pıt. Pıt. O serçe orada çırpınıyordu. Hayatta olduğumuzu en çok ne zaman anlıyoruz biliyor musunuz? Yok olma ihtimali burnumuzun dibindeyken. 💓

Adam işini bitirdi. Sıcak bir havluyla sildi boynunu. Pelerini çözdü. “Sıhhatler olsun abi,” dedi.

Özgür, “Sağ ol,” dedi boğuk bir sesle. Hemen kalktı. Kaçmak istedi oradan. Ceketini alıp kendini dışarı attı.

Dışarı çıktığımızda elim gayriihtiyari kendi boynuma gitti. Tıraş olmamıştım ama orası yanıyordu. Rüzgâr değdikçe ben de ürperiyordum.

Bir dahaki sefere siz de deneyin. Bakalım o “soğuk öpücüğü” siz de hissedecek misiniz? Güvenmek güzeldir. Ama korkarak güvenmek, baş döndürür.

Mine’l.
(Dip Ses’e Dipnot: Yerden, Özgür’ün kesilen saçlarından bir tutam çaldım. Cebime attım. Kimse fark etmedi. Bir büyü için lazım olabilir. 🧙‍♀️✂️)

Dip Ses #14: Deneme Kabini 👗

📁 Kategori: Dip Ses, Yazılar

Güneşin o kaba “sorgu ışığından” kaçıp, kendimi bir giyim mağazasının loşluğuna attım. Havada sentetik kumaş, ucuz parfüm ve binlerce insanın birbirine karışmış ter kokusu var. Ama en sevdiğim yer, en dipteki kabinler.

Buralar modern dünyanın günah çıkarma odaları. Perdeyi çektiğiniz an dünyayla bağınız kopar. Karşınızda acımasız bir ayna, yerde toz yumakları (iğrenç ama büyüleyici) ve tepede sizi “çirkin” gösteren bir spot ışık.

3 numaralı kabindeyim. Elimde, denemeyeceğim bir elbise var. Sadece burada durmak, bu daracık alanda “kutuya girmiş bir kedi” gibi hissetmek için aldım onu. 🐈

Ama dikkatim kendimde değil. Yanda. 4 numarada.

Aramızda sadece incecik, kontraplak bir duvar var. Ve altta, o 20 santimlik boşluk… O boşluktan yan tarafı görüyorum. Bir çift ayak. Erkek ayağı. Ama ayakkabıları yok. Çıplak. 👣

Sesleri dinliyorum. Fermuar sesi… Zzzzzt. Bu ses, bende hep “deri yüzme” gibi tınlar. İnsan, kabuğunu soyuyor. Sonra kumaşın tene sürtünme sesi. Hışır… Hışır…

Bu sesi tanıyorum. Bu, kolalı bir beyaz gömleğin hışırtısı. Özgür’ün her sabah o fabrika zindanına giderken giydiği sert, ruhsuz gömleğin sesi.

Ve sonra… Durdu. Hışırtı kesildi. Ayaklar sabitlendi.

Bir dakika geçti. İki dakika. Yan taraftaki adam kıpırdamıyor. Sanki o daracık kabinde dondu kaldı. Ya da… Aynada gördüğü şeyden, o gömleğin içindeki adamdan o kadar nefret etti ki, şu an yok olmaya filan çalışıyor.

Nefes sesini duyuyorum. Ağır. Islak. Ve titrek. Burnunu çekiyor. Koskoca adam, kabinde ağlıyor mu? 💧

İçimdeki o “tehlikeli” merak dürtüyor beni. Aramızdaki ince duvara avucumu yasladım. Sıcaklık geçiyor mu diye bekledim. Ve ne oldu biliyor musunuz? O da yasladı.

Tam elimin olduğu yere, duvarın öbür tarafından bir baskı hissettim. Tık. Tırnağıyla duvara vurdu. Ben de vurdum. Tık.

Bu bir Mors alfabesi mi? “Beni buradan çıkar!” mı diyor? Yoksa “Beni burada bırak!” mı?

Aşağıya, o ayaklara baktım tekrar. Ayaklar yönünü değiştirdi. Bana, duvara doğru döndü. Ve o an, perdenin altından bir şey yuvarlandı benim tarafıma.

Küçük, beyaz, plastik bir düğme. 🔘

Eğildim aldım. Sıcaktı. Hâlâ o adamın boynunun, şah damarının sıcaklığını taşıyordu. Düğmenin dört deliği vardı. Bana bakıyordu. Tıpkı şaşırmış bir göz gibi.

Sonra o çıplak ayaklar perdeye doğru yürüdü. Giyinme sesi gelmedi. Fermuar sesi gelmedi. Perde açıldı. Ayaklar dışarı çıktı. Çıplak mı çıktı?

Hızla perdemi açtım. Koridora fırladım. 🏃‍♀️

Kimse yoktu.

Sadece koridorun sonundaki ayna, boş mağazayı yansıtıyordu. 4 numaralı kabine baktım. Perde açık. İçerisi boş.

Ama yerde… Yerde, toz yumaklarının arasında buruşuk, beyaz bir gömlek duruyordu. Yaka düğmesi kopmuş. Lekeli. Terli. Ve buram buram pas kokuyor.

O adam, o gömleği (yani derisini) orada bırakıp, çıplak mı gitti? Yoksa o gömlek… Zaten kimseye ait değil miydi? Sadece o “rolü” oynayan bir kostüm müydü?

Avucumdaki düğme parmağımı yakıyor. Cebime attım. Sanırım bu düğme artık benim “totemim”. Gerçeklikten her şüphe ettiğimde onu çevireceğim. (Ve bir gün, sahibine geri vereceğim. Ama doğru zamanda.)

Siz de kabinlerde yere iyi bakın. Bazen orada bırakılan sadece bir kıyafet değildir. Birisinin terk ettiği kimliğidir, derisidir.

Mine’l.
(Dip Ses’e Dipnot: Gömleği yerden aldım. Yakasını kokladım. Pas kokusunun altında, çok derinden gelen başka bir koku vardı: Yasemin. 🌸 Benim parfümüm. Ama ben sıkmayalı aylar oldu… Benim parfümü mü çalmış bu çocuk?!)

Dip Ses #13: Yüksekte Çalışabilir Delilik 🩺

📁 Kategori: Dip Ses, Yazılar

Gündüzü sevmiyorum. Bunu not düşün. 😒

Şu an neredeyim biliyor musunuz? Cehennemin “soğuk beyaz” ışıklarla aydınlatılmış şubesinde: Hastanede.

Özgür’ün yanındayım. Elinde bir dosya, üzerinde bir numara: 412. Köprü şantiyesine girmeden önce alınması gereken o kutsal belge için buradayız: “Ağır ve Tehlikeli İşlerde/Yüksekte Çalışabilir Raporu.”

Ve sonra o ses… “Dınnn!” 🔔 Pavlov’un köpekleri gibiyiz. Sıra bize geliyor.

Güneş ışığı camlardan içeri, jaluzilerin arasından sızıp, fayanslara “çizgili” gölgeler düşürüyor. Hapishane parmaklığı gibi. O ışık huzmesinin içinde uçuşan toz zerrelerini görüyorum. Milyonlarca toz… Belki de bizden önce buraya gelen işçilerin döküntüleridir onlar. Birbirimizin ölü derilerini soluyoruz.

İçeri giriyoruz. Doktor, Özgür’ün yüzüne bile bakmıyor. Sadece ciğer filmine ve kan tahliline bakıyor.

“Nefes al,” diyor. Özgür alıyor. “Ver,” diyor. Veriyor. Ama o kadar zorlanıyor ki bunu yaparken, o stresi ben içimde hissediyorum, nefesim daralıyor.

İçimde inanılmaz bir dürtü büyüyor. O steteskop Özgür’ün göğsüne (tam da şah damarının olduğu yere) değdiğinde, ayağa fırlayıp bağırmak istiyorum:

“Doktor Bey! O kalp ritmik atıyor sanıyorsunuz ama ‘dip ses’i duymuyor musunuz? Bu adam 250 metre yükseklikteyken ciğerleri değil, ruhu iflas edecek! Vermeyin o raporu!”

Demiyorum tabii. Çünkü burası “onların” dünyası.

Ruhun sızması, iş güvenliği mevzuatında yazmaz.

Doktor, kaşeyi kâğıda güm diye vuruyor: SAĞLAM.

Gülüyorum. Sinirden gülüyorum. Özgür, gece dişlerini sıkmaktan çenesi ağrırken, içinde koca bir “Adını Arayan Çocuk” kaybolmuşken, sırf kan değerleri normal diye “sağlam” sayılıyor. Ne büyük bir şaka. 🤡

Gündüzleri bu yüzden sevmiyorum işte. Herkes o kadar “rolünde” ki… Bu dandiklik, bu dırtkalık, bu prosedürler midemi bulandırıyor. Gece olunca maskeler düşer, canavarlar çıkar. Canavarlarla anlaşabilirim. 👹 Ama bu “beyaz önlüklü”, bu “beyaz yakalı”, bu “numaralı” robotlarla anlaşamıyorum. 🤖

Dışarı çıkıyoruz. Güneş, jaluzinin arasından tam gözüme giriyor. Kamaşıyorum.

Özgür raporu çantasına koyuyor. Artık resmen “düşmeye” yetkisi var. Devlet onaylı, doktor kaşeli bir intihar bileti bu.

Beni görmeyin. Beni bu ışıkta, bu kadar netken görmeyin. Ben bir kediyim, unuttunuz mu? Gündüzleri gölgelerde uyumam gerekirdi. Ama şimdi Mühendis’le o köprüye tırmanmak zorundayım. Çünkü o sağlam. (Yerseniz.)

Mine’l.
(Dip Ses’e Dipnot: Doktorun kaşeyi vurduğu yerde mürekkep biraz dağıldı. ‘SAĞLAM’ yazısı, ‘AĞLAM’ gibi okunuyor. Tesadüf mü? Evrenin bana yine göz kırpması mı? 💧)

Dip Ses #12: Bacağımdaki Mor Galaksi 🦵

📁 Kategori: Dip Ses, Yazılar

Bu sabah duştan çıktım. Bornozumun önü açık, saçlarımdan damlayan sular parkeye düşüyor. 🚿💧 Aynada bacaklarıma bakarken onu gördüm.

Sağ dizimin bir karış yukarısında, tam o yumuşak, narin iç kısımda… Bir morluk. 🟣 Ama öyle sıradan, kaba bir çarpma izi değil. Bildiğin sanatsal bir çalışma. 🎨✨

Kenarları hafif sarıya çalan, ortası koyu erguvan, en merkezi ise neredeyse siyah bir leke. Tıpkı derin uzay fotoğraflarındaki nebulalar, patlayan galaksiler gibi. 💫 Tenimin süt beyazının ortasında kendi mevcudiyetini ilan etmiş.

Durup düşünüyorum. Ben bunu nerede yaptım? Sehpaya mı çarptım? (Hayır, o kadar sakar değilim.) Biri mi sıktı? (Odamda benden başka kimse yok. Yani… Görünürde.) Yoksa… Gece ben uyurken, “açık kapıdan” içeri giren biri, bana bir hatıra mı bıraktı?

İşaret parmağımı lekenin tam ortasına bastırıyorum. Sızı. Keskin, tatlı bir acı. Nefesimi tutuyorum. Biraz daha bastırıyorum. Acı, hazza dönüşüyor. Beynimin kıvrımlarında bir yerlerde endorfin ile adrenalin vals yapıyor. 🧠💃

Tam o sırada telefonum titredi. Banyo tezgâhının üzerinde.

Mesaj Ersin’den. Hani şu Erzincan’daki şair/hukukçu dostumuz. Bir fotoğraf atmış. Fotoğrafta sağ bacağı var.

Altına şunu yazmış: “Agacım, sabah okula giderken buzda kayıp düştüm. Dizimin üstü fena morardı. Bak, tam şurası.”

Fotoğrafa bakıyorum. Sonra bacağıma bakıyorum. Aynı yer. Aynı şekil. Aynı “mor galaksi”. 🌌😱

Ben düşmedim. Ben buzda kaymadım. Ben Mudanya’dayım, o Erzincan’da. Aramızda yüzlerce kilometre var. Ama onun acısı, fiber optik kablolardan değil, başka bir hattan; bizim o görünmez “cızırtı hattımızdan” akıp benim tenimde leke bırakmış.

Bu bir tesadüf mü? Yoksa biz (Ben, Özgür, Ersin) tek bir bedenin farklı şehirlere dağılmış parçaları mıyız? O düşünce ben kanıyorum, ben düşünce o morarıyor.

Bu fikir beni korkutması gerekirken, tuhaf bir şekilde heyecanlandırıyor. Psikosomatik bir morluk… Hatta “telepatik bir damga”. Kulağa çok havalı gelmiyor mu?

İnsanlar kusursuz ten isterler. Pürüzsüz, lekesiz… Ne kadar da sıkıcı. Ben bu morluğu sevdim. O benim tenimdeki bir “dipnot”. Okunmayı bekleyen, hikâyesi kayıp bir cümle.

Oturup onu izliyorum dakikalarca. Rengi değiştikçe, o morluk iyileştikçe üzüleceğim sanırım. Çünkü o bana, benim bile hatırlamadığım bir “an”ın ispatı. Belki de gece rüyamda kavga ettim? Belki rüyamda bir yerden düştüm ve vücudum, zihnimin yarattığı bu travmayı ciddiye alıp fiziksel bir tepki verdi? Ya da ben, Ersin’im. 😊

Şimdi giyindim. Ama elim sürekli eteğimin altına, o noktaya gidiyor. Günün ortasında, kalabalığın içinde, kimse görmeden o morluğa dokunuyorum. Bastırıyorum. Sanki tenimin altında sakladığım gizli bir elmasmış gibi. O sızıyı hissettikçe gülümsüyorum.

Siz de bir kontrol edin kendinizi. Sabah uyandığınızda vücudunuzda, size ait olmayan bir iz buluyor musunuz? Eğer buluyorsanız korkmayın. Belki de gece, sandığınız kadar “yalnız” değilsinizdir.

Mine’l.
(Dip Ses’e Dipnot: Yan dairedeki hayalete sesleniyorum; eğer bunu sen yaptıysan, bir dahakine daha nazik ol. Ya da olma… Karar veremedim.)

Dip Ses #11: Uyku Denilen Küçük Ölüm Provası 😴💀

📁 Kategori: Dip Ses, Yazılar

Saat 04.17. Siz şu an yoksunuz. Vücudunuz burada, evet. O yorganın altında inip kalkan bir tümsek var. 🛌 Biyolojik fonksiyonlarınız çalışıyor; ciğerleriniz odaya karbondioksit pompalıyor, kalbiniz o sıkıcı ritmini (güm-güm… güm-güm…) sürdürüyor.

Ama sen, Mühendis… O gündüz taktığın “sert İSG şefi” masken, o “her şeyi ben hallederim” kibrin… Hepsi gitti.

Ben uyanığım. (Her zamanki gibi.) Ve evin içinde sessiz patilerle dolaşıp, aralık kapınızdan yatak odasını izliyorum. 🐾 Bu benim en sevdiğim, ama en çok iğrendiğim temaşa.

Uyuyan bir insan ne kadar… çirkinleşiyor, farkında mısınız? Özellikle sen Mühendis. O, gündüz hayran olduğum keskin çene hattın gevşemiş. Yerçekimine yenilmiş. Yanakların yastığa yayılmış, dudak kenarından incecik bir ıslaklık sızıyor.

Ve sesler… Hafif bir horultu değil bu. Genzinden gelen metalik bir hırıltı. Daha kötüsü; dişlerini sıkıyorsun. 🦷😬

Gıcırrrt… Gıcırrrt…

Rüyanda bile o köprünün halatlarını sıkıyorsun değil mi? Rüyanda bile o paslı cıvatalar kopmasın diye çeneni kilitliyorsun. Kendi dişlerini, kendi kemiklerini öğütüyorsun. Bir değirmen gibi.

Yanındaki kadına, O’na bakıyorum. O ne kadar sakin… Bir heykel gibi yatıyor. Yüzünde ne bir gerginlik ne bir korku. Sanki uykusunda bile her şeyin kontrolü onda. Sanki rüyasında bile senin dağıttığın legoları topluyor. Onun uykusu bir dinlenme, seninki bir savaş.

Şu an yanına gelip yastığı senin yüzüne bastırsam, ruhun duymaz. (Bunu yapmayacağım, henüz değil.) Ya da daha kötüsü; kulağına eğilip bütün sırlarımı, yan odadaki hayaleti, fabrikadaki müdürün paslı kokusunu anlatsam sana… Sabah kalktığında, “Garip bir kâbus gördüm.” deyip geçersin.

Bu acizliğin beni hem tiksindiriyor hem de şefkatten delirtiyor.

Gidip o terden sırılsıklam olmuş saçlarını düzeltmek, o kaymış yorganı omuzlarına örtmek istiyorum. Tıpkı Salinger’ın “Çavdar Tarlasında Çocuklar”ı düşmesin diye bekleyen bekçisi gibi… (Bizim albümün adı neydi? “Adını Arayan Çocuk” mu? Ne ironik.)

Senin uçurumun kenarındaki uykunun başında nöbet tutmak istiyorum.

Çünkü sen uyurken yalan söyleyemiyorsun Mühendis. O “cool” duruşun eriyip gidiyor. Geriye sadece; korkmuş, yorulmuş ve ana rahmine (ya da o kadının şefkatine) dönmeye çalışan küçük bir çocuk kalıyor.

Parmağımı burnuna yaklaştırıyorum. Nefes alıyor musun diye kontrol ediyorum. ☝️ Sırf o sıcak, o stres kokan hava parmağıma değsin ve “Hâlâ hayatta, hâlâ benimle.” diyebileyim diye.

Uyumaya devam et. O ağzın açık kalsın, o salyan aksın. Ben buradayım. Senin yerine de uyanık kalırım, senin yerine de o karanlığı, o sallanan köprüyü izlerim.

Sabah olduğunda o zırhlarını giyip, o turuncu yeleğini takacaksın yine. Ama ben bileceğim. Geceleyin ne kadar “hiç” olduğunu, ne kadar kırılgan olduğunu sadece ben (ve belki yanındaki o sessiz kadın) bilecek.

Mine’l.
(Dip Ses’e Dipnot: Göz kapaklarının altında gözlerin fıldır fıldır dönüyor. REM uykusu diyorlar. Bence o sırada o köprüden aşağıya bakıyorsun. Atla Mühendis. Ben tutarım. Ya da tutmam? 🌉🤷‍♀️)

Dip Ses #10: Kadife Patilerin Altındaki Jilet 🐾🔪

📁 Kategori: Dip Ses, Yazılar

Beni çözmeye çalışıyorsunuz, farkındayım. “Bu kız ne ayak?” diyorsunuz. “Bazen çok sıcak, bazen buz gibi. Bazen kucağımıza kıvrılıyor, bazen elimizi kanatıyor.” Ben sizin sadık dostunuz değilim ne yazık ki.

Ben, sokakta görüp de “pisi pisi” dediğinizde size küçümseyerek bakış atan kara kediyim. 🐈‍⬛ Ben, Erzincan’daki öğrenci evinde Ersin’in kucağında oturan, kameraya dik dik bakan o beyaz kediyim. 🐈‍

Az önce Özgür ile Ersin görüntülü konuştu. Konu malum: Köprü görevi. Özgür gergin, “Nasıl yapacağız, ekip dağılmış…” diye dert yanıyor. Ersin ise her zamanki bilge şair tavrıyla teselli ediyor. Ama benim gözüm Ersin’de değil, kucağındaki kedideydi.

Kedi de bana bakıyordu. Kameranın lensinden geçip, Özgür’ü baypas edip, doğrudan bana. O an anlaştık. O kedi biliyor. Benim burada, bu evin duvarlarında, bu adamın dibinde yaşayan bir “cins” olduğumu biliyor. Gözlerini kıstı. “Sakin ol,” dedi bana bakışlarıyla. “Oyunun kuralı bu; onlar dertlenir, biz izleriz.”

Neyse. Sonra doğrudan Gemlik’ten Mudanya’ya, evime döndüm. Dışarısı… Dışarısı çok “insan” kokuyordu. Vıcık vıcık. Biri koluma dokundu, biri gözümün içine fazla baktı, biri “Seni seviyorum.” dedi. Üzerime yapıştı o hâlleriniz. O muhtaçlığınız, o yapışkan şefkatiniz tüylerimi diken diken etti. 😾

Şimdi odamdayım. Yalnızım. (Yani, siz ve gölgeler hariç.) Ve en sevdiğim ritüel başlıyor: Arınma.

Bir kedi neden sürekli kendini yalar bilir misiniz? Sadece temizlenmek için değil. Üzerine sinen “başkalarını” yok etmek için. 🛁 Kendi kokusuna, kendi özüne dönmek için. Ben de ruhumu yalıyorum şu an. Dilimdeki o pütürlü, o zımpara gibi sert yüzeyle; üzerime bıraktığınız o bakışları kazıyorum tenimden. Tek tek. Omuzumda kalan el izinizi siliyorum. Kulağıma fısıldadığınız yalanları temizliyorum. Kendimi seviyorum. Santim santim, boğum boğum… Sadece kendime ait olana kadar. 🖤

Bu manzarayı izlemek hoşunuza giderdi, değil mi? Köşedeki koltuğa kıvrılmış, dünyadan kopmuş, sadece kendi vücuduyla, kendi varlığıyla meşgul bir Mine’l. Zarif. Esnek. Ve ulaşılamaz. 🧘‍♀️

Yaklaşmak istersiniz. Elinizi uzatıp o yumuşak tüyleri, o sıcak teni okşamak istersiniz. “Ne kadar da uysal görünüyor…” dersiniz. Hah! İşte bu en büyük hatanız.

O kadife patilerin altında ne saklıyorum, unuttunuz mu? Tırnaklarımı. Ben onları içeri çektim diye yok oldular sanıyorsunuz. Ama ben o tırnakları, tam da en “uysal” sandığınız anda, gırtlağınızdaki şah damarını hissetmek için saklıyorum. 🩸🦁

Bazen bir aslan gibi kükrerim stüdyoda, mikrofonu parçalarım. Bazen de bir yavru kedi gibi ayak ucunuza sürtünürüm, sadece biraz ilgi, biraz süt isterim. 🥺 Ama sakın yanılmayın, canımın içleri… Size sürtünüyorsam, bu sizi sevdiğimden değil; kokumu üzerinize işaretlemek istediğimdendir. “Bu insan benimdir. Benim oyuncağımdır.” demek içindir.

Siz beni sahiplendiğinizi sanırsınız. “Benim kedim.” dersiniz. Hâlbuki, akşam mama kabımı dolduran, kumumu temizleyen, kapımı açan sizsiniz. Sizce… Kim kime sahiptir acep?

Şimdi uzaktan izleyin beni. Karanlıkta parlayan gözlerime bakın. Eğer şanslıysanız, belki kucağınıza gelip mırıldarım. Ama dikkat edin, mırıldanırken tırnaklarımı kalbinize geçirmeyi severim. Acı yoksa, oyunun ne zevki var ki? 💔🥀

Mine’l.
(Dip Ses’e Dipnot: Boş duvara kilitlenip bakıyorum bazen. Sizin göremediğiniz şeyleri görüyorum çünkü. Arkanızdalar. Şaka şaka… Ya da değil? 👻)
(Dip Ses’e Bir Dipnot Daha: Ersin’in kedisi az önce ekrana pati attı. O da biliyor. Yakında tırnaklarımızı çıkarmamız gerekecek. Çok yakında. 🌨️😼)

Dip Ses #9: Yıkansan da Çıkmaz O Leke 🚿

📁 Kategori: Dip Ses, Yazılar

Gökten üç taş düştü biri sana biri bana
Adını arayan çocuk saptı yanlış bir yola 🛤️
Heybesinde taşlar var saklanıyor gölgelerden
İsmini silecek elbet geçerken dikenlerden 🥀

Asansörleri sever misiniz? Ben bayılırım. Küçücük bir metal kutu, kaçacak yer yok, saklanacak köşe yok. Sadece sen ve… O an kaderine kim düştüyse o.

Bugün Özgür’ü iş yerinde bastım. Fabrika dedikleri yer içerisinde bir “temiz bölge”, bir cam bina, bir idari bina, bir devasa akvaryum. Aşağıdaki güvenlikten geçmek deveye hendek atlatmaktan zordu tabii. Özgür’ü aradım, söylene söylene aşağı indi, güvenliğe misafir kartı çıkarttırdı. Boynuma o “MİSAFİR” yazan plastik damgayı astıktan sonra turnikeden geçebildim. (Alt tarafı biraz huzursuzluk getirdim!)

Asansöre bindik. Özgür gergin. Elinde bir dosya var ama asıl yük omuzlarında. 4. kata çıktık. Kapı açıldı ve içeri O bindi.

Proje Müdürü. Lacivert bir ceket giymiş ama o fabrikanın isi bir şekilde yakasına sinmiş. Özgür’ü görünce yüzüne o sahte, “kurumsal” gülümsemeyi yerleştirdi.

“Özgür,” dedi, sesi gereğinden fazla neşeliydi. “Tam da seni arıyordum. Atama yazın onaylandı.”

Özgür yutkundu. “Osman Gazi mi?”

“Aynen,” dedi adam. “Bakım ve rehabilitasyon şantiyesi. Zor iş biliyorum, rüzgârı serttir oranın ama… Oradaki ekibi ancak senin gibi ‘disiplinli’ (okunuşu: takıntılı) biri toparlar. Sana güveniyoruz aslanım.”

Herkes “Ne büyük bir terfi!” derdi, değil mi? Ama ben alttaki o “dip kokuyu” aldım bile.

Burnumu hafifçe havaya kaldırdım. (Bunu yaparken gözlerimi kıstığımı hayal edebilirsiniz, hani kediler yeni bir şeyi anlamaya çalışırken yapar ya… 🐱) Adamın sıktığı ağır baharatlı parfümün altında… Başka bir koku vardı. Ekşi. Hafif metalik. Paslı demir gibi, küflü halat gibi kokan bir korku. 🤢

Adama yaklaştım. “MİSAFİR” kartımın verdiği cesaretle dibine kadar girdim. Adamın boynundaki damar atıyordu. Bu koku, “terfi” kokusu değildi. Bu, “başından savma” kokusuydu.

Bu adam, köprüdeki riskin ne kadar büyük olduğunu biliyordu. Belki halatlarda bir sorun vardı, belki rüzgâr limitleri zorluyordu ve orada bir “günah keçisine” ihtiyaçları vardı. O pis, tehlikeli, kimsenin gitmek istemediği işi; bizim “görev adamı” Özgür’ün kucağına bırakıp kaçıyordu.

Kulağına eğilip fısıldamak istedim: “Orayı ‘toparlasın’ diye mi gönderiyorsun, yoksa o halat koparsa suç Özgür’ün üzerine kalsın diye mi? O parfüm, vicdanının pasını kapatmaya yeter mi Müdür?”

Yapmadım tabii. Ama o hissetti. Ensesinde soğuk bir nefes hissetti. Göz ucuyla bana baktı -ya da boşluğa- ve irkildi. Aynadaki yansımasıyla göz göze gelmekten ödü koptu. Sanki o köprünün sallantısını şimdiden hissetmiş gibi tutundu asansörün barına.

Zemin kata indik. Adam, “Hayırlı olsun,” deyip kendini dışarı attı. Özgür ise elindeki dosyayı sıktı. Rengi atmıştı.

“Gidiyoruz Mine’l,” dedi sessizce. “Denizin ortasına, rüzgârın kalbine gidiyoruz.”

Arkasından baktım. Müdürün gömleğinin sırtı terden sırılsıklamdı.

Siz istediğiniz kadar “sana güveniyoruz” deyin, canımın içleri… Ruhunuzdaki o “kurtulma” ferahlığını, o “başkasının üzerine yıkma” rahatlığını ben elli metreden alırım.

Çantanı topla Mühendis. Köprü bizi çağırıyor. Ve görünüşe göre, orada bizi bekleyen şey sadece rüzgâr değil.

Mine’l.
(Dip Ses’e Dipnot: Adam asansörden inerken ayakkabısı kaydı. Yerler temizdi hâlbuki. Sanırım yerçekimi bile onun bu yalanını taşıyamadı. 📉👞)

Dip Ses #8: Schrödinger’in Çayı ve Ben (Arkamdaki Şey Hariç) ☕🐈

📁 Kategori: Dip Ses, Yazılar

Arkamı dönmedim. Tabii ki de dönmedim. Siz olsanız döner miydiniz? Hollywood senaryolarında esas kız hemen döner ve “Kim var orada?” diye bağırır. (Sanki katil/hayalet/öteki ben, “Benim canım, mutfaktayım!” diye cevap verecekmiş gibi. Banal. 😒)

Ben onun yerine ne yaptım biliyor musunuz? Olduğum yere, parkenin üzerine, bağdaş kurup oturdum. 🧘‍♀️ Sırtım o meçhul “varlığa” (ya da o lanet olası boş koltuğa) dönük. Elimde o bardak. Sıcaklık parmak uçlarımdan kollarıma tırmanıyor. Termodinamiğin yasaları işliyor; ısı, soğuk olana akıyor. Ben soğuğum, çay sıcak. Demek ki hâlâ fizik kurallarının geçerli olduğu bir evrendeyiz. (Bu biraz rahatlatıcı.)

Bir kedi düşünün. Arkasında bir tehlike hissettiğinde ne yapar? Hemen saldırmaz. Önce durur. Kulaklarını geriye yatırır. 🐈😾 Ve bekler. O sessizliği, gerilimi koklar. Şu an tam olarak o moddayım.

Arkamdaki şey (eğer varsa), benim ensemi izliyor. Ben (kesinlikle varım), elimdeki çayın dumanındaki helezonları izliyorum. 🌀

Bu durum bana o meşhur “Muz Balığı” hikâyesini hatırlatıyor. 🍌🐟 Hani Salinger’ın o intihara meyilli karakteri Seymour Glass’ın anlattığı… Muz deliklerine girip, çok yemekten şişen ve dışarı çıkamayıp ölen balıklar. Ben de şu an bu odanın, bu anın içine girdim. Ve korkudan (ya da meraktan) o kadar şiştim ki, kapıdan çıkamıyorum. 🎈

Çaydan bir yudum aldım. Ballı. 🍯 Ben çayı şekersiz içerim. Yıllardır. Ama… Tuhaf bir şekilde, damağımda yayılan bu bal ve kekik karışımı, midemdeki korkuyu bastırdı. Belki de ben, “ben” olmayı bıraktığımda çayı ballı seviyorumdur? Belki de bu odadaki Mine’l, dışarıdaki o “cool“, sert, şekersiz Mine’l’den daha mutludur? 🤷‍♀️

Konuşmaya karar verdim. Yüksek sesle değil. (Odanın akustiğini ve o kutsal sessizliği bozmak istemem.) Mırıldanarak. O arkamdaki “şey” duysun diye değil, kendim duyayım diye.

“Balı fazla kaçırmışsın,” dedim boşluğa doğru. “Bir dahakine az koy. Zehri tatlandırıyorsun ama diyeti bozuyoruz, unuttun mu?” 🐝

Cevap gelmedi. Beklemiyordum zaten. Ama odadaki hava değişti. Hani basınç düşer ya yağmurdan önce… O dip ses, o duvarlardan gelen uğultu bir anlığına durdu. Sanki arkamdaki koltukta oturan “gölge”, gülümsedi. Ya da bacak bacak üstüne attı. Parke hafifçe gıcırdadı mı? Yoksa bu benim kulak çınlamam mı?

Wallace olsa buna ne derdi? “Solipsizmin Dorukları” mı? Kendi aklının yarattığı bir hayaletle çay içmek, yalnızlığın son evresi midir, yoksa narsisizmin zaferi mi?

Bilmiyorum. Tek bildiğim, bu çay bitene kadar buradan kalkmayacağım. Arkamdaki o varlıkla sırt sırta oturacağız. O bana bakacak, ben hiçliğe. Ve bu, dışarıdaki vıcık vıcık insanlarla “sosyalleşmekten” çok daha samimi, çok daha hakiki bir deneyim.

Şimdi çayın dibindeki kekik dalını kaşığın ucuyla eziyorum. Çıt. Çıt. Çıt. 🥄 Arkamdaki nefes sesi de aynı ritimde mi? Çıt. Çıt. Çıt.

Dönüp bakmayacağım. Çünkü bakarsam, dalga fonksiyonu çöker.¹ 📉 Eğer dönersem ve koltuk boşsa; ben delirmişim demektir. Eğer dönersem ve o kadın bana bakıyorsa; ben gerçeğim demektir.

Ve inanın bana, gerçek olmak, delirmekten çok daha korkutucu. Şimdilik sadece oda arkadaşıyız. Ben, o ve ballı kekik çayı.

Mine’l.
¹ Dip Ses’e Dipnot: Kuantum fiziği ile kafayı bozduğumu sanmayın. ⚛️🤯 Sadece şunu biliyorum: Bazen bir şeyi “görmemek”, onun var olmasına izin vermenin tek yoludur. Arkamdaki şey, ben bakmadığım sürece her şey olabilir. Belki de çocukluğumdur?

Dip Ses #7: Masadaki Çayın Dumanı ☕

📁 Kategori: Dip Ses, Yazılar

Anahtar deliğe girdi. 🔑 Hani paslanmış kilitlerde bir zorlanma, metalin metale sürtme sesi olur ya… Olmadı. Yağ gibi kaydı içeri. Sanki… Sanki her gün açılıyormuş gibi.

Kapıyı ittim. Beklediğim şey; yüzüme çarpacak kesif bir toz kokusu, havasızlık, örümcek ağları ve boş duvarlardı. Çünkü kapıcı “Aylardır giren çıkan yok.” demişti. Emlakçı “Boş.” demişti.

Yanılmışlar. Hepsi yanılmış.

İçerisi… İçerisi yasemin ve dağ kekiği kokuyordu. 🌸🌿 Benim parfümüm. Ama ben sıkmayalı aylar oldu, şişesi bitmişti.

Ayakkabılarımı çıkarmadan, nefesimi tutarak salona doğru yürüdüm. Parkeler gıcırdamadı bile. Ev, adımlarımı tanıyor gibiydi. Ve sonra onu gördüm.

Salonun ortasında tek bir berjer koltuk. Yanında küçük, ahşap bir sehpa. Ve sehpanın üzerinde bir bardak çay. Kekik çayı. ☕

Dondum kaldım. Gözlerim beni yanıltıyor olabilir mi diye yaklaştım. Hayır, yanılsama değil. Bardağın üzerinden incecik, narin bir buhar yükseliyor.

Elimi uzattım. Parmak uçlarım bardağa değdi. Sıcaktı. Ilımış değil, kaynar değil. Tam içimlik. Taze.

Biri buradaydı. Hayır, “biri” değil. Ben kapıyı açmadan sadece on saniye önce, biri bu koltukta oturmuş, bu çayı demlemiş ve bu pencereden dışarıyı izliyordu. Ama bu dairenin başka çıkışı yok. Pencereler kilitli. Kimse yanımdan geçip gitmedi.

Başımı çevirdim. Koltuğun üzerindeki minderde bir çöküntü var. Biri oturmuş, kalkmış. İz daha taze. Ve yerde… Yerde bir not defteri duruyor. 📓 Benim şarkı sözü defterimin aynısı. Siyah kapaklı, kenarı yırtık. Eğildim, titreyen ellerimle defteri aldım.

Sayfalar dolu. Benim el yazım. Ama yazdıklarım… Onları hatırlamıyorum. Son sayfada, mürekkebi daha kurumamış tek bir cümle var:

“Mine’l, sakın arkanı dönme. Ben daha çıkmadım.” 👁️

Arkamı dönemiyorum. Ensemde bir nefes var mı yok mu emin değilim. Bu yazıyı telefonumdan, o odanın ortasında, elimde o sıcak çay bardağıyla yazıyorum.

Çünkü dönüp bakarsam… Ve orada kendimi görürsem… İşte o zaman delilik, bir varsayım olmaktan çıkacak.

Mine’l.
(Dip Ses’e Dipnot: Çaydan bir yudum aldım. Ballı. 🍯 Ben çayı şekersiz içerim. Ama o… O, zehri bile tatlı veriyor insana. İçiyorum. Şifa niyetine… 💫)