Ayakkabılarının burunları hep yukarı kıvrıktı. Annem babama, Kenneth’a hep bir numara büyük ayakkabı aldığını ya da çocuğun ayaklarında bir yamukluk olup olmadığını filan artık birine sorması gerektiğini söyler dururdu. Ama bence ayakkabılarının ucunun öyle kıvrık olmasının asıl sebebi, sürekli çimlerin üzerinde durup o otuz otuz beş kiloluk cüssesini öne doğru vererek bir şeyleri incelemesi, eline alıp parmaklarının arasında evirip çevirmesiydi. Mokasenlerinin bile ucu kalkıktı.
Anneminkine çeken, bakır kırmızısı dümdüz saçları vardı; saçını soldan ayırır ve hiç ıslatmadan tarardı. Asla şapka takmazdı, onu ta uzaklardan bile tanıyabilirdiniz. Bir öğleden sonra kulüpte Helen Beebers ile golf oynarken, atış çivisini ve topumu o sert, kış kurallarının geçerli olduğu zemine bastırıp tam vuruş pozisyonumu aldığım sırada, arkamı dönsem Kenneth’ı göreceğimden adım gibi emindim. Gayet emin bir şekilde de arkamı döndüm. Elli altmış metre kadar ötede, yüksek tel örgülerin arkasında, bisikletine binmiş bizi izliyordu. Öyle bir kızıl saçı vardı işte.
Solaklara özel birinci kale beysbol eldiveni kullanırdı. Eldivenin parmak kısımlarının arkasına çini mürekkebiyle şiirlerden mısralar yazardı. Atış sırası onda değilken veya sahada özel bir şeyler dönmüyorsa o şiirleri okumayı sevdiğini söylerdi. On bir yaşına geldiğinde evdeki bütün şiir kitaplarını okumuştu. En çok Blake ve Keats’i, biraz da Coleridge’i severdi. Ancak eldivenine okumak için itinayla yazdığı son şiirin ne olduğunu —ki eldivenini düzenli olarak okurdum— bundan bir yılı aşkın bir süre öncesine kadar bilmiyordum. Ben hâlâ Fort Dix’te askerken, o zamanlar henüz askere gitmemiş olan kardeşim Holden’dan bir mektup geldi; garajda oyalanıp dururken Kenneth’ın eldivenini bulduğunu yazıyordu. Holden, eldivenin başparmağında daha önce görmediği bir şiir olduğunu, bunun ne anlama geldiğini sorarak o mısraları mektuba yazmıştı. Şiir Browning’e aitti: “Nefret ederdim ölümün gözlerimi bağlayıp da, beni esirgeyip, sürünerek geçmemi emretmesinden.” İleri derece kalp hastası bir çocuk için hiç de neşeli mısralar değildi bunlar.
Beysbola deli olurdu. Oynayacak maç bulamadığında veya ona havadan top fırlatmak için ben etrafta yoksam, saatlerce garaj çatısına beysbol topunu fırlatır, top aşağı yuvarlanırken de onu tutardı. Birinci ligdeki her oyuncunun vuruş ve tutuş istatistiklerini ezbere bilirdi. Ama benimle maçlara hiç gelmezdi, gelmek istemezdi. Sadece bir kez, sekiz yaşlarındayken birlikte maça gitmiştik ve Lou Gehrig’in atışı iki kez ıskalayıp yanışını izlemişti. Gerçekten iyi olan birinin bir daha yandığını görmek istemediğini söylemişti.
“Edebiyata geri dönüyorum, bununla başa çıkamıyorum.”
Şiir kadar nesre de düşkündü; bilhassa kurguya. Günün herhangi bir saatinde odama gelir, kitaplığımdan bir kitap çeker ve okumak için kendi odasına ya da verandaya geçerdi. Ne okuduğuna bakmak için başımı nadiren kaldırırdım. O günlerde bir şeyler yazmaya çabalıyordum. Çok zor bir işti. Benzini solduran cinsten bir iş. Ama arada bir başımı kaldırdığım olurdu. Bir defasında odadan F. Scott Fitzgerald’ın Geceler Yumuşaktır kitabıyla çıktığını görmüştüm; başka bir seferinde Richard Hughes’un Masumiyetin Çöküşü kitabının ne hakkında olduğunu sordu. Ona anlattım, o da okudu, ama daha sonra sorduğumda kitap hakkında tek söylediği şey deprem sahnesinin ve başlangıçtaki zenci adamın çok iyi olduğuydu. Başka bir gün odamdan Henry James’in Yürek Burgusu kitabını alıp okudu. Bitirdiğinde bir hafta boyunca evde kimseyle tek kelime konuşmadı.
***
Ben gayet iyiyim.
Ama temmuz ayındaki o tuhaf, iğrenç cumartesi gününün her detayını tüm berraklığıyla hatırlayabiliyorum.
Annemle babam o gün yazlık tiyatroda Para Beraber Gitmez oyununun ilk matinesini sahnelemek üzere oradaydılar. Yaz oyunlarında aşırı sinirli, kendilerini parçalayan, ter içinde kalan iki oyuncuya dönüşürlerdi, bu yüzden küçük kardeşlerim ve ben onları izlemeye pek gitmezdik. Özellikle annem yazlık oyunlarda çok kötüydü. Onu sahnede izlerken, serin bir akşamda bile Kenneth koltuğunda büzülür, utançtan neredeyse yerin dibine girerdi.
O cumartesi bütün sabah odamda çalışmış, öğle yemeğimi bile orada yemiştim; aşağı ancak öğleden sonra geç saatlerde inebildim. Üç buçuk civarı verandaya çıktığımda Cape Cod’un havası başımı biraz döndürdü, sanki gereğinden fazla demlenmiş, çok sert bir çay gibiydi. Ama bir dakika sonra havanın aslında oldukça güzel olduğunu fark ettim. Güneş, çimlerin her tarafını yakıyordu. Etrafıma bakınıp Kenneth’ı aradım ve onu hasır koltukta oturmuş kitap okurken buldum; ayaklarını altına toplamış, bütün ağırlığını ayak sırtlarına vererek tünemişti. Ağzı açık bir şekilde okuyordu. Verandayı geçip karşısındaki tırabzana oturduğumu duymadı bile.
Ayakkabımın ucuyla koltuğuna vurdum. “Okumayı bırak, koçum,” dedim. “Bırak o kitabı. Eğlendir beni biraz.” Hemingway’in Güneş de Doğar kitabını okuyordu.
Onunla konuştuğumda ruh hâlimi sezerek kitabı elinden bıraktı ve bana bakıp tebessüm etti. O bir beyefendiydi; on iki yaşında bir beyefendi; o hayatı boyunca hep bir beyefendiydi.
“Yukarıda çok yalnız kalıyorum,” dedim ona. “Çok kötü bir meslek seçmişim. Eğer günün birinde roman yazarsam, herhâlde bir koroya falan katılıp bölümler arasında toplantılara koştururum.” Benden sormamı beklediğini bildiği için o beklediğim soruyu sordu: “Vincent, yeni hikâye ne hakkında?”
“Dinle. Şaka yapmıyorum Kenneth. Dehşet bir şey. Cidden,” dedim, ikimizi de ikna etmeye hazırlanarak. “Adı ‘Bovlingçi’. Karısı geceleri radyoda maçları veya hokey karşılaşmalarını dinlemesine izin vermeyen bir adam hakkında. Spor yasak. Çok gürültülüymüş. Berbat bir kadın. Adamın kovboy hikâyeleri okumasına bile izin vermiyor. Beynine zararlıymış. Adamın bütün kovboy dergilerini çöp kutusuna atıyor.” Bir yazar edasıyla Kenneth’ın yüzünü izledim. “Bu adamın bovling gecesi her çarşambadır. Her çarşamba akşamı yemekten sonra dolaptaki raftan o özel bovling topunu alıp yuvarlak kanvas çantasına koyar, karısına iyi geceler öpücüğü verip dışarı çıkar. Bu iş tam sekiz yıl böyle devam eder. Sonunda adam ölür. Karısı her pazartesi gecesi mezarlığa gidip adamın mezarına glayöl çiçekleri bırakır. Fakat günlerden bir gün, kadın pazartesi yerine çarşamba günü mezarlığa gider ve mezarda taptaze menekşeler görür. Onları oraya kimin koyduğunu aklı almaz. Yaşlı bekçiye sorar, bekçi de ‘Haa, şu her çarşamba gelen hanımefendi koydu. Karısı filan herhâlde.’ der.”
“‘Karısı mı?’ diye çığlık atar kadın. ‘Karısı benim!’ Ama yaşlı bekçinin kulağı ağır işitmektedir ve olayla pek ilgilenmez. Kadın eve döner. Gece geç saatlerde komşuları kırılan bir camın şangırtısını duyarlar ama radyodaki hokey maçını dinlemeye devam ederler. Sabah komşulardan biri işe giderken yan evin camının kırık olduğunu ve ön bahçede çiğden sırılsıklam olmuş bir bovling topunun parladığını görür.”
“Nasıl, beğendin mi?”
Hikâyeyi anlatırken gözlerini yüzümden bir an olsun ayırmamıştı.
“Ya Vincent,” dedi. “Hadi ama.”
“Ne oldu? Çok iyi bir hikâye bu.”
“Harika yazacağından eminim. Ama, yuh yani Vincent!”
Ona dönüp, “Sana okuyacağım son hikâye bu Caulfield. Nesi var bu hikâyenin be? Tam bir başyapıt. Arka arkaya şaheserler fırlatıyorum. Ben hayatımda aynı adamın elinden çıkma bu kadar çok başyapıt görmedim,” dedim. Şaka yaptığımı biliyordu ama canımın sıkkın olduğunu anladığı için bana sadece yarım bir tebessüm yolladı. Yarım tebessümlere tahammülüm yoktu. “Nesi var bu hikâyenin?” dedim. “Seni küçük velet. Seni kızıl kafa.”
“Belki de böyle bir şey gerçekten yaşanmıştır, Vincent. Ama yaşandığına emin değilsin, değil mi? Yani sen bunu sadece uydurdun, değil mi?”
“Elbette uydurdum! Böyle şeyler yaşanıyor, Kenneth.”
“Tabii, Vincent! İnanıyorum sana! Harbi diyorum, inanıyorum,” dedi Kenneth. “Ama madem bir şeyler uyduruyorsun, neden iyi şeyler uydurmuyorsun? Anlıyor musun? Yani iyi bir şeyler uydursan diyorum. İyi şeyler de yaşanıyor hayatta. Hem de bir sürü. Ya Vincent! Sen iyi şeyleri yazabilirsin. Yani iyi şeyleri, iyi adamları falan yazabilirsin diyorum. Ah be oğlum Vincent!” Gözleri parlayarak bana baktı – evet, resmen parlıyordu. Çocuğun gözleri öyle bir parlardı ki…
“Kenneth,” dedim – ama çoktan tuş olduğumu anlamıştım; “bu bovling topu olan adam zaten iyi bir adam. Onda bir sorun yok. Sadece karısı iyi biri değil, hepsi bu.”
“Tabii, biliyorum ama – of Vincent! Sen adamın intikamını falan alıyorsun. Adamın intikamını almak da nereden çıktı? Yani, Vincent. Adamın hâli vakti yerinde. Kadını rahat bırak. Karısını yani. O da ne yaptığının farkında değil ki. Şu radyo ve kovboy hikâyeleri meselesinde falan,” dedi Kenneth. “Kadınla uğraşma, hı Vincent? Anlaştık mı?”
Hiçbir şey söylemedim.
“Bari o topu pencereden atmasın ya. O bovling topunu yani. Hı Vincent? Olur mu?”
Başımı salladım. “Tamam.” dedim.
Kalkıp mutfağa geçtim ve bir şişe zencefilli gazoz içtim. Beni hep böyle can evimden vuruyordu. Her defasında beni darmadağın ediyordu. Sonra yukarı çıktım ve hikâyeyi paramparça edene dek yırttım.
Aşağı inip tekrar veranda tırabzanına oturdum ve onun okuyuşunu izlemeye başladım. Aniden başını kaldırıp bana baktı.
“Hadi biraz midye yemek için Lassiter’e gidelim.” dedi.
“Olur. Üstüne bir ceket falan almak ister misin?” Üzerinde sadece çizgili bir tişört vardı ve kızıl saçlı insanların yandığı gibi fena hâlde güneşten yanmıştı.
“Yok, iyiyim böyle.” Kitabını hasır koltuğun üzerine bırakarak ayağa fırladı. “Hadi gidelim. Hemen.” dedi.
***
Gömleğimin kollarını sıvayarak çimenlik boyunca onu takip ettim, çimenliğin sınırında durup arabayı garajdan geri geri çıkarmasını izledim. Garaj yoluna kadar çıkardığında yanına yürüdüm. Ben sürücü koltuğuna geçerken o da sağa kaydı ve kendi camını indirmeye başladı —cam önceki gece Helen Beebers’la olan randevumdan beri kalkık duruyordu; saçlarının rüzgârda uçuşmasından hiç hoşlanmazdı. Ardından Kenneth paneldeki düğmeye bastı, arabanın kanvas tentesi de benim tepeden elimle bir tane patlatmamın yardımıyla kendi şovunu yapmaya başladı ve en sonunda koltuğun arkasına katlandı.
Garaj yolundan çıkıp Caruck Bulvarı’na saptım, oradan da Ocean’a çıktım. Lassiter’e Ocean üzerinden gitmek on kilometre kadar sürüyordu. İlk birkaç kilometre ikimizin de ağzını bıçak açmadı. Güneş fena yakıyordu. Benim mürekkep lekeli, tırnakları yenmiş, solgun ve ölü gibi duran ellerimi iyice ortaya çıkarıyordu; öte yandan Kenneth’ın kızıl saçlarına vurup harika bir şekilde parlıyordu ve bu durum kulağa gayet adil geliyordu. Ona, “Doktor, şu torpidoya bir uzanır mısın?” dedim. “Orada bir paket sigarayla elli bin dolarlık bir banknot bulacaksın. Lassiter’in çocuklarını üniversitede okutmayı planlıyorum. Oradan bir sigara ver bana.”
Sigarayı uzatırken, “Vincent, Helen’le evlenmelisin bence,” dedi. “Şaka yapmıyorum. Kız seni beklemekten kafayı yiyecek. Çok zeki falan sayılmaz ama bu iyi bir şey. Onunla o kadar çok tartışmak zorunda kalmazsın. Hem iğneleyici konuştuğunda kalbini de kırmamış olursun. Onu seyrediyorum. Neden bahsettiğini falan hiç anlamıyor. Oğlum, bu çok iyi bir şey! Üstelik bacakları da çok güzel.”
“Oooo, Doktor Bey!”
“Yok. Harbi diyorum, Vincent. Onunla evlenmelisin. Bir keresinde onunla dama oynamıştım. Damalarına ne yaptı biliyor musun?”
“Ne yaptı?”
“Ben yemeyeyim diye hepsini en arka sırada tuttu. Onları hiç kullanmak istemedi. Oğlum bak, bu harika bir kız modeli Vincent! Onun için kedi’lik (caddy, golfte çanta taşıyıcılığı) yaptığım zamanı hatırlıyor musun? Ne yapıyor biliyor musun?”
“Benim atış çivilerimi kullanıyor. Kendininkileri kullanmıyor.”
“Beşinci deliği biliyorsun, değil mi? Hani şu yeşil alana varmadan hemen önce o büyük ağacın olduğu yer? Benden topunu o koca ağacın üstünden aşırmamı istedi. Kendisinin asla oradan fırlatamadığını söyledi. Oğlum, işte bu tam da evlenmek isteyeceğin türden bir kız, Vincent. Elinden kaçırmak istemezsin.”
“Kaçırmayacağım.” Sanki benden yaşça iki kat büyük bir adamla konuşuyordum.
“Kendi hikâyelerinin seni yiyip bitirmesine izin verirsen kaçırırsın ama. Onları bu kadar kafana takma. Çok iyi olacaksın. Hem de dehşet olacaksın.”
Yola devam ettik. Ben fazlasıyla mutluydum.
“Vincent.”
“Efendim.”
“Phoebe’nin yattığı beşiğe baktığında, onun için deli oluyor musun? Sanki onun ta kendisiymişsin gibi hissetmiyor musun?”
“Evet,” dedim, onu dinlerken ve ne demek istediğini çok iyi anlayarak. “Evet.”
“Holden için de deli oluyor musun?”
“Tabii. İyi çocuktur.”
“Bu kadar ketum olma,” dedi Kenneth.
“Tamam.”
“Birini sevdiğin zaman herkese söyle ve onu ne kadar sevdiğini de anlat,” dedi Kenneth.
“Tamam.”
“Daha hızlı sür Vincent,” dedi. “Gazı iyice kökle.”
Arabaya verebileceği her şeyi verdim ve hızı yüz yirmiye kadar çıkarabildim.
“İşte benim abim be!” dedi Kenneth.
***
Sadece birkaç dakika içinde Lassiter’in mekânına varmıştık. Ölü bir saatti, park yerinde sadece bir araba, De Soto marka bir sedan vardı; kapıları kilitliydi ve kavruluyor gibi görünüyordu ama keyfimiz gıcır olduğundan bu manzara bize hiç de bunaltıcı gelmemişti. Sinek telleriyle çevrili verandanın dışındaki masalardan birine oturduk. Verandanın diğer ucunda sarı polo yaka tişörtlü, kel ve şişman bir adam istiridye yiyordu. Gazetesini tuzluğa yaslamıştı. Çok yalnız görünüyordu ve tam da dışarıda güneşin altında yanan o koca sedanın sahibiymiş gibi bir hâli vardı.
Sandalyemi geriye doğru eğip, sineklerin vızıldadığı koridordan bara doğru bakarak Lassiter’i görmeye çalışırken, o şişman adam lafa girdi.
“Hey Kızıl, o kızıl saçları nereden buldun?”
Kenneth dönüp adama baktı ve şöyle dedi:
“Yolda biri verdi.”
Bu laf adamı resmen kopardı. Adam armut gibi keldi. “Yolda biri verdi, ha?” dedi. “Sence bana da bir şeyler ayarlayabilir mi?”
“Tabii,” dedi Kenneth. “Ama ona mavi bir kart vermen lazım. Geçen senekinden. Bu senekileri kabul etmiyor.”
Adam bu lafa iyice bitti. Gülmekten sarsılarak, “Mavi kart vermem lazım, ha?” diye sordu.
“Evet. Geçen senekinden,” diye cevapladı Kenneth.
Şişman adam kendi kendine kıkırdayıp gazetesine geri döndü; sonrasında da, sanki sandalyesini çekip masamıza oturmuş gibi sürekli bizim tarafa bakıp durdu.
Tam kalkmaya yeltendiğim sırada Lassiter barının köşesini döndü ve beni orada otururken gördü. Selam vermek için kalın kaşlarını kaldırdı ve yanımıza gelmeye başladı. Tehlikeli bir tipti kendisi. Bir gece yarısı kendi barında boş bir litrelik bira şişesini kırıp, elinde kalan sivri cam parçasıyla karanlık, tuzlu havaya karıştığını ve otoparktaki arabalardan sırf havalı radyatör kapaklarını çaldığından “şüphelendiği” bir adamı aradığını görmüştüm. Şimdi o koridordan gelirken bana şunu sormak için sabırsızlanıyordu: “O çok bilmiş kızıl kafalı kardeşini de getirdin mi yanında?” Verandaya çıkana kadar Kenneth’ı görememişti. Ona başımla onay verdim.
Kenneth’ı görünce, “Vay be!” dedi. “Nasılsın ufaklık? Bu yaz seni buralarda pek göremedim.”
“Geçen hafta buradaydım. Siz nasılsınız Bay Lassiter? Yakın zamanda birilerini patakladınız mı?”
Lassiter ağzı açık kıkırdadı. “Ne istersin ufaklık? Midye? Bol tereyağı soslu?” Kafayla büyük bir onay alınca mutfağa doğru yöneldi ama durup şunu sordu:
“Diğer kardeşin nerede? Şu deli olan?”
“Holden,” diye durumu kurtardım. “Yaz kampında. Kendi başının çaresine bakmayı öğreniyor.”
“Hadi canım?” dedi Lassiter büyük bir ilgiyle.
“O deli değil,” diye çıkıştı Kenneth.
“Deli değil mi?” dedi Lassiter. “Deli değilse nesi var peki?”
Kenneth ayağa fırladı. Yüzü neredeyse saçlarının rengini almıştı. “Hadi defolup gidelim buradan,” dedi bana. “Kalk.”
“Hoop, dur biraz ufaklık,” dedi Lassiter alelacele. “Bak, sadece takılıyorum yahu. Deli falan değil. Onu demek istemedim. Sadece biraz yaramaz, o kadar. Hadi uslu bir çocuk ol. Ben ona deli demedim. İyi çocuk ol bakayım. Sana çok güzel midyeler getireyim.”
Yumrukları sıkılı hâlde Kenneth bana baktı, ama ben kararı ona bırakarak hiçbir işaret vermedim. Oturdu. “Yaşınızın adamı olun,” dedi Lassiter’e. “Allah aşkına! Millete böyle isimler takmayın.”
“Kızıl’a kabadayılık taslama Lassiter!” diye seslendi şişman adam masasından. Lassiter ona dönüp bakmadı bile – işte öyle belalı bir herifti.
“Sana efsane midyeler hazırlayacağım ufaklık,” dedi Kenneth’a.
“Tabii Bay Lassiter.”
Lassiter koridora çıkan o tek basamakta resmen sendeledi.
***
Mekândan çıkarken Lassiter’e midyelerin harika olduğunu söyledim ama Kenneth onun sırtına vurana kadar yüzündeki şüphe gitmemişti.
Arabaya geri bindik, Kenneth kapı tarafındaki torpido gözünün kapağını indirip rahatça bir ayağını o boşluğa dayadı. Reechman Burnu’na kadar sekiz kilometre sürdüm çünkü ikimizin de oraya gitmek istediğini hissediyordum.
Buruna geldiğimizde arabayı o eski yere çektim, arabadan indik ve Holden’ın kendi uydurduğu bir sebepten ötürü ‘Ukala Kayası’ dediği yere doğru taştan taşa zıplayarak ilerlemeye başladık. Okyanusa böyle koşup atlamalık mesafede büyük, düz bir kayaydı bu. Kenneth önden gidiyordu… bir ip cambazı gibi kollarını açarak dengesini sağlıyordu. Benim bacaklarım daha uzundu ve bir elim cebimde taştan taşa rahatça atlayabiliyordum. Üstelik ona göre birkaç yıllık avantajım da vardı.
İkimiz de Ukala Kayası’na oturduk. Okyanus sakindi ve rengi güzeldi ama hoşuma gitmeyen bir şeyler vardı. Hoşuma gitmeyen bir şeyler olduğunu fark ettiğim an, güneş de bulutların arkasına gizlendi. Kenneth bana bir şey söyledi.
“Ne?” diye sordum.
“Sana söylemeyi unuttum. Bugün Holden’dan bir mektup aldım. Sana okuyayım.” Şortunun arka cebinden bir zarf çıkardı. Okyanusu izledim ve onu dinledim. “Şu en üstteki başlığa bak,” dedi Kenneth ve şu şekilde başlayan mektubu okumaya koyuldu.
Ezikler İçin Goodrest Kampı Cuma
Sevgili Kenneth,
Burası çok boktan. Hayatımda bu kadar pislik adamı bir arada görmedim. ‘derei’den bir şeyler yapman ve doğa yürüyüşlerine çıkman gerekiyor. Kırmızılar ve beyazlar arasında bir yarışma var. Benim beyaz olmam gerekiyormuş. Ben pislik bir beyaz falan değilim. Yakında eve döneceğim ve seninle, Vincent’la biraz takılıp midye falan yeriz. Burada hep vıcık vıcık yumurta veriyorlar ve içeceğin zaman sütü dolaba bile koymuyorlar.
Yemekhanede herkesin bir şarkı söylemesi gerekiyormuş. Bu Bay Grover kendisini harika bir şarkıcı sanıyor ve dün gece benimle şarkı söylemeye çalıştı. Söylerdim de onu sevmiyorum. Sana gülümsüyor ama fırsatını bulduğunda hep çok kaba davranıyor. Annemin verdiği 18 dolarım var ve o adam dediği gibi şehre giderse trene biner galiiba yakında eve gelirim belki cumartesi ya da pazar. Bay Grover’la yemekhanede şarkı söylemediğim için beni aforoz ettiler. Bu pisliklerin hiçbiri benimle konuşmuyor. Bir tane Tenesee’den gelen çok iyi bir çocuk var ve neredeyse Vincent kadar büyük. Vincent nasıl. Onu özlediğimi söyle. Ona sor bakalım hiç korintlileri okumuş mu. Korintliler incilde geçiyor ve çok iyi ve güzel, Web tailer bana birazını okudu. Buradaki yüzme çok boktan çünkü hiç dalga yok küçük dalgalar bile yok. Dalga yoksa ve hiç korkmuyorsan veya ters yüz olmuyorsan ne anladım ben o işten. Sadece o koydukları sala doğru bir eşle yüzüyorsun. Benim eşim Charles Masters. Tam bir pislik ve yemekhanede hep şarkı söylüyor.
Bi de beyaz takımında o ve onun kaptanı. O ve Bay Grover şu ana kadar tanıdığım en büyük pisliklerden 2’si, bir de Bayan Grover var. O da senin annen gibi olmaya çalışıyor ve sürekli gülümsüyor ama o da Bay Grover gibi gıcık. Gece ekmek kutusunu kilitliyorlar ki kimse sandviç falan yapamasın, Jim’i de kovdular ve buradan aldığın her şey için 5 ya da 10 sent vermen gerekiyor ve Robby Wilcoks’ın ailesi ona hiç para vermemiş. Yakında dönerim galiiba pazar. Seni çok özledim Kenneth Vincent’ı ve Phoebe’yi de. Phoebe’nin saçı ne renk oldu. Bahse varım galiiba kızıldır.
Kardeşin Holden Caulfield
Kenneth mektubu ve zarfı tekrar arka cebine soktu. Pürüzsüz, kırmızımsı bir çakıl taşı aldı ve sanki simetrisinde hiçbir kusur olmamasını umuyormuş gibi taşı parmaklarının arasında çevirerek inceledi; sonra benden çok çakıl taşına konuşurcasına: “Taviz veremiyor,” dedi. Bana acı acı baktı. “O sadece küçük bir çocuk ve taviz vermeyi bilmiyor. Bay Grover’ı sevmiyorsa, şarkı söylerse herkesin onu rahat bırakacağını bilse bile yemekhanede şarkı söyleyemiyor. Ona ne olacak Vincent?”
“Sanırım taviz vermeyi öğrenmesi gerekecek,” dedim ama buna ben bile inanmıyordum ve Kenneth da bunun farkındaydı.
Kenneth o pürüzsüz çakıl taşını şortunun küçük cebine sıkıştırdı ve ağzı yarı açık bir şekilde okyanusa baktı.
“Biliyor musun?” dedi. “Eğer günün birinde ölecek falan olursam ne yapardım biliyor musun?”
Bir şey söylememi beklemedi.
“Buralarda takılırdım,” dedi. “Bir süre bir yerlere kaybolmazdım.”
Yüzüne zafer kazanmış gibi bir ifade oturdu —yani Kenneth’ın yüzünün alabildiği o kendine has zafer ifadesi; hiç kimseyi yenmeden veya alt etmeden kazanılan cinsten bir zafer. Okyanus artık korkunç görünüyordu. İçi bovling toplarıyla doluydu. Kenneth, yüzünde bir şeyden ötürü duyduğu büyük mutlulukla Ukala Kayası’ndan ayağa kalktı. Ayağa kalkışından yüzmeye niyetlendiğini anlamıştım. Onca bovling topunun arasında yüzmesini istemiyordum.
Ayakkabılarını ve çoraplarını fırlatıp attı. “Hadi, girelim,” dedi.
“O şortla mı gireceksin?” diye sordum. “Dönüşte üşürsün. Güneş çoktan battı.”
“Arabanın koltuğunun altında bir tane daha var. Hadi. Girelim.”
“Kramp girecek, yediğin o midyelerden.”
“Sadece üç tane yedim.”
“Hayır, yapma-” diyerek onu durdurmaya yeltendim. Tişörtünü çıkarıyordu ve beni duymadı.
Kafası tişörtün içinden çıktığında, “Ne?” dedi.
“Hiçbir şey. İçeride fazla kalma.”
“Sen girmeyecek misin?”
“Hayır. Bonem yok.” Bu lafıma epeyi güldü ve omuzuma hafifçe bir tane patlattı.
“Hadi, girsene Vincent.”
“Sen gir. Bugün okyanusa hiç tahammülüm yok. İçi bovling toplarıyla dolu.”
Beni duymadı. Kumsalın düzlüğüne doğru koşturdu. Onu tutup geri çekmek ve oradan hızla gaza basıp uzaklaşmak istiyordum.
Suda kendi çapında oyalanması bittiğinde, bana hiçbir şey sezdirmeden tek başına denizden çıktı. Ayak bileklerine gelen o sulu, çamurlu kısmı geçip çıktı; hatta düzlüğün kurumuş, ayak izlerinin zor belli olduğu kısmından o kadar hızlı ve aceleyle geçti ki, başının öne eğik olması dışında hiçbir şey fark edemedim. Sonra, plajın yumuşak kumlarına zar zor ulaştığında, okyanus son bovling topunu da ona fırlattı. Avazım çıktığı kadar ismini haykırdım ve deli gibi oraya koştum. Hiç bakmadan onu kucakladım; kollarımda onunla, bacaklarım titreyerek arabaya doğru koştum. Onu koltuğa yatırdım ve ilk kilometreyi frenlere basarak gittim; sonrasında gaza köküne kadar abandım.
***
Beni ya da herhangi bir şeyi görmesinden çok önce, Holden’ı verandada otururken gördüm. Yanında bir valizi vardı ve olayı fark edene kadar burnunu karıştırıyordu. Fark ettiğinde ise Kenneth’ın adını haykırdı.
“Mary’e söyle doktoru arasın,” dedim nefes nefese. “Numara telefonun yanındaki zımbırtıda yazıyor. Kırmızı kalemle.” Holden, Kenneth’ın adını bir kez daha haykırdı. O paspal görünümlü elini uzattı ve Kenneth’ın burnundaki kumu sildi, daha doğrusu neredeyse vurarak düşürdü. “Çabuk ol Holden, Allah kahretsin!” dedim, Kenneth’ı kucağımda onun yanından geçirirken. Holden’ın evin içinden koşarak mutfağa, Mary’nin yanına fırladığını hissettim.
Birkaç dakika sonra, hatta doktor bile gelmeden önce, annem ve babam arabayla garaj yoluna girdiler. Oyunda genç bir âşık rolünü oynayan Gweer da onlarlaydı. Kenneth’ın odasının penceresinden anneme işaret ettim, annem genç bir kız çocuğu gibi koşarak eve daldı. Onunla odada bir dakika kadar konuştum; sonra merdivenlerde babamın yanından geçerek aşağı indim.
Daha sonra doktor, annem ve babam yukarıda Kenneth’ın odasındayken, Holden ve ben verandada dikilip durduk. Gweer denen o oyuncu da nedense etrafta dolanıyordu. En sonunda usulca, “Ben yavaştan kalkayım,” dedi.
“Olur,” dedim dalgınca. Etrafta tiyatrocu falan görmek istemiyordum.
“Eğer yapabileceğim bir şey varsa-“
“Evine gitsene sen be adam,” dedi Holden.
Gweer ona hüzünlü bir şekilde gülümsedi ve çıkmaya yeltendi. Ama bu çıkış pek içine sinmemiş gibiydi. Üstelik hizmetçi Mary ile yaptığı ufak sohbetten sonra iyice meraklanmıştı. “Neyi var – kalbi mi? Daha gencecik bir çocuk, değil mi?”
“Evet.”
“Evine git. Hadisene.”
Biraz sonra içimden gülmek geldi. Holden’a okyanusun bovling toplarıyla dolu olduğunu söyledim ve o küçük sarsak başını sallayıp,
“Evet, Vincent,” dedi; sanki neden bahsettiğimi anlıyormuş gibi.
O gece sekizi on geçe öldü.
Belki tüm bunları yazıya dökmek onu buradan uzaklaştırır. Holden’la birlikte İtalya’daydı; benimle birlikte de Fransa, Belçika, Lüksemburg ve Almanya’nın bir kısmındaydı. Buna dayanamıyorum. Bugünlerde buralarda öylece takılıp kalmaması gerekiyor.
Mütercim: Özgür Bağlıyalnız










