İnsanın yeryüzündeki serüveni, tek başına göğüslenemeyecek kadar ağır, sarp ve muhataralıdır. Bu çetin seferde er kişinin en mühim teçhizatı ne belindeki pusatı, ne altındaki bineği, ne de cebindeki akçesidir; onun en hakiki kalkanı ve sığınağı, omuz omuza yürüdüğü refika-i hayatıdır. “Refik”, yoldaş demektir. Yol olmadan yoldaşlık olmaz. Türk için zevce ile kurulan münasebet, asrımızın idrakine musallat olmuş sığ ve cıvık bir hissiyat silsilesi yahut aynı çatı altında müşterek fatura ödeme ortaklığı değildir. Bu bağ, kâinatın fırtınalarına karşı kurulmuş mukaddes bir ittifak, sarsılmaz bir cenk birliğidir.
Hakiki Ahit
Modern asır, evliliği bir nümayişe, bir eşya ve merasim şamatasına tebdil etmiştir. Hâlbuki Türk’ün hilkatinde zevce, insanın kendi noksanını tamamladığı, zaaflarını örttüğü ve sırtını dağ gibi yasladığı bir kaledir. İnsan dışarıda cihanla cenk eder, riyayla, haksızlıkla, geçim derdiyle vuruşur; lakin akşam o eşikten içeri adım attığında yahut yolda mola verip ateşin başına oturduğunda, zırhını yalnızca refikasının yanında çıkarır. Bu ünsiyet, zayıflık değil, bilakis muhabbetin verdiği bir kudrettir. Zevce, erkeğin kılıcını bilediği, ruhunu yıkadığı, kelamın sükûta dönüştüğü bir dergâhtır.
Hürriyet
Bir erkeğin kıymeti, konforun ve asayişin gölgesinde değil; muhataraya, belirsizliğe ve hürriyete adım atarken sınanır. Asrın boğucu mesai zindanlarını, kâğıt parçalarına mukabil satılmış günleri, başkalarının kasasını dolduran o sahte emniyet hissini elinin tersiyle itip hakiki hürriyete niyetlendiğinde; sahte yoldaşlar “Ne yiyip ne içeceğiz?” diye feryat eder. Hakiki refika ise, efendilerin verdiği sadakayı reddeden erkeğinin gözlerine bakıp, “Hangi istikamete sürüyoruz?” diyen kadındır. Hürriyetin bedelini beraber ödemeye göğüs germeyen bir zevce ile menzile varılmaz. O kopuş anı, köleliğin bitip insanın kendi nizamını kurmaya başladığı o mukaddes isyan, ancak iki inanmış kalbin birbirine kenetlenmesiyle zafere ulaşır.
Cemal ve Celal
Erkek celal ise, kadın cemaldir. Erkeğin celalinin kestiği, yıktığı yahut sarsıldığı yerde, zevcenin merhameti, feraseti ve şefkati devreye girer. Türk kadını, tarih boyunca erkeğinin gölgesinde saklanan aciz bir mahluk değil; çadırın direğini tutan, bebesini sırtında, pusatını belinde taşıyan bir asalet timsali olmuştur. Bugünün dünyasında da bu böyledir. Erkeğin aklı cihanla boğuşurken, zevcenin ufku hanenin istikametini çizer.
Onların konuşması çok laf, lüzumsuz kelam değildir. Kimi zaman sadece ateşin başında çayın demlenmesini beklerken paylaşılan derin bir sükûttur. Türk, çok konuşmaz; hele zevcesiyle konuşurken kelimeleri israf etmez. Gözün göze değmesi, bir anlık tebessüm, omuzun omuza teması ciltlerce kitabın şerh edemeyeceği manalar taşır. Aralarındaki ihtilaf dahi bir vakar içindedir; dışarının kulağı o ihtilafı duymaz, dışarının zehri o yaraya sızmaz. Birbirlerinin sırrına örtü, derdine derman olurlar.
Neslin Bekası ve İrfanın Menbaı
Ve nihayet, bu sarsılmaz ittifakın en mukaddes meyvesi nesildir. Zevce ile kurulan bu ünsiyet, yarınlara bırakılacak olan şecerenin, asil kanın ve irfanın da menbaıdır. Çocuk, sadece anadan doğmaz; ananın ve babanın arasındaki o sarsılmaz muhabbetten, o omuz omuza verilmiş hürriyet davasından doğar. Eşiğine hürmet edilen, haram lokmanın girmediği, ufka bakma cesaretinin gösterildiği bir hanede yeşeren evlat, o mukaddes yoldaşlığın yarına atılmış en kavi okudur.
Hülasaikelam; Türk’ün hâkimiyeti, zevcesiyle kurduğu bu cenk ve yoldaşlık ittifakında gizlidir. Asrın bütün uyuşturucu, miskinleştirici ve insanı eşyaya kul edici hastalıklarına karşı; refikasıyla el ele verip yollara düşebilen, sükûtu beraber paylaşan ve hürriyetin bedelini gözünü kırpmadan ödeyen er kişinin sırtı yere gelmez. Bu bağ, kâinatın çözemeyeceği yegâne düğümdür.
