Amerika’nın Filistin Davası

📁 Kategori: Muhtelif Yazılar, Yazılar

“In Ankara, I made clear that America is not
– and never will be – at war with Islam.”
Barack H. Obama

Amerikan Başkanının ya da Dış İşleri Bakanı Sözcülerinin açıklamalarına müteallik, ertesi Cuma namazı için, o sözleri doğrulayacak, destekleyecek ve o sözler doğrultusunda harekete geçilmesini sağlayacak şekilde, İslâm kavramları kullanılarak, Müslümanlara hitap etmesi için hutbeler hazırlanıyor ve bunlar okutuluyor. Bu yüzden Türkiye’de İslami gençlik ya da İslami kesim diye başı çeken kişilerin hepsi Amerika’nın istekleri doğrultusunda hareket eden kişilerden ibarettir. “Zalim Esed” denmesi, “Suriye Meselesi”nin yıllardır tartışılması gibi konular bunlardan ibarettir. Amerika Dış İşleri Sözcüsünün bir sözü doğrultusunda Türkiye’deki Müslümanlar’a, “Sizler Ensarsınız. Suriye’den gelen kardeşlerinize sahip çıkmalısınız.” gibi birtakım şuursuzca lâflar ediliyor. Hiç kimse, “Biz bir İstiklâl Harbi verdik. Bu harbi, komşu ülkelere kaçanlarla değil, kalıp savaşanlarla kazandık.” diye düşünmüyor.

Mevzu bu değil, mevzu daha geniş.

Müslüman ülkeler denilen ülkelere şöyle bir bakalım: Suriye, Irak, İran, Filistin, Afganistan, Pakistan, Kosova, Lübnan, Mısır, Sudan, Birleşik Arap Emirlikleri, Suudi Arabistan, Cezayir, Katar, KKTC, Kuveyt, Libya, Sudan, Tunus, Ürdün, Yemen, Umman ve diğer ‘Dış Türkler’ ve birkaç zenci memleketi.

Bu ülkelerin hiçbiri savaşarak bağımsızlıklarını kazanmamıştır. Hepsi ‘icat edilen’ ülkelerdir ve ‘kukla devletler’dir. Hepsi ama hepsi düşmanla, gayrimüslimle, kâfirle ittifak yapmıştır. Ya onların hâkimiyetini kabul etmiş ya da onlarla anlaşarak, onların sözünü dinlemiş ve onlarla iş birliği içine girmiştir. Müslüman, kâfirle anlaşana kadar Müslümandır. Kâfirle anlaşacak Müslüman da ancak münafıktır.

Afganistan, Dost Muhammed yönetiminin ardından, SSCB’nin ülkeyi işgal etmek istemesiyle, Sovyetler ile mücadele etmek adına Batılı ülkelerle anlaşmalara başlamıştır. Kâfirle anlaşmalar, kâfir tasallutuyla sonuçlanmıştır.

Suudi Arabistan, Mekke-Medine’nin Türklerin elinden çıkmasının ardından İngilizler tarafından kurulmuş ve 1973 Petrol Krizi’nde Arapların Amerika gibi ülkelere petrol ambargosu koymasından sonra, Amerikalıların bir an önce harekete geçmesiyle birlikte ABD, Arapları kendi kuklası hâline getirmiştir. Suudi Kralı’nın “Dünyayı, Amerika’yla birlikte yönetiyoruz.” diye açıklama yapması da bu meselenin yalnızca görünen kısmıdır.

Mısır ile ilgili çok meşhur bir anekdot anlatılır. Napolyon, Mısır’ı işgal ettiği zaman okunan ezanı işittiğinde, bunun bir direniş çağrısı filan olduğundan şüphelenmiş ve ne olduğunu sormuş, yanındaki kişiler de, “Bu okununca insanlar camilere namaz kılmaya gider, namazlarını kılıp işlerine devam ederler, endişelenecek bir şey yok.” demiş. İşgal altında olup, halk tarafından hiçbir şekilde direnişle karşılaşmadığını gören Napolyon da rahatlamış. Ta ki Türkler tarafından oradan kovulana kadar.

Gelelim KKTC’ye. Buranın Türkiye tarafından, Amerika’dan izin çıkmasıyla çıkartma yapıldığını herkes biliyor. Buradaki insanların birçoğu da Rumlara karşı gayet hoş görülüdür. Hatta onlara imrenen çokça insan var. Zaten en son geçenlerde bütün Avrupa’yla birlikte Rum tarafı ve KKTC de saatlerini geri aldı. Fakat Türkiye almadı. KKTC’nin Türkiye’ye değil de Rum kesimine göre saatini ayarlaması, Türkiye’den çok Rum kesimiyle işler yapmak istemesini, belki de zaten yapıyor olduğunu gösterir.

Kosova. 2008 yılında Amerika’nın isteği ve yardımıyla Sırbistan’dan ayrılarak bağımsızlığını kazandığı hepimizin malumu.

Irak’ın da hâl-i pürmelâli ortada. Orada namusuyla yaşayan insan bırakmadılar. Irak işgali boyunca Amerikan askerleri, oranın birçok kadınına tecavüz edip, bir de o kişileri ve ailelerini, “Eğer bebeği doğurmazsa hepinizi öldürürüz.” diye tehdit ettiler. Bu şekilde bir sürü Amerikan piçi peyda oldu orada.

Libya. Tarih kitaplarında Trablusgarp ile sıkça işittiğimiz yer. 1911’de İtalyan işgaline terk edildi. Bu işgale karşı en güçlü direncin olduğu nadir yerlerden biridir. Toplum, zulüm ve baskı ile sindirildi. Her şeye rağmen Ömer Muhtar ile tekrardan direniş başlasa da netice itibariyle o da İtalyan Faşistler tarafından yakalanarak idam edildi. Tüm bu direnişlere rağmen orası da en nihayetinde “Birleşmiş Milletler aracılığıyla” bağımsızlığa kavuşan ilk ülke oldu. Kâfirle nasıl bir uzlaşma olduğu ortada. Tüm bunların ardından Kaddafi iktidara geldi. Kaddafi’nin, dünya sisteminden bağımsız hareket etmeye başlamasıyla, Birleşmiş Milletler aracılığıyla kurulan bu ülke, yine Birleşmiş Milletler aracılığıyla yıkıldı. Önce Güvenlik Konseyi’nin kararına dayanarak Fransa, Birleşik Krallık ve ABD tarafından askerî operasyona maruz kaldı, ardından da Kaddafi, BM ve isyancılar tarafından linç edilerek öldürüldü. O tarihten itibaren de Libya’nın sadece adı var. Fiilen ortadan kalkmıştır.

Cezayir. Buranın durumu da Osmanlı’dan ayrılan diğer ülkelere benzer. Fransızlar tarafından işgal edilmiş ve tüm toprakları Avrupalılara dağıtılmıştır. Tüm bunların ardından Cezayir’de bir direniş başlamış ve en nihayetinde Fransa’nın soykırım yapmasıyla son bulmuştur. O günden bugüne Fransızlarla gayet iyi anlaşmışlar, Fransızca konuşmaya ve öğrenmeye devam etmişler, camilerini bile Hıristiyan mimarisine benzer şekilde inşa etmişlerdir.

Tunus. Burası da aynı şekilde Fransız sömürgesidir. Arap Baharı denen olaylardan sonra Yasemin Devrimi gerçekleştirilmiş, Arap Baharından sonra çok partili demokrasiye geçen ilk ülke olmuştur. Fazla inat etmeyerek boyun eğmesinden de anlaşılacağı üzere sonu Libya gibi olmamıştır. Hıristiyan boyunduruğu altında, turizmini geliştirerek, kukla bir devlet olarak var olmaya devam etmektedir.

Suriye. ABD’ye bölüştürülen toprakların, Hâfız Esad’ın, Rusya’ya giderek, Rusları ikna etmesinin ardından, topraklarında Rusların da söz hakkı geçmeye başlamış, bunun üzerine ABD’nin tekrar yönetimi ele geçirmek istemesinden dolayı Suriye’de birtakım olaylar vuku bulmuştur. Şimdiki Esad’ın, ABD’nin dediklerinin çoğunu yerine getirmesine rağmen ABD tarafından istenen netice elde edilemediği için bir iç savaş hazırlığı yapılmış, bu hazırlık için de ilk olarak Türkiye ile Suriye sınırındaki mayınlar temizlenmiştir. İç savaşın ardından Suriye’den kaçan milyonlarca insan ülkeyi terk etmiştir. Buna rağmen direniş sürmüş, ABD ise istediğini elde edemediği için şiddetini daha da artırmıştır. En nihayetinde Suriye, Amerika’nın ikinci Vietnam’ı hâline gelmiştir. AKP hükûmetinin bütün Suriye politikaları Amerika güdümlüdür. Hâlbuki olması gereken, Suriye’nin kuzeyinin Misâk-ı Millî hudutları içerisinde yer aldığını belirterek oraya girildiğini tüm dünyaya ilan etmektir.

Lübnan’la ilgili Vikipedi’den olduğu gibi alıntı yapıyorum: “Ülke istikrarı, Arap-İsrail çatışması sonucu Lübnan’a gelen Filistinlilerin çoğalmasıyla bozulmaya başladı.”

Pakistan, Müslümanları Hindistan’dan koparmak için 1947 yılında kurulmuş bir ülkedir. İngilizlerin, Hindistan’ı sömürgesi hâline getirmesinin ardından bu karar alınmıştır. Şu dakika bile ABD, havadan, insansız hava araçlarıyla Pakistan ve Afganistan’da yüzlerce Müslümanı öldürmektedir. Fakat bu olay, Türkiye’deki ‘İslami kesimin ilgisini çekmez. Çünkü ABD bu olayların duyulmasını istememekte ve bu yüzden de hiçbir Cuma hutbesinde bu olaylardan bahsedilmemektedir.

Kuveyt. İngilizlerle, tıpkı Endülüs’teki gibi anlaşmalar yapmıştır. Para karşılığında esir olarak hayatlarına devam etmişlerdir. Daha sonra petrolü sayesinde dünya sistemine fazlasıyla ayak uydurduğu için git gide zenginleşmiştir.

İran. İlk başlarda Sünni olan Farslar, daha sonra Şii politikası güdülerek Şii’leştirilmiştir. Ardından, Osmanlı’yı arkadan çevirmek isteyen Batı, İran’la birçok iş birliği yapmıştır.

Filistin. “Filistin kelimesinin kökeni Yunanca Philistia sözcüğüdür ve Filistinlerin yurdu anlamına gelir.” Filistin denen yer, Roma İmparatorluğu zamanında Yahudiye denen bölgeyi kapsamaktadır ve Filistin ismini, Yahudiler’e karşı Roma koymuştur. Müslümanların o topraklarda hüküm sürdüğü yıllar boyunca (Hazreti Ömer döneminde fethedilerek), yani 7’inci asırdan 20’inci asra kadar Filistin ismi asla kullanılmamıştır. Çünkü Filistin kelimesi, Roma’nın, oradaki eyalet topraklarını ifade etmektedir. Osmanlı’nın, Birinci Cihan Harbi’nde Filistin Cephesi’nde aldığı mağlubiyet sonucunda, bölgeye İngilizler hâkim olmuş ve bu tarihten sonra bölge tekrar Filistin olarak adlandırılmıştır. Yani Filistin kelimesi eskiden Roma İmparatorluğu’nu, şimdi ise İngiliz mandasını ifade etmektedir. Filistin, Roma İmparatorluğu’nun bir eyaletidir. Daha sonra da İngilizlerin eyaleti hâline gelmiştir. Bu da yeniden Roma hâkimiyeti anlamına gelir. Türklerin hüküm sürdüğü asırlar boyunca bu isim telaffuz edilmemiştir. Bu yüzden “Hepimiz Filistinliyiz!”, “Her zaman Filistin’in yanındayız!” gibi cümleler ettiğimizde, İslam’ın hüküm sürdüğü bir toprağı değil, Roma’nın ve Hıristiyanlığın hüküm sürdüğü toprağı ifade etmiş oluruz. Sadece ve sadece Müslüman yönetimi olduğu zaman Filistin, Filistin olmaktan, yani darü’l harp olmaktan kurtulabilmiş ve darü’l İslam hâline gelebilmiştir. Bu yüzden Filistin davası denilen şey İslam davası değildir. Filistin bayrağı ise Şerif Hüseyin’in yaptığı, Arapçılık tezlerinden ibaret olan bir bayraktır. Bu yüzden de üç çizgili Batılı Hıristiyan bayraklarına benzemektedir. Mamafih, Filistin’de her türlü Hıristiyan ve Yahudi mevcuttur. Bunların Arap olması kâfidir. Yani belirleyici kimlik İslam değil, Araplıktır.

Filistin meselesi denen şeyin, Hazreti Ömer’in darü’l İslam hâline getirdiği Kudüs ve Mescid-i Aksa ile ilgisi yoktur. Arapçılık tezleriyle dolu bir bayrağı sallayarak protesto hakkını kullanmak; Amerika’nın hedeflediği şekilde Filistin’in Filistin ve Filistinlilerin olduğunu kabul etmek, oradaki tüm Hıristiyan, Yahudi ve Müslüman halkının insan haklarına sahip çıkmak, oraya da bir demokrasi getirmek ve İsrail’in korku psikolojisini tüm ümmete yayarak, bir tür serbest piyasa ekonomisini Filistin’e de sokmak ve bu serbest piyasayı tüm dünya ülkelerinde korku ile pekiştirmek anlamına gelir. Ve bu bir cihat değil, aksine, kâfire yardım ederek, orayı darü’l harp hâline getirmek için çabalamaktır.

Hulefâ-i Raşidîn ve ardından da Türkler bu coğrafyayı nasıl yönetmiştir? Arapçılık politikalarıyla mı? O bölgeyi nasıl Darü’l İslam, Darüsselam, Yeruşalim hâline getirmişlerdir? İnsan haklarıyla mı? Müslüman, Yahudi, Hıristiyan, hepiniz eşitsiniz diyerek mi? Serbest piyasa ile ya da demokrasi ile mi? Filistinliler demek, İslami kimlik demek değildir. Filistin demek Roma İmparatorluğu demektir. Cihat bilinciyle kurulan ve yönetilen bir yer değildir. Hele ki Allah’ın dinini yaymak adına yapılan bir dava hiç değildir Filistin davası. Bu, olsa olsa Amerika’nın davasıdır.

Oradaki halk zulüm görüyorsa, İsrail askerinin her gün çekerek internette yayınladığı o işkencelere maruz kalıyorsa, Müslüman olmayı terk ettikleri içindir. Sadece onlar değil, dünyada Müslüman diye geçinen her ülke, her kişi için geçerlidir bu durum. Niçin Müslüman ülkelerin kuruluşlarını anlattım? Onların aslında İslam içgüdüsüyle ve cihat bilinciyle hareket etmediklerini gösterebilmek için. O ülkelerin hepsi gâvurdan söz alarak, kâfire haraç vermek şartıyla kurulmuş kukla devletlerdir. İslam isteğiyle ve cihatla kurulan tek ülke Türkiye’dir. Onun da yöneticileri gâvurla anlaşmıştır. Dünyada, İslam davası için uğraştığını söyleyenler, kâfirin yardakçılığını yapmaktan öteye geçememiştir. Kâfirin yaptıklarının intikamını almak gibi bir gaye taşımamaktadır hiçbiri. Herkes o kâfirlerin ne pis işler yaptığını bilmekte fakat hiç kimse intikam ve cihat gayesi gütmemektedir. Aksine, hepsi, Amerika’nın, kâfirin istediği şekli almakta ve onlara karşı tek bir aksi eylemde bulunmamaktadır. FKÖ, Hamas, Suud kralları, AKP, Filistin halkı, Türkiye’deki İslami kesim, hiçbiri İslam davası gütmemekte, sadece ve sadece Amerikan davası gütmektedirler. Hiçbiri İslami bir hayat yaşamak istememekte, hepsi Amerika’nın öngördüğü gâvur hayatını istemektedirler. Hiçbiri helal-haram çizgisinde kalmak istememekte, sadece kâr-zarar hesabı yapmanın peşindedirler. Gidin Hamas’ın liderine sorun bakalım, büyük bir Filistin Bankası ister mi? Dava, insanlık davası ise insanca bir yaşam niçin istenmemektedir? Dava, İslam davası ise niçin Arapçı bayrağıyla bir şeylere protesto edilmekte, İslam sancağıyla cihat edilmemektedir? Dava, düpedüz Amerikan davasıdır. Ve gâvurla uzlaşan, gâvurlaşır. Kâfirden korkan, onun gibi olur.

tumblr_nnmvr6sn4L1todpfno1_1280.jpg
Çanakkale Savaşı’nda havada çarpışan iki mermi.

Eğer bu cihanda, cihatla kurulmuş tek ülke Türkiye ise, geriye kalan bütün ülkeler kâfirle anlaşılarak kurulduysa, her Türk ferdine, daha önemlisi, her Türk gencine düşen tek bir görev vardır: Ömürlerinin sonuna kadar cihada devam etmek. Yani kâfir tasallutunda olan ve kâfirin olan tüm ülkelere, ellerinde Türk sancağıyla, yüreklerinde imanla ve adaletle cihat etmelidirler. Kâfirle hiçbir konuda uzlaşılmamalıdır. Kâfirden korkulmamalı, bilakis, onu korkutmalıdır. “Senden korkan senin gibi olsun.” demiyor mu her Türk? O halde kâfirle, o coğrafyaları kâfir tasallutundan kurtarıp darü’l İslam yapana dek korkusuzca çatışmalıyız. Ve her Türk gencinin en nihai gayesi Mekke ve Medine’nin yeniden fethi olmalı, tüm hayatını bu arzu ile şekillendirmelidir. Zira Kudüs’ün kâfir işgali altında olduğunu söyleyen milyonlar, Mekke ve Medine’nin durumundan hiç söz etmiyor.

Öyleyse evvelâ Allah’ın iradesine teslim olalım (Amerika’nın değil). Sonra da bu teslimiyetten elde ettiğimiz bir emniyete sahip olalım (İsrail’den korkarak değil). Ve en son olarak da bu emniyet sahasını diğer insanlara da ihsan edelim, faydalı olalım (kendi kabuğumuza çekilerek değil). Yani cihat edelim.

L.

İktibas Kartı

▼

KvL’nin Eti Yenir mi?

📁 Kategori: Muhtelif Yazılar, Yazılar

KVL’NİN ETİ YENİR Mİ? GENÇ NESİL NE YESİN? POPÜLER KÜLTÜRÜN RAPÜLER KOLU, KÜLTÜRÜN İÇİNDE PİŞEN BU KOLU YEMEK HELAL MİDİR? EĞİTİM BAKANI MİLLİ MİDİR, MİLLİYSE BİZİ NİÇİN ÜZMEKTE? GAZALİCİ AYDINLAR İBN RÜŞD’E KAYINCA BİZ KİME KAYMIŞ OLDUK? HANÇER YARASININ TEDAVİSİ İÇİN SIRTIMIZA HANGİ YÖNTEMLERİ UYGULAMALIYIZ? VE YOLCULUK NEREYE HEMŞEHRİM? SORULARI ETRAFINDA BİR DENEME

 

Evi terk et!
Şarkıyı terk et!
Kalbini terk et!

1.
Nereyi terk ettik? Nereye gittik? Dönüş ne zaman?

Cımbızla seçilerek piyasaya sürülmüş cümleler duyuyoruz etraftan. Geçenlerde bir televizyon programında, sunucu şöyle bir şey söyledi: “Filimdeki hırsız, esasında Robin Hood gibi, öyle değil mi? Görevi, kötü zenginden alıp iyi fakire vermek.” Robin Hood’un görevini yıllarca, zenginden alıp fakire vermek diye bilirdik biz. Lügatimizde bu gibi ayrımlar yoktu. Peki, kimmiş bu ‘kötü zenginler’ ve ‘iyi fakirler’? Kırkta bir zekâtını mı vermiş de iyi olmuş bazı zenginler? Aç insanın dini olduğu mu görülmüş de kötü olmuş bazı fakirler? Açık açık konuşalım. Konuşalım ama açık açık konuşacak kadar dürüst müyüz? Kiliseler ve Liseler dürüst müdür? Onun dinleyicisi dürüst müdür? Mesela bu KvL’yi takip edebilir miyiz? Güvenilir midir onun gideceği yollar? Evi, Şarkıyı ve Kalbini terk et dediler. Onların peşinden gidip de terk edilir mi bu güzelim yerler? Üstelik evsizlerin, şarkısızların ve kalpsizlerin pıtrak gibi çoğaldığı bu zamanda? Böyleyken bir Gemi’yi bırak, başkalarının kayığına bile binmeye korkarız. Fakat kaybedecek neyimiz var, kazanacak onca şey varken?

Kaybedecek hiçbir şeyi olmayan mülksüzler miyiz? Yoksa kazanacak neredeyse hiçbir şeyi kalmamış kodamanlar mıyız? İyi fakir miyiz, kötü zengin mi? İnternette dolaşan bazı bilgilere güvenecek olursak, Amerika’da, özel işletmelere ait hapishanelerin sahipleri olan ‘kötü zenginler’, Amerikalı gangster rapçilere milyonlarca dolar para veriyormuş. Neden böyle bir şey yapıyorlar? Şarkılarındaki şiddet, küfür, taciz içerikli sözleri artırmaları için. Böylece kendi gettolarında ana akım haline gelecekler, onları dinleyen insanlar, özellikle de gençler daha kolay gaza gelecek, şiddete başvuracak, çeteleşecek, hırsızlık, gasp yapacak, tecavüz edecek ve en nihayetinde özel işletmelere ait olan bu hapishaneleri boylayacaklar, böylece de hapishane sahibinin kârı artacak. Şimdi o gençlerin nasıl bir şeye kurban gittiklerini, onların ailelerininse nasıl bir ihanete uğradıklarını bir düşünün. Kendi ırkından, kendi mahallesinden çıkan, aynı kelimeleri kullandıkları, benzer hayatları yaşadıkları, bu yüzden de birer ‘rol model’ olarak gördükleri o rapçilerin, bu gençlere nasıl ihanet ettiklerini bir düşünün. Şimdi de Türkiye’yi düşünün.

Kimler nerelerden ne paralar alıyor, kimler hangi işlerle geçimini sağlıyor, kimler nerelerde okumuş, nerelerde yetişmiş? Köy Enstitülerinin kapatılmasının ardından yetişen bütün nesillere üç seçenek sunuldu Türkiye’de, hâlâ da sunuluyor. Bunların ikisi halk arasında en revaçta olanı. Bu seçeneklere ulaşamasalar bile herkesin gözü onlarda. Üç seçenek: İmam Hatip’e gideceksin; süper liselere gideceksin ya da düz liselere/meslek liselerine gideceksin.

İmam Hatiplere gidenlerin yapabileceği meslekler belliydi: İmamlık, Din dersi öğretmenliği, vaizlik vesaire. Eğer daha cambazsan siyasete atılırdın. Cambazlık mühim, çünkü o zamanlar siyasal İslam denen şeyin geleceğini görmen gerekiyor. Yeterince cambaz olanların şu an geldiği, getirildiği yerlerden belli bu.

Süper liselere gidenlerin bir kısmınınsa ulaşmak istediği yerler genellikle ‘beyin göçü’ odaklıydı. Doktor olup Amerika’ya gitmek ya da eğitiminin kalanını Avrupa’da tamamlamak filan derdindeydiler. Kalan kısım ise beyaz yakalı olarak üretim sektörüne ya da hizmet sektörlerinden birine girmek için çabalıyordu.

Meslek liseleri ve düz liselere gidenlerin büyük çoğunluğuysa mecburiyetten dolayı oraları tercih ediyordu.

Peki, bu üç ‘fabrika’dan herhangi birine giren bir öğrencinin hali nedir? Bunu soran bir aile var mıdır? Ben şahit olmadım. Bu okullarda neler öğretildiğini sorgulayan bir Allahın kuluna rastlamadım.

İmam Hatip’e gidene ne oldu? Öğretilen afyon din anlayışını benimsedi, kimisi üniversiteye devam etmek isteyip de alınmadı ve geçmişin ‘şaaşası’yla gaza gelerek Türkiye’yi uçurumun en dibine getirecek ‘oy’lar verdi.

Süper liselere, anadolu ya da fen liselerine gidenlere ne oldu? Gidebilen yurtdışına gitti. Gidemeyen buralarda bazı işleri kovalamaya çalıştı. Kalanlar da en azından aç kalmayalım diye bir şeylerin yolunu tutturmaya, bir düzen kurmaya çalıştılar.

Meslek liselerine gidenler de nereden parayı bulabileceklerse o işi kovaladılar. Fabrikalara ya da sanayiye işçi olarak girdiler. Bir kısmı inşaat işçiliği, şoförlük gibi işler yapmaya başladı. Bir kısmı da turizmci, polis, esnaf, emlakçı vesaire oldu. Baban hangi imkânları sunabiliyorsa o doğrultuda bir mesleğin oluyordu.

İmam Hatiplerin verdiği afyon eğitim, süper liselerin verdiği muasır medeniyetlere dönük eğitim ve meslek liselerinin/düz liselerin ‘gittiği yere kadar’ psikolojisiyle verdiği eğitim sonucunda Türkiye’de aşağı yukarı üç tip nesil yetişti. Hâlâ da yetişmekte. Birbirine bu kadar zıt gözüken bu üç tip öğrenci modelinin birçok ortak özelliği vardı nedense. Üretemeyen, tüketen, daima kâr-zarar mantığıyla düşünen, kitap okumayan, ‘vasat beyinli’ ve mağdur. Bunlar her üç tip öğrencide de bulunan özelliklerdi. Ve bunların hepsi de nedense iktidarların işine gelecek şeylerdi.

Burada kısaca birkaç anımı anlatmak istiyorum. Konunun anlaşılması için ve özelliklerini saydığım bu karakterleri bol keseden atmadığım görülsün diye bizzat yaşadığım birkaç olayı anlatacağım. Neslimizin şu anki halini anlamak gerekiyor.

Kıbrıs’ta üniversitede okuyan birine, “Ada birleşir muhtemelen” demiştim. Bunun karşılığında bana şöyle bir şey söyledi: “Ne güzel işte, bir sürü karı gelir.” Gelen ‘karılar’ Rum karıları tabii. Benim de aklıma Orhun Yazıtları geldi: “Çinlilerin tatlı sözüne, yumuşak ipeklisine kanıp Türk halkı, çok sayıda öldün. Türk halkı, mutlak öleceksin.” O Türkler bu Türklerdi demek ki.

İkinci hikâye, bir üniversitenin sınıfında gerçekleşti. Sınıfta 3-4 tane Afrikalı, 6-7 tane Türk, 2-3 tane de Arap öğrenci vardı. Hoca, sınıftaki bir Türk öğrencinin sırasında gördüğü kitabı eline alıp baktı. Ardından da gülerek sınıfa gösterdi. Hiçbir tepki alamayınca sordu: “Karl Marx. You know who is he, ha?” Yine hiç kimse cevap vermeyince tekrar sordu: “You haven’t heard of him before? Das Kapital?” Hoca inanamayıp tek tek sordu öğrencilere. Afrikalılara, Araplara, Türklere, tek tek. Türklere, “Hiç duymadınız mı oğlum hayatınızda Karl Marx’ı?” diye Türkçe de tekrarladı soruyu. Sınıftaki hiç kimsenin bilmediği anlaşılınca hoca kısaca anlatmaya çalıştı.

Üçüncü hikâye bir markette geçiyor. Genç bir çocuk, aldığı ürünü kasadan geçirirken, kasiyer bir yanlışlık yapıyor, bunun üzerine de çocuk, “Sorun değil, ben de markette çalışıyorum, bilirim nasıl olduğunu” diyor. Kasiyer gülümsüyor. Çocuk devam ediyor: “Süpermarketler üniversite mezunlarıyla dolu.” “Sen ne mezunusun?” diye soruyor kasiyer. “Tarih.” “Ne güzel. Tarih okumayı isterdim.” “Sen ne okuyorsun?” “Mühendislik. Epeyi alâkasız. Hangi tarihçileri okursun?” “Halil İnalcık.” “Tabii, o olmazsa olmaz. Başka?” Düşünmeye başlıyor tarihçi. İyice düşünüyor. “Şu şey vardı… İsmi aklıma gelmedi. Geçenlerde televizyondaydı hatta. Üçüncü Selim’le ilgili konuşuyordu.” Aynı programı kasiyer de izlemiş olacak ki, “İlber Ortaylı mı?” diyor. “Heh, o!” diye ünlüyor tarihçi. “Başka?” diye soruyor kasiyer. Tarihçinin aklına başka tarihçi gelmiyor. “Sen tarihle ilgili kitaplar okur musun?” diye soruyor kasiyere. “Okumaya çalışıyorum. Toynbee’yle İbn Haldun’u okumanı tavsiye ederim” diyor kasiyer. Tarih mezunu çocuk Toynbee’yi ilk defa duyduğunu söylüyor. İbn Haldun’uysa duymuş ama hiç okumamış.

Uzattım, biliyorum. Fakat daha da uzatmak istiyorum. Uzatıp sizi sıkmak, bunaltmak istiyorum. İçiniz sıkılsın. Zayıf olanlar okumayı yarıda bıraksın bu sayede. Zayıf olanlar, dert edinecek rüşte erişememiş olanlar, ne sunulursa onu alanlar, sosyal medya profilinin ana sayfasında okuduğu, gördüğü şeylerden başka bir şey öğrenmeye talip olmayanlar, boş bir kafayla Türkçe rap yapanlar ve onunla gaza gelenler, Türkçe rapin gençlere berbat şeyler aşılamasını isteyenler, Türkçe rapi, kendilerinin miskinlik, şehvet, haset ve kibir organlarının okşanması için dinleyenler ve yapanlar, ‘kötü zenginler’e karşı ‘iyi fakirler’ olanlar canları sıkılıp da çıksın istiyorum. Kalanların da içleri sıkılsın istiyorum. Dertlensinler.

Lise. Anadolu Lisesi. Lisenin koridorunda resim sergisi açılmış. Resimler arasında Pablo Picasso’nunkiler ağırlıkta. Derste öğretmenin biri, beğendiniz mi sergiyi minvalinde bir şeyler soruyor. Öğrencilerden, denemelerde ve derslerin imtihanlarında genelde okulun birincisi ya da ikincisi olan kız şunu soruyor: “Hocam, o resimlerdeki kişilerin neden ağızları-burunları kare-üçgen şeklinde?” Diğer öğrenciler de onu onaylıyor ve itiraz ediyorlar resimlere. Başka bir öğrenci gülerek okul birincisi kıza cevap veriyor: “Kübizm anlayışına göre resmedildikleri için öyleler onlar.” Kız sıkılarak şöyle bir şey söylüyor: “Of, sen de her şeyi siyasete bağlıyorsun. Ne alâkası var?” Evet, sonuna izm gelen her kelimenin siyasî bir tabir olduğunu düşünüyor okul birincisi lise son sınıftaki bu kız.

Velhasıl, Ve’l Asr. Böyle bir çağa geldik. Ne demiştik? İmam hatipler, süper liseler, meslek liseleri. Bu arada kimler çiftçi oldu, kimler hayvancılıkla uğraşmakta karar kıldı bilmiyoruz. Fakat bunun olmaması için köylünün sırtına her türlü yükü önceden bindirdiler. Köylü babalar da tarlasını, hayvanını satıp çocuğunu okutmak için çabaladı. Kimisi okuyabildi kimisi geriye baktığında dönecek köy bulamadı. Şehre mahkûm oldular.

Şimdi bu üç seçeneğin herhangi birinden çıkan genç bir bireyden ne beklenebilir? Bunu soralım. Bu çocukların, Amerika’daki gettolarda yaşayan çocuklardan ne farkı var? Oradaki rapçilerin yaptığı şeyi burada kim yapıyor? Onları çeteci rapçiler ve hayat koşulları bu noktalara getiriyorsa, buradaki çocukları kim bu noktaya getiriyor? Hangi nokta diye soruyorsanız ilkokulu ve liseyi bitireli epeyi uzun zaman olmuş olmalı ki unutmuşsunuz demektir. Mezun hayatınızda başarılar. Fakat şunu söyleyelim ki, Amerika’nın gettolarındaki okullarda, öğretmenler, çocuklara nasıl ki bir şeyler öğretmeyi geçmiş, okula silâh getirmesinler, o bile yeterlidir diye düşünüyorlarsa, bizde de bir şeyler öğretmeyi geçmiş, biraz ahlaklı ya da daha seküler bir ifadeyle, saygılı olsunlar yeterli diye düşünmekteler. Doğudaki durum çok daha fena. Öğretmenine bıçak çeken, “Bana İngilizce öğreteceğine kendin Kürtçe öğren” diyen öğrenciler var.

Okulda arama yapıldığında sigarasını, telefonunu saklayanların haricinde uyuşturucu saklayanlar da peyda oldu. Özellikle özel okullarda mutlaka her mezunun şahit olduğu bir “seks dedikodusu”, “çıplak fotoğraf” ya da “seks kaseti” olayı yaşanıyor. İnsanlıktan çıkılmışçasına işler yapılıyor. Ben birçoğuna şahit oldum. Çoğumuzun aklında lise anıları buruk ama gülümseten tecrübeler olarak kalmıştır. Fakat bir baba gibi düşündüğünüzde işler hiç de insanca değil. Tuvaletteki sabun koyma yerlerine işeyenler, tuvaletlere yiyecek atanlar, derste porno izleyen hatta mastürbasyon yapanlar, kızların etek altlarını fotoğraflayan erkekler, masanın üzerine çıkıp, dans ederek eteğini kaldıran kızlar, okulun ücra yerlerinde ilişkiye girenler. Bunlar, benim şahit olduklarım. Aklıma gelmeyen birçok şey daha var.

2.
Cinayetin izahından sonra, şimdi de olayın faillerine gelelim.

Halkın saptırılmasından kim sorumludur? Kendisi mi, yöneticiler mi? Yoksa aydın mı? Yalana kanan, kendisi de yalancı olduğu için mi kanmakta? Çoğu zaman bu böyle. O halde tüm sorumluluk halkın kendisinde mi? Herkes kendisinden sorumlu. Fakat aydınların ve yöneticilerin durumu farklı. Yöneticiler kat’î suretle yönettikleri herkesten sorumludur. Bu kesin. Bu yüzden de o yönetim makamına ya cahil cesaretli aptal insanlar ya dünyanın en kötü insanları ya da (küçücük bir ihtimal de olsa) özü en iyi şekilde bilen liyakat sahibi insanlar gelir. Yöneticiyi getiren halk da yönetici kadar sorumludur.

Peki, ya aydınlar? Onların sorumluluğu daha fazladır, günahı daha büyüktür. Eğer iktidarın sofrasından yiyip içen bir aydınsa ve iktidar da halkına zulmediyorsa, iktidarı pekiştirdiği için yönetici yönünden; halkı uyarmadığı, uyandırmadığı, uyuşturduğu için de halk yönünden suçludur. Bu yüzden günahı katmerlidir.

Peki, eğer halkını tanımayan, bilmeyen bir aydınsa? Bu sefer de yaptıkları daha kötü bir iktidara zemin hazırladığı için yönetici yönünden; daha kötü seviyede bir halk hazırladığı için de halk yönünden suçludur. Yani günahı katmerlinin de katmerlisidir.

Halkın suçu ise kandırılırkenki farkındalığı kadardır. Örneğin namazını kılan, orucunu tutan bir köylü baba, oğluma/kızıma gâvurca şeyler öğretmesinler, Kur’an öğrensin, namaz kılsın, vatanına, milletine hayırlı, ahlaklı birisi olsun diye düşünerek, çocuğunu İmam Hatip’e yazdırıyorsa; bunu yaparken hangi derecede, “İktidar zaten Müslümanların elinde, İslâm’ın geleceği parlak, bir yerlerden makam mevki gelir, aç komazlar bizim oğlanı/kızı, İmam Hatipli olunca bakarsın biz de bir yerlerden faydalanırız, partiye de üye oluruz, biraz rahatlarız, çocuklarımıza bir yerlerden toprak filan da ayarlar, miras bırakırız” diye düşünüyorsa, o derecede suçludur. Yani kabahati, çakallığı kadardır. Ne kadar art niyetliyse, ne kadar cebini düşündüyse, ne kadar kamu malını diğerleriyle birlikte yağmalamayı düşündüyse o kadar suçludur. Bu bakımdan aydın ve yönetici kadar olmasa da onun da epeyice suçu vardır. Ama kendi günahından dolayı sadece.

Gelelim tekrar aydına.

İki tip ‘aydın’ var. Biri yalandan, diğeri gerçek. Biri popüler kültür icracısı, diğeri halktan kopmayan. Popüler kültür ile halktan kopmamak arasında bariz bir çizgi var. İlkinde halkın dediğini yaparsın, ki bu en yanıltıcı iştir. Onun isteklerini karşılarsın. Bu istekler oburluk, şehvet, tembellik gibi şeyler üzerinedir. Mesela bakarsın ki halkın gençleri mağdur. Onların nefsini sınayan çokça şey var ve onlar da parasızlıktan ya da başka şeylerden dolayı iki arada bir derede iyice bocalayıp duruyorlar. Turizm politikanı tamamen Olgalara, Nataşalara, sekse ve içkiye göre kurarsın. Buna aracı olarak da ‘aydın’ları, eli kalem tutanları, gazeteleri, medyayı kullanırsın. Ya da diyelim ki halkın üzerinde çok fazla baskı var, fukaralık, yoksunluk, bağımlılıklar, stres vesaire. Bu da çokça şiddete yol açıyor. Baskı altındaki babalar karılarını dövüyor, çocuklarına dayak atıyor, lanet işler yapıyor. Baba, açıyor televizyonu ve haberleri izliyor. Kim kimi dolandırmış, kim kiminle yatmış, hangi siyasetçi ne demiş, hangi terör örgütü ne eylemi yapmış, nerede ne rezillik olmuş izliyor. Böyle bir dünyada da ister istemez insanlara, hatta karısına, kızına dahi güvenemez hale geliyor. Böyle bir durumda da karakterine bağlı olarak ya hiçbir şeyi umursamaz hale geliyor ya da aşırı derecede paranoyaklaşıyor bu baba. Ya hiçbir şeyi umursamayarak, herkes her türlü pisliği yemiş, bir keriz biz kalmışız psikolojisiyle gözü dışarı kayıyor. Karısını aldatıyor, zengin olma hevesine düşüyor vesaire. Buna karşı çıkan karısını, kızını dövüyor. Bir yandan da içkiye filan başlıyor. Diğer tip olan paranoyak babanın da bu haberlerden sonra en büyük korkusu kendisi, yani kendisinin insanlardaki ‘imaj’ı oluyor. Bu yüzden de böyle pislik bir dünyada, sürekli olarak ‘ya namuslarına leke gelirse?’ paranoyaklığını yaşıyor. Karısının, kızının, devlet babanın, vatan annenin namuslarına ya leke gelirse? Haberlerin ardından diziler başlıyor. Bilin bakalım dizilerde neler var? Tabii ki de halktaki bu damarı gören yapımcıların çektirdiği, namus, töre, şiddet, ‘dişilik’, aile faciaları, aldatmalar, savaş, askerler, milliyetçilik, teröristler, ‘testosteron’, orospular, şerefsizler ve bilumum şey. Baba, bir yandan şerefsizleri görerek öfkeden deliye dönüyor, bir yandan da ‘kahramanlar’ı görerek gaza geliyor. Ve kendi küçük dünyasında küçük günahlarla kavrulup gidiyor.

‘Aydınlar’ın bir kısmı halkın bu gibi hasletlerini okşayarak icra ederler işlerini ya da icra edilmesine sebep olurlar. Bunların halk için kötü olduğunu, bu şeylerin onları canavara ve dünyayı da bombok bir yere çevirdiğini bilirler ama cepleri daha da şişsin diye bunları yapmaya devam ederler. Sonra da halka, ‘ünlüler’, ‘meşhurlar’, ‘sanatçılar’, ‘şarkıcılar’, ‘oyuncular’, ‘yapımcılar’ falan filan diye karakterli ve önemli kişilermiş gibi tanıtılırlar. Şarkıcı diye tanıtılanı şarkıcı, bilim adamı diye sunulanı bilim adamı, şair diye yutturulanı şair, tarihçi diye kakalananı tarihçi sayar halk.

“İki tip ‘aydın’ var… …Biri popüler kültür icracısı, diğeri halktan kopmayan. Popüler kültür ile halktan kopmamak arasında bariz bir çizgi var. İlkinde halkın dediğini yaparsın, ki bu en yanıltıcı iştir” dedim girişte. Gelelim diğerine.

Diğerinde halkla birlikte olduğun için halkın ihtiyacı olan şeyi yaparsın. Yani zaten onların arasında yaşadığın, onların hislerini tattığın, onların çilelerini çektiğin, onlarla hemhal olduğun için onları tanırsın. Onları tanıdığın için kendini de tanırsın. Kendini tanıdığın için de onları tanırsın. Onların neye ihtiyacı olduğunu kendi içinde hissedersin, bilirsin. Ve bunun için koşturursun. Derdin bu olur.

Diyelim ki halkta kötü huylar gördün, ki bu sende de mutlaka vardır, o halde kendini düzeltmeye bakarsın. Bir erkeksin ve karıya kıza sapıkça mı bakıyorsun? Önce davranış olarak bunu keseceksin. İçinde hâlâ buna karşı bir istek olacak. Fakat davranış olarak bunu yapmayı kestiğin için düşüncen de iyileşecek. Düşüncenin ardından da niyetin iyileşecek. Sen iyileşince toplum, bir tümörlü hücreden daha kurtularak biraz daha iyiye gitmiş olacak. Sonra da bu tedavi toplumda yayılacak. Nasıl yayılacak? Sen yayacaksın. Tabii ki herkes düzelmeyecek, fakat düzelen insanlar öyle bir düzen kuracak ki, kötü insanlar dahi iyi şeyler yapmaya zorlanacak. Bunun sıralaması budur. Fakat bunların gerçekleşmesi upuzun zaman alır. Sırf bir kişinin iyileşmesi bile uzunca bir zamana tâbidir. Tabii bir yandan kadınlara bakma huyunu düzeltmeye çalışırken başka bir yandan başka türlü mülkiyet tutkularını azdırırsan hiçbir zaman kurtulamazsın. Bunların hepsi bir bütündür ve bütün olarak bir yaşama biçimidir. Fakat yine de insan mükemmeli yakalayamaz. Bu yüzden ahirette günahları ve sevapları karşılaştırılır. Her iki hanede de bir sayı yazmak zorunda. Yazmıyorsa o kişi ya melektir ya da bebek.

Eğer halkın arasında yaşayarak onların derdiyle dertlenirsen, kendini de halkı da dürüstçe kurtarmak için inançla çabalarsan (ve bir gün elbet kurtulacaklarına inanırsan) ve bunu ömrünün son ânına kadar sebatla devam ettirirsen (ki bu yüzden son nefesimizde kelime-i şehadet getirmeye çalışırız, son ânında bile İslâm davanı sürdürdüğün kayda geçsin diye) cihat etmiş olursun.

Halkı tanımazsan, ‘kötü zenginler ve iyi fakirler’ şeklinde saçmalayan televizyon sunucusuna itiraz edemeyip, sorduğu sorulara şapşal şapşal cevap verirsin. Halkı tanımazsan, köye taşınan kerhaneyi konu alan bir hikâyenin içinde ne köylüler tarafından ne de başkaları tarafından ‘zina’ kelimesinin kullanıldığı bir senaryo yazar ve bunu çekmesi için vasat birine satarsın. Çünkü halkı tanımaktan acizsindir. Allah seni, bunu tatmaktan aciz kılmıştır. Sonra da böyle komik işlere imza atarsın işte: Cingöz Recai, Uzaklarda Arama.

Halkı tanımak da meziyet değil. Bu tanışmayı niçin yaptın? Onu kazıklamak için mi ona yardım etmek için mi? Kazıklamak içinse cümlelerini cımbızla seçer, tırnakçılık yaparsın. Biraz vicdanın varsa reklâm işine girdiğin için şiiri bırakırsın. O vicdan da köreldiği vakit yıllardır kötülediğin şirketlere kendini peşkeş çekersin. İyice kaşarlandığın vakit de banka reklâmı bile alsan, pişkin pişkin, şiir yazmaya devam ettiğini söylersin zavallı bir kadınla yaptığın zavallıca bir söyleşide.

3.
Ne demiştik? Velhâsıl Ve’l Asr. Sözün kısası, Asr Sûresi. Sözün kısası, çağ. “Çağ dile gelsin. İnsanoğlu kesinlikle ziyan içindedir.” Çağ, çağımız, çağımızın insanı ziyan içindedir. Söze böyle başladık. Nereye geldik? Terk edişe. Evi, şarkıyı, kalbimizi terk ettik. İnsanları da buna çağırdık. “Evi terk edip, şarkıyı ve kalbi, teslim olduk isyanımıza. Çünkü dönebilmek, orada olmadığımızı, orada bir yer olduğunu, orayı terk ettiğimizi yani, anlamakla başlar” diye bir kelâm ettik. Biz kimiz? Türkiye’de yaşayan, İmam Hatip’e ya da süper liseye ya da meslek lisesine giden herhangi bir genciz. İki genciz. Bu ‘fabrikalar’da bize öğretilenleri terk etmeye kararlıyız. Çocukluğumuzdan beri, bize aşılanan hırs ve rekabeti; “12 sene oku, ömrün boyunca rahatsın” yalanını, “devlete kapağı at, yan gelip yatarak güzelce yaşarsın” dolanını, “köprüyü geçene kadar ayıya dayı de” konulu “dayının torpiliyle seni X firmasına sokalım, ondan sonra sen ilerlersin zaten” dalaveresini, “dünyaya ayak uydur, başka şansın yok” palavrasını, “sen sektöre bir atıl, hobi olarak şiir de yazarsın rap de yaparsın” hikâyesini terk edeceğiz. Çünkü terk etmezsek, geriye baktığımızda orada bir köy, bir vatan, bir aile, bir yâr kalmamış olacak. Topluca toprakla ilgilenmezsek, sonumuz topluca toprak olacak. Aynı havayı soluduğumuz insanları kardeşimiz olarak görmezsek, birbirimize, soluyacak havayı bile çok görmüş olacak, böylece de bir daha o havayı bile bulamayacağız. Asırlardır imece usulü ve cemaatçe yaşadığımız hayatı unutmaya çalışırsak, yapayalnız ve ziyan içinde öleceğiz. İnsanı tanımazsak, kendimizi de unutacağız. ‘Terk etmezsek’, geri dönemeyeceğiz. Şüphesiz ki Allah, halk ettiğini helâk etmesini de bilir.

Nereyi terk ettik? Nereye gittik? Dönüş ne zaman?

Evimizi terk ettik çünkü konformist, miskin, egzistansiyalist olmamayı seçtik. Niçin seçtik? Harekete geçebilmek için. Hareketsizliğin, vicdanımıza karşı bir ihanet olacağını gördüğümüz için seçtik.

Şarkıyı terk ettik çünkü şarkı ‘insan’ı unuttu. Şarkı bizi unuttu. Dilimizi, tecrübelerimizi, inançlarımızı, çilelerimizi unuttu. Bizi de bunları unutmaya teşvik etti. Bunları unutmamız için bize hücum etti.

Kalbimizi terk ettik çünkü yârimize verebileceğimiz kadar temiz bir kalbimiz kalmamıştı ortada. Öyle bir kalbi yârimize verebilecek yüzümüz yoktu.

Nereye gittik? Uzaklara. Yükseklere. Derinlere. Kavrayıp belinden o kızı. Bir keskin nişancı menzilinde kalmaya gayret ederek.

Dönüş ne zaman? ‘Baba’ olunca.

Sağlıcakla kalın. Allahaısmarladık.

KİLİSELER VE LİSELER, DOSTUM!

L.

kayık

Yeniden Doğum

📁 Kategori: Muhtelif Yazılar, Yazılar

Hayalini kurduğum şey kesinlikle “ben” ile ilgili değildi. Demiştim ki: “Bir yıl boyunca bütün rapçiler birleşip, bu müziği dinleyen özellikle ilk gençlik çağındaki arkadaşların ve diğer insanların kafalarını, kalplerini ve ruhlarını çalıştıracak! şeyler üretseler bunun nasıl müthiş sonuçlar doğuracağını tahmin bile edemezsin. Hele bu üretimin sebatla daim olduğunu düşünmek beni uçurmaya yetiyor. Nasıl heyecanlanıyorum bir bilsen!”

Fakat bunun hayalden öteye geçmesi tabii ki imkânsız. Burada bunun imkânsızlığının belki binlerce, on binlerce nedeninden birkaçını inceleyeceğim. Bununla beraber sözde iki karşı safta yer alan ve aslında birbirinin aynısı olan iki düşmandan bahsedeceğim.

Yaşadığımız şu çağda ve dünyada ve bu ülkede olmasını istediği şeylerin gerçekleşmesi adına yapmadığı, yapamıyor olduğu ve yapamayacağı hiçbir şeyi olmayanlar bu imkâsızlığın büyük kısmını oluştururlar. Bunlara X diyelim. Medya böylesi bir üretimi istemez, yasa ve kanunlar peydah olur, mahkemeler kurulur, toplum gözünde itibarsızlaştırmalar, gizli ve alenen tehdit ve caydırmalar sıralanmaya başlar vesaire demek istemiyorum. Bunlar sistemin (X’in) ani krizler karşısında kullandığı savunma ve saldırı mekanizmasıdır. Benim hayalini kurduğum şeyin en azından şimdilik imkânsız oluşu bunlardan çok önce tasarlanmış ve çok daha tehlikelidir. Böylesi bir üretimi kabul edecek rapçi ve bunları dinleyecek dinleyicinin bulunamaz oluşudur bu tehlike. Çünkü X, bu bulunamaz insan modelini (önceden) tasarlayarak, kendisine karşı oluşabilecek herhangi bir tehdit ihtimalini ortadan kaldırmıştır. Nasıl yapmıştır bunu? İslâm şiarıyla hükmetme sahnesine çıkan X, insanları İslâmî dünya görüşünden bambaşka bir dünya görüşüyle donatacak ve bundan da kötüsü, bu insanları, dünya görüşün nedir sorularına cevap veremeyecek şekilde yetiştirecektir. Her şey öyle doğal görünecektir ki kimse bir terslik olduğunu düşünmeyecektir. Bunun anlaşılması çok önemli. İslam şiarıyla sahneye çıkan X ile gönül bağı kuracak insan nasıl üretilmiştir sorusu bu bahsi daha anlaşılır kılacaktır sanırım. Şimdiki X’ten önceki X’in faaliyetlerine bakmak yeterlidir bunun için. Annesi ODTÜ’de İngilizce öğretmenliği okumuş bir arkadaşım anlatmıştı: Savunduğu görüş ve benimsediği inanç yüzünden okulunu 8 yılda bitirebilmiş. Başörtüsü yüzünden tacize uğramış ve tartaklanmış. Sonra şimdiki X gelmiş. Bu taciz ve tartaklamayı ortadan kaldırmış. Annemiz sevinmiş ve yemin etmiş bu yüzden bu X’i destekleyeceğine. Bakın ne kadar doğal ve gerçek. Ama acaba o X ile bu X aynı X olmasın?

Geçmişte otoritenin kesinliği ve sınıfsal katmanlar herkesçe biliniyor ve itiraz edilemiyordu. Her şey açıktı. Özgürlük yoktu. Bir ayakkabıcının oğlu ayakkabıcılıktan başka meslek seçemiyordu. Özellikle toplumun alt sınıfında bulunan bir birey sınıf değiştiremiyordu. Köle, efendisini tanıyor ve ne hakları olduğunu biliyordu. Tercih hakkı yoktu. İtiraz etmesi yasaktı. Bugün biz seçme özgürlüğü çağında yaşıyoruz, oy veriyoruz. “O” diyoruz, “hayır” diyoruz, “evet” diyoruz, “istiyoruz” diyoruz, “istemiyoruz” diyoruz. Bütün bunlar bizim özgürlüğümüzün göstergesidir. Ancak hissettiğimiz şeyi bilinçli bir şekilde seçmemişiz; bilinçsizce bir başkası irademize telkinde bulunmuş ve irademize ipotek koymuştur. “Hangimiz altına imzasını atacak kadar bilinçli ve doğru yaşadık ki?” sözü tam da bunu anlatıyor bize.

Şimdi gelelim birbirine karşı savaşan fakat birbirinin aynısı, birbirinin kardeşi olan iki düşmana. Kimdir bunlar? Ve neden birbirlerinin aynı olmalarına rağmen birbirleriyle savaşmaktalar? Biri diğerine sataşıp durmakta ve öbürü bunu görmezden gelerek zelil yerine koymakta. Bu konuya başlamadan önce şunu açıklamakta yarar var: Bir şeyin niçin yapıldığı, işin yapılırken ve yapıldıktan sonra nelere sebep olduğu ve işi yapanın hayatı acaba yaptığı işin sağlamasını yapabiliyor mu sorusu o işe ve işi yapana yaklaşımımızı belirler. Yani yaşantısı yaptığı işe uyuyor veya onunla çelişiyor mu? Yani bir isim, “Ben ezilen halk için, açlar için, siyahiler için rap yapıyorum. Onlara eşkıya diyorum ama sözlük anlamıyla değil” gibi bir sloganla milyonlarca insana kendini sevdirebilmiş bir isim, gerçekten sözünü ettiği insanlar için mi icra ediyordu işini? Casino, kokain ve kadın düşkünü bu adam bu söyleminde ne kadar samimi idi? Dünyada hiçbir casino yoktur ki insanları ezenlerle irtibatı olmasın! Dünyada hiçbir uyuşturucu yoktur ki satıcısına ya da satıcısının dostlarına insanları daha fazla sömürebilmek için kaynak oluşturmasın. Düşünün ki bir insan çıkıp halka yol gösteriyor, haykırarak “işte şu tarafa diyor” ama kendisi o yolla temas halinde değil. Nuh’un gemiyi terk etmesi değil de nedir bu? Niçin J. P. Sartre hayatı boyunca kendisine verilmek istenen hiçbir ödülü -buna Nobel ödülü de dahil- kabul etmemiş, almamıştır? Niçin Frantz Fanon kendisiyle hiçbir ailevi bağı bulunmayan insanlar için hayatını harcamıştır? Nesimî nasıl yaşamış, nasıl ölmüştür? Muhammed’in en yakın arkadaşlarından biri olan Ebuzer -İslam’daki selamlaşmayı ilk defa kullanan isim, fakirlerin babası, büyük sosyalist- çölde açlıktan çocuklarının ölümünü izlemiş ve kendi mahiyeti de böyle sonuçlanmıştır. İmam-ı Azam kendisine teklif edilen devlet makamını niçin reddetmiş ve bunun sonucunda gelişen olaylar neticesinde zindana mahkûm edilmiştir? Karacaoğlan niçin intihar etmiş? Pir Sultan, Dadaloğlu, Börklüce, Şeyh Bedrettin, Neyzen Tevfik ve daha pek çok isim, Aşık Veysel, Neşet Ertaş bolluk içinde, rahat, belki makam sahibi ve şöhret olabilecekleri halde niçin hiçbirisinin hayatında bunlara yer yoktur? Bu insanlar malları, canları ve hatta sevdiklerinin canları pahasına halkın yanında olmuş, zorbalığa karşı gelmiş ve hayatlarında halkın karşısında olanların yararına olacak hiçbir şeyi bulundurmamışlardır. Ya diğerleri? Reklâm panoları, billboard’lar, paranın ve şöhretin köpeği olmuşlar… Yaptıkları işi satanlar, yaptıkları işi her defasında kendileri için yapanlar, bütün bunlar birer sahtekârdan fazlası olabilir mi?

Yıllardır pop’un boş oluşundan, rap’in bir duruş ve davaya sahip olmasına rağmen boş pop piyasasının altında ezilmesinden bahsedilip durulur. Acaba bu rap dediğimiz şey gerçekten bir duruş ve davaya mı sahip? Bu işi icra edenler -yöntemimize dönersek- işi gerçekten ne için icra etmekteler ve neyi amaçlıyorlar, yaptıkları iş neye sebep oluyor? Kendi bahsime, üretilen neredeyse   rap   parçalarının  tamamının  pop  şarkılarından  bir farkının olmadığını düşünüyorum. Estetik kaygının ön planda olduğu; işi yapanın, yapılan işten önemli hale geldiği; paraya, dinlenme sayısına, şöhret basamağının yüksekliğine yönelik, araştırmadan, bilinç ve bilgiden, hissiyattan, derinlik, yorum, özgünlük, kavrayış, bütünlük ve bağ kurmaktan uzak, halkın gerçek dertlerinden bambaşka yaraları tıpkı bir mızmız ve laf anlamaz çocuğun, bir oyuncağı arsızca istemesi gibi işaret edip duran, post modern, şizofrenik, aşağılık, egoist zırvalıkların çoğunlukla yer aldığı üretimlerin yapıldığı rap camiasının pop kültüründen ne farkı var? Testiyi kıran da bir, suyu getiren de. Bunlar kırmızı BMW’lere binen Marksistler’den başkası değil! Bunlar en çok kazanan on şirketten yedisinin banka olduğu bir ülkede yönetimi elinde bulunduran ve faiz haramdır deyip duranlardan başkası değil! Bunlar özgürlük, eşitlik ve adalet deyip camilerin minarelerine kendi partilerinin sembollerini yerleştirenlerden başkası değil! Bunlar barış getireceğiz deyip gittikleri her toprağı kanla sulayanlardan başkası değil! Bunlar birbirinin karşısında yer alan ve birbirine saldırıp duran iki kardeşten başkası değil! Ha pop, ha rap! Ha emperyalist, ha Marksist. Ha o X, ha bu X.

K.

bmw-m3-with-competition-package-and-ferrari-red-paint-10.jpg