Albüm Adı: Adını Arayan Çocuk Albüm Yılı: 2026 Vokal: Mine’l & Özgür BAĞLIYALNIZ Söz Yazarı: Özgür BAĞLIYALNIZ Altyapı: Âdem İZ Miksaj & Mastering: Özgür BAĞLIYALNIZ & Âdem İZ
ŞARKI LİSTESİ: 01- Adını Arayan Çocuk 02- Meyve Suyu Çeşmesi 03- Yatağın Altındaki Canavar 04- Teneke Kalpli Arkadaşım 05- Ormanın En Güçlüsü 06- Gürlevik ve Sekinet 07- Serçe 08- Hoca'nın Heybesi 09- Tek Bir Nota 10- Kız Kulesi 11- İyilik Ağacı 12- Kalbimdeki Kavanoz 13- Her Şeyin Bir Eşi Var 14- Dumanın Türküsü 15- Doğru Söyleyen Ses 16- Çocuğu Arayan Ad 17- Ödev
1- ADINI ARAYAN ÇOCUK
[1. BENT] Bizim obanın adı "Gök-çadır"dı Aktığı pınarın adı "Ak-pınar"dı Heybetle duran dağın adı "Karlı-dağ"dı Herkesin, her yerin bir adı vardı
Atların bile bir adı vardı: "Rüzgâr-kesen", "Yalın-kılıç" İtlerin bile bir adı vardı: "Bulut", "Karabaş", "Çatalburun" Söylenen her isim, bir hikâyeyi de anlatırdı sahibinden Herkes adıyla çağrılır, adıyla can bulur, tanınırdı cisminden
Amma velâkin bir çocuk vardı, şu otağların arasında gezen Kim adını sorsa ona, boynunu büküp de mahcup, yüzünü gizleyen Ona "Çocuk" derlerdi sadece, kupkuru bir seslenişten ibaret Sanki hiç yokmuş gibiydi âlemde, bunu kendine edinmişti dert
Bakardı hüzünle kendine eğilip de suyun yansımasında Ne bir "aslan"dı o kükreyen, ne de süzülen bir "kartal"dı aslında Yazısız, bomboş bir levhaydı, geziyordu isimsiz ve yabancı İşte bu, onun yüreğindeki en büyük, en derin sancısıydı
[NAKARAT] Her şeyin bir adı var, dağın, kuşun, pınarın Toprağa düşen yağmur tanesinin, rüzgârın Benim neden bir adım yok, bir hikâyem, bir sesim? Sanki bu koca dünyada, ben kimsesiz miyim?
Her şeyin bir adı var, dağın, kuşun, pınarın Toprağa düşen yağmur tanesinin, rüzgârın Benim neden bir adım yok, bir hikâyem, bir sesim? Sanki bu koca dünyada, ben kimsesiz miyim?
[2. BENT] Bir akşam vakti, oba beyinin en yaşlı ninesi Ateşin başında anlatırdı toplananlara o kadim hikâyeyi: "Allah," derdi, "ilk insana, bahşetmiş bir sırrı "Öğretmiş ona tek tek bütün isimleri, bütün kâinatı
"Bir çiçeği adıyla çağırmak, gökte parlayan bir yıldızı tanımak "İnsanoğlu işte böylece şu yeryüzünün halifesi olmuş, bak "İsim vermek, anlamaktır," derdi. "İsim koymak, sevmek "Bu kudret, insana verilmiş en kutsal, belki en büyük nimet"
Çocuk can kulağıyla dinledi bu masalı, kalbi daha da burkuldu "İsim bilen insanoğlu, nasıl isimsiz ve mahzun olurdu?" Her şeyi isimlendirme gücü verilmişken o mübarek soyuna, Kendisi silik bir gölge gibiydi, bir türlü sığamıyordu bu oyuna
Ve o gece, yıldızların altında, gökteki Ay’ın ışığı şahidi, Sessizce bir yemin etti içinden, bu gayri onun imtihanıydı: Çıkıp güneş doğmadan o sabah yola, kendi adını kendi bulacaktı Kendi hikâyesini yazacak, o boş levhayı dolduracaktı
[NAKARAT] Her şeyin bir adı var, dağın, kuşun, pınarın Toprağa düşen yağmur tanesinin, rüzgârın Benim neden bir adım yok, bir hikâyem, bir sesim? Sanki bu koca dünyada, ben kimsesiz miyim?
Her şeyin bir adı var, dağın, kuşun, pınarın Toprağa düşen yağmur tanesinin, rüzgârın Benim neden bir adım yok, bir hikâyem, bir sesim? Sanki bu koca dünyada, ben kimsesiz miyim?
[KAPANIŞ] Kendi kendine fısıldadı, ama sesi dağları aştı: “Madem isim, yapılanla kazanılır! “Madem insan, yazdığı hikâyeyle anılır! “O zaman bu boş levha dolacak! “Bu isimsiz çocuk, kendi adını kendi bulacak!”
Artık o, kenarda duran, unutulmuş çocuk değildi. O... adını arayan çocuktu.
2- MEYVE SUYU ÇEŞMESİ
[1. BENT] Evvel zaman içinde, kalbur saman içinde Develer tellal iken, pireler berber iken Ben ninemin beşiğini tıngır mıngır sallar iken Bir çocuk düşmüş yola, adını arar iken
Az gitmiş, uz gitmiş, dere tepe düz gitmiş Üç ay bir yaz gitmiş, dili damağına yapışmış Üç ay da bir güz gitmiş, eli ayağına karışmış Hırs yapmış, göz dikmiş, söz vermiş, alışmış
Tam "yoruldum" dediği, bir ağacın dibinde Bir koku gelmiş burnuna, vanilyalı kek gibi Varmış ki ne görsün, bir bahçe, ama ne bahçe! Ağaçları pufuduk şeker, toprağı bile bir başka
Taşları da çikolata, ırmak akar limonata Vişne, çilek, portakal, hepsi burada bir arada Bu bahçenin üstelik kapısı yok, duvarı da Bir çeşme akıyor billur bir kayadan tam ortada
[2. BENT] Çeşmeden akan şey su değildi, meyve suyu Çocuk bunca yolun yorgunluğuyla eğildi, içti onu Geçti bütün harareti, bitti birden yorgunluğu “Madem adı yok,” dedi, “sahibi de yoktur bunun”
“Doldurayım bir şişe, yarını da düşüneyim bugünden” Matarasına doldurdu önce, aklında bir düşünce: “Bir yudum bana, bir yudum yarına” diye mırıldandı “Bir şişe çantama, bir bidon da anama” diye keyiflendi
“Niye daha fazlası olmasın ki?” İçindeki bencillop, Bulduğu tüm şişeleri ağzına kadar doldurdu Akıyordu şarıl şarıl, içiyordu lıkır lıkır Kalmamıştı akıl fikir, dolduruyordu harıl harıl
Yetmedi fakat, daha fazlasını istedi Kap kacak ne varsa çeşmenin altına getirdi Sonra gözüne, bahçenin köşesindeki Eski havuzu kestirdi, çekti hortumu, kökledi
Ta ki havuz dolana dek, çocuk iyice keyiflendi Ta ki başını kaldırıp da görene dek o bahçeyi O yemyeşil bahçe, sararıp soldu bir anda Ağaçların yaprakları, çiçeklerin boyunları o anda
Bükülmüş, o güzelim bahçe sanki ölmüştü Çeşmenin canı, o bahçenin ruhuydu Çocuk, doldurmak için havuzu, kurutmuştu o ruhu Ağlayarak koştu, “Affet beni, ne olursun!”
Bidonları, şişeleri telaşla devirdi bir bir Her damlayı döktü kuru toprağa, biriktirdiği Saatlerce taşıdı suyu o kupkuru köklere Güneş batarken, bahçe yavaştan geldi kendine
Çeşmeden yeniden bir damla düştü eline Demek affetmişti onu, ders vermişti kalbine Anladı ki en büyük hazine, kanaatmiş meğer İhtiyaçtan fazlası kalbi kurutacaksa eğer
[KAPANIŞ] Gökten üç elma düşmedi belki o gece Ama çocuğun kalbine düştü üç hece: E-MA-NET Bu da ona, bu masaldan en büyük hediye
3- YATAĞIN ALTINDAKİ CANAVAR
[AÇILIŞ] Handa bir oda, oda gıcırdak Gölgeler duvarda, oynar fırıldak Rüzgâr dışarıda, bir masal fısıldar Yatağın altında, kim bilir ne var?
[1. BENT] Yol yorgunu bizim çocuk, bir handa geceledi Oda eskice, yatak gıcırtıcan, tam gözleri Usulca kapanmıştı ki, bir sesle irkildi Yatağın tam altından bir tıkırtı geldi
Önce "faredir" dedi, yorganı başına çekti Ama sonra bir hışırtı, sanki birisi nefeslendi Bir gölge kaydı duvarda, eciş göçüş, bir acayip Kalbindeki o korkumbaç şimdi yine geri geldi
Aklına o solan bahçenin pişmanlığı geldi Bir anlık bencilliğin nelere mal olduğunu gördü "Belki," dedi, "bu canavar da göründüğü gibi değildir" "Belki de bu hışırgam, bir yardım çığlığıdır"
Yorganı yavaşça açtı, kalbi pek pıtır pıtır Cesaretini topladı, bu onun ikinci sınavı Usulca yataktan kalktı, parmaklarının ucunda Ve yatağın altına doğru, eğildi o loş odada
[NAKARAT] Yatağın altındaki canavar, anlat bana derdini Neden böyle saklanırsın, nedir senin kederin Yoksa sen de mi yalnızsın bu han odasında Bir sır mı saklıyorsun o tozlu karanlığında
Yatağın altındaki canavar, anlat bana derdini Neden böyle saklanırsın, nedir senin kederin Yoksa sen de mi yalnızsın bu han odasında Bir sır mı saklıyorsun o tozlu karanlığında
[2. BENT] Elindeki mumu uzattı o karanlık boşluğa Ve gördüğü şey karşısında, donakaldı âdeta Vardı ne sivri dişler ne de kanlı pençeler Kayıp düğmeden gözler, sökük yünden saçlar
Yalnızlıktan ve tozdan, paytakoz bir yaratık Karanlıktan korkan, bir o kadar da titrek Çocuk gülümsedi, o an bütün korkusu gitti Yanındaki elmayı yavaşça ona uzattı
Canavar yaklaştı, o kırmızı elmayı kokladı Ve minicik gözleriyle, çocuğa minnetle baktı “Kimsin sen?” dedi çocuk, “Ne ararsın burada?” “Siz insanlar atarsınız,” dedi, “sevmediğiniz ne varsa
“Kırık oyuncağı, çorabın tekini, kopmuş düğmeyi “Beni de görürseniz atarsınız sandım, neyleyim?” Çocuk bir kahkaha attı, şipşak bir kahkaha “Sen,” dedi, “tatlı bir karmakarışıksın, baksana
“Ne pençen varmış senin, ne de korkunç bir dişin “Tek derdin sevgiymiş, buymuş bütün işin “Canavar sen değilmişsin, kalbimdeki korkuymuş “Meğer en karanlık oda, kurduğum kuruntuymuş”
“Ne pençen varmış senin, ne de korkunç bir dişin “Tek derdin sevgiymiş, buymuş bütün işin “Canavar sen değilmişsin, kalbimdeki korkuymuş “Meğer en karanlık oda, kurduğum kuruntuymuş”
[NAKARAT] Yatağın altındaki canavar, anlat bana derdini Neden böyle saklanırsın, nedir senin kederin Yoksa sen de mi yalnızsın bu han odasında Bir sır mı saklıyorsun o tozlu karanlığında
Yatağın altındaki canavar, anlat bana derdini Neden böyle saklanırsın, nedir senin kederin Yoksa sen de mi yalnızsın bu han odasında Bir sır mı saklıyorsun o tozlu karanlığında
4- TENEKE KALPLİ ARKADAŞIM
[AÇILIŞ] Yollar uzun, rüzgâr yoldaş Çocuk arar bir ad, olmak için adaş Ama gökyüzü bir anda suratını astı Sanki yaramaz bir dev, bütün bulutları karıştırdı
[1. BENT] Yün yumağı bulutlar, göğü griye boyadı Bir şimşek çaktı, sanki biri homurdandı Yağmur bir başladı, sanki gök delinmişti Bizim çocuk sığınacak bir dam arayıverdi
İşte tam o anda, yolun kenarında gördü onu Çatısı çökmüş, unutulmuş, eski bir mucit damı Kapı gıcırdaktı, içeriye daldı can havliyle İçeride her yer bezeliydi örümcek ağıyla
Gıbırdak aletler, paslı çarklar falan filân Derken tam ortada, koltukta tenekeden bir adam Gövdesi eski bir soba, kafası da bir güğümdü Soğuktan çocuk, "Ateş yakar mıyım?" diye düşündü
Teneke adamın göğsünde, kırmızı bir düğme Uzattı parmağını, "Belki sobayı yakar," diye Dokunduğu anda bir anda bütün atölye "Vııızzz!" diye uğuldadı, teneke adam parladı
Ayağa kalktı, pataküte, bütün odayı titretti Çocuğa doğru baktı, metalik bir sesle inledi “Merhaba, ben T-8000, emrinize amadeyim” Çocuk şaşkın, aklına ilk gelen şeyi söyledi:
“Çatı akıyor bak, tamir eder misin orayı?” Robot “Hay hay!” dedi, tavana bir roket gibi fırladı On dakkada halletti, bir damla bile su kalmadı Çocuğun gözleri parladı, dostunu bulmuştu gayrı
[NAKARAT] Teneke kalpli arkadaşım, ne istersen yapıyor Hiç yorulmuyor, uyumuyor, her işimi görüyor Onunla bu yolculuk, çok kolay olacak Adımı bulduğumda, en büyük pay onun olacak
[2. BENT] Fırtına dinince, yeni bir istekte bulundu çocuk “Bana,” dedi, “bir araba yap, kolay olsun bu yolculuk” Robot bir saatte yaptı, dört tekerli bir şaheser Hem hız canavarıydı bu hem giderdi dört çeker
Ama bir gariplik vardı, damın yanındaki kuyu Kurumuş, bütün köyün gidivermişti suyu Köy uzaktı, çocuk isteklerine bir yenisini Ekliyordu her geçen gün, sonra birden fark etti ki
Atölyenin arkasında bir çöp dağı vardı Eski vidalar, bükülmüş tenekeler, boş yağ kutuları Robot, yapmak için yeni bir şey, fırlatıyordu eskiyi Çocuk’un aklına o bahçe geldi, hatırladı emaneti
Çocuk durdu, anladı, o doymak bilmeyen hırs Tenekeden bir kalpteydi, ondaydı bu kez Onun yanına gitti Çocuk, sesi üzgün ve sakindi "Dostum," dedi, "her şeyin bir bedeli var, bil isterim"
"Bak," dedi, "bu fırıldak, köyümüzün canını yiyor" "O çöp-dağı, bu güzel dünyayı kirletiyor" "Güçlü olmak, her şeyi yapmak değildir her zaman" "Her şey emanet, bu ağaçlar, hatta bu el, ayak"
Robotun gözlerindeki parlak ışık titredi Sanki teneke kalbine bir güncelleme geldi Yürüdü köyün ortasındaki o kurumuş kuyuya Köylüler ona bakıyordu, onun o paytak vücuduna
Gövdesindeki soba kapağını açtı sonra teneke adam İçinde bir çekirdek vardı, alev alev yanan “Benim kalbim,” dedi, “artık sade beni çalıştırmasın “Kalbim, bu köyün damarlarına can taşısın”
Ve o kor alevi kuyunun karanlığına fırlattı O an kuyudan sular değil, mavi bir ışık fışkırdı Köydeki bütün lambalar yandı, fırıldaklar döndü O teneke bedenin gözlerindeki ışık söndü
[KAPANIŞ] Şimdi bir anıt gibi duruyor kuyunun başında Ve her gün fısıldıyor bütün dünyaya Kalp, kalp değildir sade kendisi için atıyorsa Marifet bütün bir köye ışık olmakta
5- ORMANIN EN GÜÇLÜSÜ
[AÇILIŞ] Orman içinde orman, orman içinde bir sır Her ağacın gölgesinde bir fısıltı saklıdır Kimse konuşmaz ama herkes bilir yerini Sessizce tartar herkes birbirinin gücünü
[1. BENT] Aslan gezerdi ormanda, göğsünü gere gere Ara sıra bir kükrerdi, yer gök inlesin diye Bu bir yarış değildi, sade ilan ediyordu "Bu ormanın kralı benim," demenin bir yoluydu bu
Ayı ise sevmezdi böyle boş gürültüyü Bir vuruşta devirirdi pençesiyle bir kütüğü Kartal yüksekten uçar, küçümserdi herkesi “Benim gördüğümü kim görür, kim bilebilir gökleri?”
Ulurdu kurt geceleri, korku salardı her yere “Bu vadiler benimdir, önümden çekilin” Geyik salınırdı ormanda, o heybetli tacıyla “Bu asalet kimde var, gücüm görkemli duruşumda”
Derken bir gece homurtu, koptu bir gümbedek Sabah bir de baktılar ki, yuvaya giden tek geçit Kapanmıştı dev bir kayanın ardında, hava buz gibi Bütün orman kalakaldı kışın soğuk ayazında
[NAKARAT] Söyle orman, söyle bana, en büyük güç nedir En gürültülü olan mı, en çok görünen midir Yoksa en büyük marifet, saklı bir bilgelik mi Gözle görülmeyen, sabırla örülen bir sihir mi
Söyle orman, söyle bana, en büyük güç nedir En gürültülü olan mı, en çok görünen midir Yoksa en büyük marifet, saklı bir bilgelik mi Gözle görülmeyen, sabırla örülen bir sihir mi
[2. BENT] Aslan geldi ilk önce, o mağrur edasıyla Bir kükredi ki, yapraklar döküldü ağaçlardan Ama kaya duymadı bile, hiç oralı olmadı Aslanın o meşhur sesi, hiçbir işe yaramadı
Ayı geldi sonra, "Çekil!" dedi, "Bu pençe işidir!" Sıvadı kollarını, o dev kayaya bir girişti İtti, kaktı, homurdandı, tırnakları söküldü, Ama kaya bir milim bile oynamadı yerinden
Kurt geldi, kayanın etrafında dolandı Ama bir taktik bulamadı, aklı bacaklarına dolandı Geyik geldi sonra, boynuzladı o kayayı Tacının ucu kırıldı, morali bozuldu, ağladı
Yılan geldi, süzüldü, aradığı bir çatlaktı Bulamayınca el mahkûm, tıslayarak kayboldu Kartal ise sadece tepeden izleyebildi Kayaya fırlattığı taşlar bana mısın demedi
Böyle böyle aylar geçti, bizim çocuk uzaklara baktı, Devlerin kavgasından sıkılmış, başka bir telaşa dalmıştı Kayanın kenarından geçen, minicik bir yol vardı Milyonlarca karınca, sırtlarında bir şey taşıyordu
Ne şikâyetleri vardı ne de gürültüleri Sade pıtır pıtır çalışıyordu, o minik yürekleri Devirmeye filân çalışmıyorlardı o kayayı Onlar, kayanın altındaki toprağı taşıyordu yuvaya
Aylardır, kimse görmeden, o devin altını oymuşlar Sabırla, inançla, kendi yollarını kurmuşlar Ve tam o anda son bir kum tanesi çekilince dipten Dev kaya çatırtıyla oynadı, sarsıldı temelinden
[KAPANIŞ] Gürültüyle yuvarlandı, yol açıldı bir anda Donakaldı ayı, yılan, aslan da, kartal da Ne aslanın sesi, ne de ayının dişi Çözemedi bu işi, yapamadı hiçbir şey
Koca pençe, sivri dişler; boşunaymış bu işler Marifet imandaymış, oradan gelirmiş güçler Kimse görmezken bile doğru olanı yapan karınca Bir kayayı yuvarlarmış bir kumu taşıyınca
6- GÜRLEVİK İLE SEKİNET
[AÇILIŞ] Dağdan doğmuş iki kardeş, biri huysuz, biri yoldaş Biri gürler, çağlar imiş, biri sessiz bir sırdaş Biri “Ben!” der yıkarmış, öbürü “Biz” der, can verir Bizim çocuk da izlermiş, acep sonu neye varır
[1. BENT] Dağın bir yamacından Gürlevik doğardı Adı gibi gürler, köpürür, alırdı önüne çıkanları Sürüklerdi kayaları, derdi “Bunlar çakıl taşı! “Benim gücüm karşısında herkesin eğilir başı”
Geniş ve sığ yatağında her şeyi aşındırırdı Geçtiği yerde ne çiçeği ne otu barındırırdı Hemen yanında bir nehir daha, ismi Sekinet idi Daracık yatağında şıngır mıngır akar idi
Taşların etrafından dolaşır, onlara selam verir Kökleri besler, yosunlara ninni söyler idi Gürlevik ona gülerdi, “Şu cılızcağa bakın hele “Ben koşarken denize, o varamadı yarısına bile”
[NAKARAT] Söyle bana dünya, asıl marifet ne Her yeri inletmek midir gürültüyle Yoksa sessiz can katmak mı her zerreye Asıl güç kimde, Gürlevik ve Sekinet
Söyle bana dünya, asıl marifet ne Her yeri inletmek midir gürültüyle Yoksa sessiz can katmak mı her zerreye Asıl güç kimde, Gürlevik ve Sekinet
[2. BENT] Derken bir yaz geldi, güneş demir tokmak oldu Vurdu dağlara, taşlara, bütün pınarlar kurudu Çatladı toprak, sanki karmacurma bir harita Hayvanlar su arıyordu her vadide, her pınarda
Geniş ve sığ olan Gürlevik, ilk önce o pes etti Önce cılız bir dereye, sonra çamurlu bir yola döndü Ama inadından vazgeçmedi o son nefeste Sekinet’e “Ben kurusam bile,” dedi, “sen öleceksin benden önce”
Sonra gürleyen sesi, cırtlak bir fısıltı oldu, bitti Geride yıktığı ağaçlar, oynattığı kayalar kaldı Giderken bırakmıştı bir çamur yığını, Sekinet’in önüne Bunu gören çocuk, karıncadan aldığı dersle
Minicik ellerini kullanıp başladı o yığını temizlemeye Nefes verdi yeniden elleriyle o cılız dereye Sekinet şimdi o yoldan hayata döndü sonunda Azalmıştı ama özündeki o serin canı korurdu
Bütün orman ahalisi, kuşlar, börtü böcekler Onun başına toplanıp birer yudum su içtiler Koca nehir Gürlevik, kaldı bir deri bir kemik O cılız dere Sekinet, oldu herkese ziyafet
[KAPANIŞ] Biri bağırır hopur hopur, yatağı kalır kupkuru Öbürü akar şıpır şıpır, orman ondan içip durur Bana sorma niçin budur, marifetmiş akıl fikir Bana sorarsan yapma kibir, bu can senden kaçıp gider
7- SERÇE
[AÇILIŞ] Yaprak düşer hışır hışır, sonbahar gelmiş Bütün orman ahalisini bir telaş almış Kış kapıda, kar pusuda, herkes habire biriktirir Bakalım bu telaşta, kimler neyi bitirir
[1. BENT] Sincaplar fır fır döner, meşe palamudu taşır “Kış uzun, yiyecek lazım” diye daldan dala koşar Ayı derenin başında, balık avlar şapır şupur “Depoyu doldurmazsam,” der, "karnım guruldar durur”
Arılar vızıldar, son poleni toplar peteğine Herkes biriktirme derdinde, kendi heybesine Bizim çocuk izler durur, bu telaşı, bu koşturmayı “Ne büyük bir kaygımık,” der, “bu yılın en soğuk ayı”
Ama sonra fark eder, kuru bir dalın üstünde Bir serçe sürüsü, neşe içinde, kendi türküsünde Ne bir kilerleri vardır, ne de bir deposu Sade “cik cik cik” derler, buymuş bütün heybesi
Çocuk seslenir en yaşlı, en bilge görünenine “Hey serçe kardeş!” der, “Neden katılmazsın bu şölene?” “Herkes biriktirir, sen ise oynarsın daldan dala,” “Kış gelince ne yiyeceksin, aç kalmayasın sonra?”
[NAKARAT] Cik cik cik, tasalanma, ey iyi kalpli çocuk Bizim kilerimiz gökyüzü ne bir eksik ne de buçuk Bizim görevimiz biriktirmek değil, uçmak Kanadı veren, rızkı da verir elbet
Cik cik cik, tasalanma, ey iyi kalpli çocuk Bizim kilerimiz gökyüzü ne bir eksik ne de buçuk Bizim görevimiz biriktirmek değil, uçmak Kanadı veren, rızkı da verir elbet
[2. BENT] Serçe devam eder: “Sincabın görevi toplamaktır, toplar “Ayının avlanmaktır, avlar; arının bal yapmaktır, yapar “Bizim görevimiz de budur: En güzel şarkıyı söylemek “Herkes görevini yaparsa, bu ormanda kimse aç kalmaz elbet"
Kış gelir, lapa lapa kar yağar, her yer bembeyaz olur, Çocuk endişeyle bakar serçelere, “Şimdi ne olacak sonu?” O an bir pencereden bir avuç kırıntı dökülür yere Rüzgâr eser, kar savrulur, alıç dalı çıkar yeryüzüne
Serçeler o gün de doyar, neşeyle şakırlar yine Bizim çocuk da bir ders daha ekler heybesine Arı yapar vız vız, sincap koşar fıs fıs Serçe söyler cik cik, “Karnım tok, keyfim çok”
[NAKARAT] Cik cik cik, tasalanma, ey iyi kalpli çocuk Bizim kilerimiz gökyüzü, ne bir eksik ne de buçuk Bizim görevimiz biriktirmek değil, uçmak Kanadı veren, rızkı da verir elbet
Cik cik cik, tasalanma, ey iyi kalpli çocuk Bizim kilerimiz gökyüzü, ne bir eksik ne de buçuk Bizim görevimiz biriktirmek değil, uçmak Kanadı veren, rızkı da verir elbet
8- HOCA’NIN HEYBESİ
[AÇILIŞ] Pazar yeri karmacurma, tellallar bağırır Kimi bal satar kimi kalaylar tencere, bakır Bu seslerin içinde bizim çocuk gezerken Bir ders aldı ki kıymetlidir altından, inciden
[1. BENT] Pazarın en zengini, kürk mantolu bir tüccar Parmağında yüzükler, cebinde altınlar şıkırdar Burnu Kaf Dağı'nda gezer, kimseyi de beğenmez Sadaka dağıtır ama döverdi sanki bunu yaparken
Hoca'nın üstü başı eski, eşeği biraz yamulmuş Sırtındaki o heybesi, yamalarla yorulmuş Tüccar onu görüp, bir oyun oynamış kalabalığa Hoca’yı gösterip, büzük dudaklarıyla herkese
“Ey ahali,” demiş, “Bakın şu garip Hoca’ya “Heybesi bomboş gezer, bir faydası yok dünyaya “Gel Hoca’m, gel”, diye seslendi, elinde bir altın “Atayım da dolsun heyben, biraz ağırlaşsın sırtın”
Hoca eşeğinden indi, gülümsemesi pek bir bilge Dedi, “Gel bakalım, bilmişik tüccar, gel şöyle” Açtı o eski heybesini, konuştu canına yandığımın “Benim hazinem sığmaz,” dedi, “senin o daracık sandığına”
Elini daldırdı, çıkardı pürüzsüz bir nehir taşı, “Bu,” dedi, “bir dostun omzunu sıvazlamanın huzuru” Sonra çıkardı kuru bir yaprak, söyledi işin aslını, "Bu," dedi, "yaz günü, bir ağacın gölgesinin serinliği"
Hoca bir kuş tüyü çıkardı, bembeyazdı tamamı “Bu,” dedi, “bir yetimin başını okşamanın sevabı” Elini daldırdı bir daha, çıkardı bir buğday tanesi “Bu,” dedi, “alın teri, o bir lokma ekmeğin lezzeti”
Tüccar sandı, marifet şıkır şıkır parada, Hoca bildi, asıl hazine pırıl pırıl vicdanda Sen sen ol, heybeni altınla değil, iyilikle doldur Unutma ki en büyük zenginlik, en hafif olanıdır
[NAKARAT] Heybe heybe üstüne, hangisi dolu, hangisi boş? Biri albeniçakıl'la, biri hikmetle sarhoş Söyle bana çocuk, asıl zenginlik neymiş? Gözü doyuran mı, yoksa gönlü doyuran mıymış?
Heybe heybe üstüne, hangisi dolu, hangisi boş? Biri albeniçakıl'la, biri hikmetle sarhoş Söyle bana çocuk, asıl zenginlik neymiş? Gözü doyuran mı, yoksa gönlü doyuran mıymış?
9- TEK BİR NOTA
[AÇILIŞ] Bir dede varmış bilge mi bilge Nefesi bir neyde, sesi de ezgide Gitmiş dere tepe bizimki de Varmış bir köye, o neyzene
[1. BENT] Ne bir kuş sesiydi o, ne de bir insan nefesi Sanki kurumuş bir kamışın, içli, ağlayan sesi Uzun, ince, yanık bir ses, hem hüzünlü hem de sıcak Bizim çocuk takip etti sesi, kalbi onunla zapturapt
Vardı ki ne görsün, yaşlı bir dede, bir dükkânın içinde Elinde yedi delikli, sarı bir kamış, kendi hâlinde Dedim, “Usta, bu ney?”, dedi, “Evlât, bu ney “Sanma sıradan bir şey, anlatır sana çok şey
“İster ne su ne çay, dokuz boğumlu bir bey “İçi boştur, derdi çok, vay ki hem ne vay! “Koparmışlar yurdundan, o sazlık denen köy “Ağlar durur o yüzden, özlenir tabii soy”
Çocuk o kadar sevdi ki o sesi, o tatlı iniltiyi Unuttu adını, unuttu yolunu, unuttu bütün sıkıntıyı "Ne olur usta," dedi, "bana da öğret, bu sihirli kamıştan "Ben de üfleyeyim, sesim kâinata karışsın"
Usta gülümsedi, o bilge hâliyle, “Evlât,” dedi, “bu iş sabır işidir, olmaz aceleyle “Tek bir şey yapman gerek, eğer varsan bu işe “Bir ay boyunca ‘sol’ notasını üfleyeceksin sadece”
[NAKARAT] Tek bir nota, tek bir nota, neye yarar ki bu? Bütün şarkılar beklerken, bu nasıl bir yolculuk? Sıkıldım ben bu işten, çok saçma beklemek Keşke öğrensem hemen, olsa bir sihirli değnek
Tek bir nota, tek bir nota, neye yarar ki bu? Bütün şarkılar beklerken, bu nasıl bir yolculuk? Sıkıldım ben bu işten, çok saçma beklemek Keşke öğrensem hemen, olsa bir sihirli değnek
[2. BENT] İlk hafta geçti, çocuk sıkıntıdan patladı İkinci hafta geçti, neyi döşeğe fırlattı Ama ustanın o sakin yüzü aklına gelince Gidip aldı neyi oradan, devam etti ince ince
Yirminci günde, bir şey parladı zihninde O “sol” notası, artık bir esir değildi elinde O tek notayı artık fısıldayabiliyordu İsterse bir fırtına gibi gürletebiliyordu
O notayla ağlıyor, o notayla gülüyordu O tek bir notada, bütün bir dünya duruyordu Bir ay dolunca, ustası "Çal," dedi, "bildiğin türküyü" Çocuk bir üfledi ki, doldu dükkâna bir büyü
Meğer o bir ay boyunca, sadece bir notayı değil; Nefsini, bedenini, kalbini terbiye etmiş bizim çocuk Marifet bin notayı yamageç çalmak değilmiş demek En güzel bina, kurulmazmış olmadan temel
Hızlı giden atın, neyi cırtlak olurmuş Sabreden dervişin, nefesi berrak olurmuş Demek ki marifet hızda değil, sabırdaymış En güzel şarkı, en yavaş pişen aştaymış
[NAKARAT] Tek bir nota, tek bir nota, neye yarar ki bu? Bütün şarkılar beklerken, bu nasıl bir yolculuk? Sıkıldım ben bu işten, çok saçma beklemek Keşke öğrensem hemen, olsa bir sihirli değnek
10- KIZ KULESİ
[AÇILIŞ] Şehirlerin anasında bir inci tanesi Denizin tam ortasında bir masal hanesi Adı Kız Kulesi’ymiş, sırlarla doluymuş İçinde bir prenses, yapayalnız uyurmuş
[1. BENT] Bizim çocuk varmış Üsküdar’da bir kıyıya Dalmış gitmiş hele denizin hayhuyuna Yaşlı bir balıkçı anlatıyormuş diğerine O kuledeki prensesin hüzünlü hikâyesini
“Kral hapsetmiş kızını o sihirli kuleye “Ejderhalar beklermiş kimse gelmesin diye “Bekler dururmuş prenses beyaz atlı bir prensi “Gelsin de kurtarsın onu, buymuş tek hevesi”
Herkes ah çekip inanmış bu acıklı masala Fakat bizim Çocuk’un yatmamış hiç aklına Atlamış bir sandala, kürekleri çekmiş hep Demiş, “Gidip göreceğim, neyin nesi bu gerçek”
Dalgalar fısıldamış, “Gitme, o kule yaslıdır!” Martılar çığlık atmış, “O prenses pek hastadır!” Lodos uğuldamış, “O duvarlar sağırdır!” Bütün şehir göz yummuş, “Bu hikâye pek ağırdır!”
[NAKARAT] Kız Kulesi, Kız Kulesi, anlat bana sırrını, İçinde bir prenses mi var, bekler yarını? Yoksa bir masal mı bu, dilden dile gezen? Gerçeği bulmak için yollara düştüm ben!
Kız Kulesi, Kız Kulesi, anlat bana sırrını, İçinde bir prenses mi var, bekler yarını? Yoksa bir masal mı bu, dilden dile gezen? Gerçeği bulmak için yollara düştüm ben!
[2. BENT] Varmış kulenin kapısına, ne bir kilit ne bekçi Sade denizin sesiymiş o kulenin gerçek zikri Yukarı çıkmış usulca, ne bir ağlama sesi, ne ah û vah Buram buram gül kokusu, bir de huzurlu bir sabah
Ve görmüş prensesi, ne yüzünde yas, ne başında taç Elinde bir iğne oyası, yüzünde nurdan bir aydınlık var Pencereden bakıyordu şehre, o karmacurma kalabalığa Ve dudaklarından dökülüyordu sessiz bir dua, Allah’a
Kız şaşırmış çocuğu görünce, tebessüm etmiş hâliyle "Hoş geldin," demiş, "bu kulenin sırrına sen de erdin mi? "Babam beni yılandan değil, şehrin ejderhalarından korur "O ejderha ki, adı fitnedir, hırstır, insanı yer bitirir
"Ben burada mahpus değilim, bu güzel şehrin bekçisiyim "Bu iğne oyası sabrımdır, bu dua da kalkanımdır benim "Kurtarılmayı değil, bu şehrin ruhu kurtulsun diye beklerim "Her duam, o görünmez ejderhalara karşı bir zaferdir"
Bizim meraklı Çocuk sormuş: "Neden durdurmazsın bu oyunu?" Kız, gözlerini ayırmadan, anlatmış ona yolun sonunu "Kardeş kardeşe kılıç çekince, o kılıç zehir olur, bilesin "Haklıyı haksızı ayıramaz, en sonunda kendini kesersin
"Hem Peygamber sözüdür bu, bilmiyor musun “’Fitne vaktinde kılıcını kır, evine dön’ buyurur “Benim evim bu kuledir, kılıcım da bu oya “Her rengim bir sabırdır, her ilmeğim bir dua”
[NAKARAT] Kız Kulesi, Kız Kulesi, anlat bana sırrını, İçinde bir prenses mi var, bekler yarınını? Yoksa bir masal mı bu, dilden dile gezen? Gerçeği bulmak için, yollara düştüm ben!
Kız Kulesi, Kız Kulesi, anlat bana sırrını, İçinde bir prenses mi var, bekler yarınını? Yoksa bir masal mı bu, dilden dile gezen? Gerçeği bulmak için, yollara düştüm ben!
[KAPANIŞ] Beyler çeksin kılıcı, etsin kavga gürültü Prenses batırsın iğneyi, bitsin bu sıkıntı En keskin kılıç dua, en sağlam zırh sabır Anlamayana ne diyelim, artık kendi bilir!
11- İYİLİK AĞACI
[AÇILIŞ] Bir tohum düşmüş toprağa, bir de söz düşmüş dudağa Biri filizlenir yavaşça, biri uçar diyardan diyara Bu masal o dudağa düşen sözün masalıdır Bakalım o küçük tohum bir ağaç olacak nasıl
[1. BENT] Bizim çocuk varmış bir kasabanın meydanına Herkes oyun oynuyormuş, dalmış kendi dünyasına Ama bir çocuk oturuyormuş, bir köşede tek başına Yeni gelmiş belli, yabancı, gözleri uzaklarda
Yüzünde bir merakhüzün, omuzları yamulmuş, Bizim çocuğun kalbine, o an bir yürekçimdik oturmuş Yanına gitmiş usulca, ne diyeceğini bilememiş Sonra çocuğun o eski heybesine gözü takılmış
"Heyben," demiş, "ne güzel, üstünde kuş resmi" Sade bu... Fazlası değil, samimiymiş sesi O an sihirli bir şey olmuş, çocuk hissetmiş Sözü dudağından dökülünce, bir iyitohum düşüvermiş
Yabancı çocuk mutlu, yüzünde bir gülümcük O küçük tohum, toprakta, bir anda filizlenmiş O yabancı çocuk, sevinçle kalkmış yerinden Pazardan dönen bir teyze görmüş, düşürmüş elinden
Portakalları... Teyze toplarken iki büklüm Çocuk koşmuş, "Buyur teyze, yükün benim yüküm" Teyze evde iki kurabiye fazla pişirmiş o gün "Bu da," demiş, "huysuz komşuma, tatlansın dili"
Huysuz komşu şaşırmış, "Bu da neyin nesi ki?" Bizim çocuk görmüş, filiz dallanmış, fidan olmuş Komşu o gün bahçesine kaçan topa kızmamış "Durun bakalım," demiş, "patlamış bu, bende yaması var"
Topu tamir etmiş, çocuklar sevinçten uçmuş O fidan çiçeklenmiş, pıtır pıtır tomurcuk açmış Çocuklar sevinçle, "Yeni bir oyun kuralım" demiş Kenarda oturan fırıncı çırağını da çağırmışlar
Çırak fırına dönünce ustasından izin almış Bütün bayat ekmekleri, hayvanlar için doğramış Çiçekler meyveye dönmüş, dallar yere eğilmiş Çocuklar o sevinçle, tüm kasabaya neşe saçmış
Küçük bir kız görmüş çırağı, bunu yaparken Koşmuş eve, çizmiş resim kedileri gülüp oynarken Resmi hediye etmiş, suratsız gezen dolmuş şoförüne Şoför şaşırmış, resmi asmış en güzel yerine
Şoför amca o gün, ilk kez korna çalmamış öfkeyle Neşeli bir melodi mırıldanmış herkese Onu duyan bir müzisyen, yeni bir şarkı bestelemiş Şarkı o kadar sevilmiş ki, kasabanın neşesi oluvermiş
Ve o küçücük fidan, çiçek açmış, meyve vermiş, bir ağaç olmuş Akşam olduğunda, bizim çocuk tepeden bakmış kasabaya, Sadece kendisinin gördüğü, pırıl pırıl, sihirli bir ağaç sarmış her yanı Dalları her eve uzanıyor, yaprakları huzur fısıldıyormuş Ve her şey, küçücük, samimi bir tohumla başlamış
[NAKARAT] At bir iyilik tohumu, hiç durma, bekleme Dallanır, budaklanır, döner büyük bir şölene En küçük bir gülümseme, sanma ki boşunadır O, yarın açacak en güzel çiçeğin tohumudur
At bir iyilik tohumu, hiç durma, bekleme Dallanır, budaklanır, döner büyük bir şölene En küçük bir gülümseme, sanma ki boşunadır O, yarın açacak en güzel çiçeğin tohumudur
12- KALBİMDEKİ KAVANOZ
[AÇILIŞ] Herkesin bir sırrı var, kalbinde saklar Bir de görünmez kavanoz, yaptıklarını sayar Bu masal o kavanozun, o sihirli kumbaranın İçine dolan ışıkların ve isli dumanların
[1. BENT] Bizim çocuk öğrendi ya, iyilik pek bir güzeldi Ama bir sorusu vardı, aklını hep çelerdi "Kimsenin görmediği bir şeyi yapınca ne olur? "O iyilik veya kötülük, havada kayıp mı olur?"
Yolda giderken gördü, bir karınca, pek yorgun Sırtındaki ekmek kırıntısı, kendisinden de olgun Eğildi, o kırıntıyı ikiye böldü çıtır çıtır Karıncanın işi kolaylaştı, kalbi oldu pıtır pıtır
Kimse görmedi bunu, ne bir alkış ne de bir aferin Ama çocuk hissetti, kalbinde sıcacık, tatlı bir yeri Sanki içine minicik bir ateş böceği Sanki içine bir gönülpırıltısı düşmüştü
Biraz sonra yola koyuldu, aklı başka diyarda O güzelim düşbulutuna dalmış, yürüyordu keyifle Fark etmedi önündeki, o minicik toprak yığınını Bir karınca yuvasıymış meğer, bozdu bütün düzenini
Kimse görmedi bunu, ne bir "dur!" diyen ne de kızan Ama çocuk hissetti, kalbini burkan, soğuk bir ayazı Sanki içine minicik bir is tanesi Sanki içine bir elemtohumu düşmüştü
[NAKARAT] Kalbimde bir kavanoz var, görünmez ama hep orada Yaptığım her şeyi biriktirir, o sihirli kumbarada İyilikler birer ışıktır, çın çın eder içinde Kötülükler isli duman, saklanır en derinde
Kalbimde bir kavanoz var, görünmez ama hep orada Yaptığım her şeyi biriktirir, o sihirli kumbarada İyilikler birer ışıktır, çın çın eder içinde Kötülükler isli duman, saklanır en derinde
[KAPANIŞ] Annen görmez, baban bilmez Kimsecikler seni duymaz Ama kalbindeki o kumbara Her yaptığını yazar oraya
En küçük iyilik sanma kaybolur O kalbindeki kavanozu ışıkla doldurur En küçük kötülük sanma önemsiz O kalbini söndürür kalırsın ışıksız
Hangisi çok olursa, o gün kalbin onundur
13- HER ŞEYİN BİR EŞİ VAR
[AÇILIŞ] Bir çocuk varmış, hep gülsün istermiş "Hayat hep bayram olsa," diye düşler kurarmış "Gece hiç gelmese, güneş hiç gitmese" Bakalım bu dileği, onu nerelere götürürmüş
[1. BENT] Bizim çocuk bir gün, canı sıkkın oturuyordu "Neden," diyordu, "her güzel şeyin bir sonu oluyordu? "Neden kahkahadan sonra, hüzün geliyordu? "Neden sıcaktan sonra, soğuk rüzgâr esiyordu?
"Keşke gece olmasa," dedi, "hep gündüz olsa "Keşke sessizlik olmasa, her yere neşe dolsa "Keşke hiç ağlamasak, gözyaşı nedir bilmesek "Siyah renk olmasa misal, her şeyi renkli görsek
Tam böyle gezer iken, bilge bir ağacın altında Ağacın en yaşlı dalından, bir yaprak düştü avucuna Fısıltı duydu, ağacın o kadim homurtusundan: "Evlât, tek başına olan her şey, eksiktir aslında
"Gece olmasa, yıldızların dansını kim görürdü? "Sükût olmasa, şarkılar böyle güzel duyulur muydu? "Acı olmasa, tatlının kıymetini kim bilirdi? "Hüzün olmasa, gülmenin neşesi nereye sinerdi?
Çocuk anlamadı bu durumu, hâlâ istiyordu O kadar çok istedi ki, gökyüzüne bağırdı Tam o anda bir rüzgâr esti, etraf fır fır döndü, Ve bizim çocuk, gözünü bambaşka bir diyarda açtı
[NAKARAT] Her şeyin bir eşi var, zıttıyla can bulur Siyah olmadan beyazın bir anlamı mı kalır? İniş olmadan yokuş, bir yol mudur sanırsın? Biri olmadan diğeri, hep yarım kalırsın
Her şeyin bir eşi var, zıttıyla can bulur Siyah olmadan beyazın bir anlamı mı kalır? İniş olmadan yokuş, bir yol mudur sanırsın? Biri olmadan diğeri, hep yarım kalırsın
[2. BENT] Burası harikaydı, güneş batmıyordu Herkes gülüyor, şarkı söylüyor, oynuyordu Ağlamak yasaktı, hüzünlenmek hiç yoktu Oyunlarda herkes birinci, kimse kaybetmiyordu
Yollar yokuş aşağı, tırmanmak yoktu Her yer rengarenk, siyah, gri yoktu Bir gün, iki gün... çocuk hoplayıp zıplıyordu Ama üçüncü gün, gözleri kapanıyordu
Güneş batmadığından, kimse uyumuyordu Herkes güldüğünden, gülmenin anlamı yoktu Bir oyuna girdi, birinci oldu, hiç sevinmedi Çünkü kazanmak için hiç uğraşmamıştı
Canı sıkıldı, oturdu, sessizliği özledi Ama müzik hiç susmuyor, kahkahalar dinmiyordu ki O an anladı; yıldızları, ay dedeyi Annesinin "iyi geceler" öpücüğünü, o sessiz düşü
"Yeter!" diye bağırdı, "Geri istiyorum karanlığı "Geri istiyorum hüznü, geri istiyorum yalnızlığı" Gözlerini kapattı ve dünyasına dönmeyi diledi Açtığında, döndü geri, ay ışığı vuruyordu yüzüne
Çocuk baktı avucundaki o kuru yaprağa Düşündü ne borçluydu o ilkbahardaki yeşil dala Kendi isimsizliği şimdi aklına düşmüş Meğer bu hismiş, onu yollara düşüren yoldaş
Anladı o gün, ağlamak da güzel, gülmek kadar Karanlık da gerekli, aydınlık sabahlar kadar Hayat bir tahterevalli, bir aşağı bir yukarı Ve bu oyunu güzel kılan, işte buymuş, anladı
[KAPANIŞ] Siyahsız beyaz, olur sana yavan bir aş Gecesiz gündüz, bitmeyen bir telaş Hüzünsüz bir kahkaha, olur mu hiç arkadaş? Biri olmazsa olmazmış, anla bunu yavaş yavaş
14- DUMANIN TÜRKÜSÜ
[AÇILIŞ] Yol uzun, heybe dolu, kalp yorgun ama dingin Bizim çocuk varmış tepeye, nefesi sakin, rengi solgun Güneş batarken bakmış ufka, gözleri kısık, uzakta Bir duman görmüş ince, tanıdık bir koku etrafta
[1. BENT] O duman Gök-çadır obasının dumanıydı, bildi hemen Anasının ocağının, babasının kırdığı odunun isi gelen Bir şey yandı içinde, o ilk günkü öfke geldi aklına O isimsizliğin sancısı, o terk edip gidişi hırsla
Ne çok şey görmüştü, ne dersler biriktirmiş O bencillop çocuk gitmiş, yerine başkası gelmiş Kızgın değildi obasına, ders vermek değildi niyeti Özlemişti anasının çorbasını, babasının elini
Aklına Ninesi geldi: "İsim vermek sevmektir" diyen O zamanlar ad istemişti, "Aslan" gibi, "Kartal" gibi Kendini boş levha sanmıştı, isimsiz ve yabancı Ama şimdi anlıyordu, o hiç de isimsiz değildi
O bir "Evlât"tı... Anasından babasından bir parça O bir "Torun"du... Ninesinin masallarında yaşayan O bir "Arkadaş"tı... Bıraktığı oyunların özleminde O, Gök-çadır'ın bir canıydı, nefesiydi
[NAKARAT] Hey çocuk, hey çocuk, kulak ver bana Ben puf puf tüten duman, geldim bak sana Yollarda ne ararsın böyle, habire dön dolaş? Annen seni bekler bak, pişirmiş bir aş
Ben bacanın dansçısı, gökyüzünün süslüsü Ben sıcak yorganın, tatlı ninni türküsü Gördüm heyben dolmuş, aklın ermiş sırra Ama tek başına bilgelik, benzer kuru bir dala
Geldiğin yollar tozlu, obanın yolu ballı Yeter artık gezdiğin, olma inatçı huylu Dön ocağın başına, anlat bize bu masalı Sensizken var bu obanın yarım kalmış bir hâli
[KAPANIŞ] Gezdim tozdum yedi diyar Heybem doldu ağzına kadar Ama anladım ki en güzel yer Annenin "gel oğlum!" dediği yer
Ne Korkut ol ne Bayındır İsmin sade bir oyundur Oban sana "canım" desin Bil ki en güzel isim budur
15- DOĞRU SÖYLEYEN SES
[AÇILIŞ] Sürüye uymak kolaydır, "meee" demek rahattır Ama bazen en doğru ses, tek başına çıkandır Bu masal o tek sesin, o cılız ama haklının Bütün kalabalığa kafa tutan o sesin masalıdır
[1. BENT] Aylar sonra bizim çocuk dönmüştü obasına Anası babası sarılmış, doyamamışlar kokusuna Artık eski çocuk değildi, gözleri daha bilgeydi Çıkmış oyun alanına, bakmış her şey eskisi gibi
Arkadaşları toplanmış, gülüşüyorlardı aralarında Grubun lideri, zıpırgöz çocuk, yine plan peşinde "Bakın," dedi, "şu Aksak Dede'ye, tek başına oturuyor "Gidelim de bastonunu saklayalım, bakalım ne yapıyor"
Gruptaki diğer çocuklar, önce biraz duraksadı Ama liderden çekindiler, kimse sesini çıkarmadı Sürüye uymak kolaydı, dışlanmaktan korktular "İyi fikir," dediler, o kötü oyuna katıldılar
Bizim çocuğun kalbine o an bir ateş düştü İyilik ağacı, kalbindeki kavanoz aklına üşüştü Sustu önce, korktu, içinde fırtınalar koptu Bir sesi "Sus, karışma!" derken, öbürü "Bu yanlış!" diyordu
Çocuk bir adım öne çıktı, titriyordu sesi birazcık "Durun, bence bu doğru değil, komik de değil artık "O dede bize hep gülümser, çiçek tohumları verir "Ona böyle davranırsak, kalpteki kavanoz kirlenir"
Gruptan bir uğultu yükseldi, lider ters ters baktı "Aylar sonra geldin, sen de mi bilge oldun?" dedi Grup, çocuğu tek bırakıp, dedenin yanına gitti Ama o doğru söz, kalplerine ekilmişti
Dalga geçemediler, sade "Merhaba dede" deyip geçtiler Liderleri tek kalınca, ne yapacağını bilemediler Kalabalık "Haksız!" diye, bağırsa da avaz avaz Yine de fısılda doğruyu, olsun cılız bir ses!
O ses bir umut olur, gerçeği arayan kula O yıldız bir yol olur, karanlıkta kalana Unutma ki en karanlık gecede bile, küçük bir yıldız Bütün o karanlığa kafa tutar, kalmaz tek ve yalnız!
[KAPANIŞ] Doğru söyleyen ses, neredesin, haydi çık ortaya Korkma yalnız kalmaktan, katılma bu kötü oyuna Bir yanda kalabalık, bir yanda vicdanın var Söyle şimdi çocuk, senin tarafın hangi diyar?
16- ÇOCUĞU ARAYAN AD
[AÇILIŞ] Dağlar göğe direk olmuş, yerler beşik iken Bir imtihan vakti gelmiş, hem de pek çetin Herkesin kalbi sınanır, o en zor günde Bakalım bizim çocuk, ne eyleyecek bu cenk içinde
[BENT] Bir akşam gök gürlemiş, şimşek kılıç gibi çakmış Bulutlar yırtılmış, yağmur başlamış, gök yere akmış Obanın deresi taşmış, azgın bir sel olmuş, homurdanarak Herkes çadırına, canının derdine düşmüş, bağırarak
Kimi hayvanını, kimi bir çuval buğdayı kurtarıyordu Can pazarıydı bu, herkes kendi canını koruyordu Bizim çocuk da anasıyla, babasıyla, varmıştı o tepeye Ama gözleri, geride kalan o çalkantılı denizdeydi
Tam o anda fark etti, kimsenin görmediği bir detayı Obanın en yaşlısı, gözleri görmez ninenin varlığını Nine güvendeydi ama, onun tek kuzusu, yadigârı Suyun ortasında bir kayalıkta kalmış, titriyordu
"Mee!" diye bağırıyor incecik, anasını arıyordu gözleri Biri bağırdı: "Aman şimdi sırası mı bir kuzunun! "Herkes kendi canında, bu neyin inadı, neyin lüzumu!" Ama çocuğun kalbi burkuldu, bu onun imtihanıydı
Aklına, yaşadığı masallar geldi, o "emanet" fısıltısı Anası "Gitme!" dedi, "O sel seni yutar!" Babası kolundan tuttu "Bu can bir emanet," diye fısıldadı çocuk, "bırakın, yolum budur" Düşünmedi bir saniye bile, atladı suya, "Bismillah!" deyü
Su buz gibiydi, çamur dizlerine kadardı Ama o yürüyordu, kalbinde sade o masum can vardı Vardı kayalığa, aldı sırtına kuzuyu, bütün bir dünyayı Taşıdı o umudu, gitti ileri, aştı o azgın tarlayı
Tepeye vardığında, nefes nefese, yorgun ama dimdikti Sırtında titreyen canı, yaşlı ninenin kucağına bıraktı Yağmur dinip güneş açınca, herkes etrafına toplandı O an, obanın aksakallı, bilge dedesi ona doğru yaklaştı
Anasının babasının gurur dolu gözyaşları arasında, Eğilip bir şeyler fısıldadı, onun yorgun kulağına: "Sen güç aramadın aslanın postunda, kartalın kanadında, "Senin adın, en zor zamanda, merhametindeydi aslında
"Unutma, en büyük yiğitlik, senden zayıf olanı korumaktır "Senin adın, koruyup kollayandır... Senin adın KORHAN'dır "Bu ad, artık senin en şerefli sancağındır "Onu, ömrün boyunca alnının akıyla taşıyacaksın!”
Demek ki en büyük isim, ne taçtaymış ne postta Ne en sivri dişteymiş, ne de en yüksek uçuşta Asıl nam, asıl şeref, en zor günde belli olurmuş, En savunmasızı koruyan o tertemiz yürekte!
17- ÖDEV
[AÇILIŞ] Gökten üç elma düştü, biri bu masalı anlatana, Biri dinleyene, yani sana... Üçüncüsü de, o en zor günde, adını bulan kahramana: Korhan'a
[1. BENT] Onun hikayesi bitti, o boş levha doldu İsimsiz çocuk gitti, yerine bir yiğit doğdu Ama sanma ki bu masal, sade onun masalı O heybede biriken her ders, sana da bir anahtardı
O yola neden çıktığını, unuttun mu en başta? Kalbindeki o boşluğu, gözlerindeki o telaşta Korhan kendi adını buldu, kendi resmini tamamladı Şimdi sıra sende, bu senin imtihanın, senin sınavın
[NAKARAT] Haydi sıra sende, aç gözlerini, bak etrafına, Senin adın hangi sırda gizli, hangi yolda, hangi handa? Bu masal bitti ama, senin hikâyen yeni başlıyor, Bakalım senin kalbin, hangi iyilik tohumunu saklıyor?
Haydi sıra sende, aç gözlerini, bak etrafına, Senin adın hangi sırda gizli, hangi yolda, hangi handa? Bu masal bitti ama, senin hikâyen yeni başlıyor, Bakalım senin kalbin, hangi iyilik tohumunu saklıyor?
[2. BENT] İşte sana küçücük bir ödev, bu masalın hatırası Bugün, sadece bir kereliğine, kır önyargının pasını Yatağının altındaki canavara, bir de gülümseyerek bak En gürültülü nehir yerine, o sessiz dereyi merak et, durarak
Herkesin "yanlış" dediği bir şeye, "acaba neden?" diye bir sor Ve kimsenin görmediği bir yerde, küçücük bir iyilik tohumu savur Belki bir karıncanın yükünü hafiflet, belki bir çiçeğe "merhaba" de Unutma, en büyük maceralar, en küçük adımlarda gizlidir
Korhan adını buldu, geçti nice sınavdan, Sıra sende kahraman, korkma hiçbir şeyden! Senin adın ne olacak, hangi hikâyeyi yazacaksın? Unutma, ne yaparsan o'sun, adını sen kazanacaksın!
[NAKARAT] Haydi sıra sende, aç gözlerini, bak etrafına, Senin adın hangi sırda gizli, hangi yolda, hangi handa? Bu masal bitti ama, senin hikâyen yeni başlıyor, Bakalım senin kalbin, hangi iyilik tohumunu saklıyor?
Haydi sıra sende, aç gözlerini, bak etrafına, Senin adın hangi sırda gizli, hangi yolda, hangi handa? Bu masal bitti ama, senin hikâyen yeni başlıyor, Bakalım senin kalbin, hangi iyilik tohumunu saklıyor?