Yeni Nesiller için Bir Mezarlık

2ae72e7a8ae0c85a95cee49356d4126e

Yedi sekiz seneden beri İstanbul’da eski Türk üslubu revaçtadır. Evkaf’ın inşa ettiği birkaç büyük binadan başka bazı meskenlerde, belediye barakalarında, “Cenyo”nun karşısındaki dükkânların üstünde bu modanın ne kadar sirayet ettiği görülür. Seyr-i Sefain acentesinin pirinç gişeleri bile Türkkârîdir.

Fakat eski Türk eserlerinden aldığımız çizgiler, şekiller ve süsler, dalından kopardığımız gül gibi, yeni yapılar üzerinde solup zeval buluyor; eski çini renklerinin sırrını bir türlü anlayamadığımız gibi eski Türk üslubunun esrarengiz hususiyetleri de gözümüzden kaçıyor.

Gözümüzden yanlış bir tabirdir. Biz eski mimarinin ruhunu ve havasını anlayamadık. Yeni Cami sebilinin saçağını eskisinin tıpkısına taklit etmişler, fakat yeni saçak sebilin üstünde eğreti, ariyet, yabancı duruyor. Henüz birçoklarımızın evlerinde sakladığımız eski Türk eserleri bizim havamıza bir türlü ısınmıyor ve bizim evimize bir türlü sinmiyor. Halınızı ister duvara, ister tavanınıza asınız, ister yere seriniz. Bu hâlâ muallaktadır, sizin evinizin değildir.

*        *        *

Eyüp mezarlığını gezenler, bu kabristanın başlı başına bir eser olduğunu sezmişlerdir. Fakat bu eser kabristanın neresindedir? Orada tane tane taşların belki hiçbir kıymeti yok. Bu taşların üstüne oyulmuş beyitlerin ekserisi bayağı ve manasız şeyler söylüyor. Oradaki türbeler birer mimari harikası, parmaklıklar güzel demircilik numuneleri değildir. Fakat Eyüp Mezarlığı ölüm memleketidir. Koca İstanbul, o kadar hay u huyu, o kadar izdihamı ile bu memleket kadar yaşamıyor. Ölülerimizin Eyüp Mezarlığı’nda, asırlardan beri bozulmamış, rüzgâr esmemiş, insan ciğerlerine girip çıkmamış, kendilerine mahsus, ancak ölülerin kabirler üstünde büyüyen yabani nebatlarla teneffüs ettiği bir havası var. Bu hava bizim sesimizden, şeklimizden, bakışımızdan ürküyor.

Sanatkârlarımız Eyüp’ü anlayamadılar. Türk kelimeleri üzerinde envai ustalıklar yapan şairlerimiz, bu seziş bahsinde Unkapanı’nın gâvur taşçılarından çok geridirler. Geçenlerde Müslüman mezarlarında şair, edip, müverrih, geçen neslin Türk münevverlerinden bazılarının mezarlarını seyrettim. Hissettim ki bizim oturduğumuz İstanbul gibi eski İstanbul Müslümanlarının yattığı memleket de bozuluyor. Bu şairler taşlarının üstüne kitabelerini Edebiyat-ı Cedide Türkçesiyle, rik’a harflerle ve yeni imla ile yazmışlardır, kabirlerinin kenarlarına tohumlarını Avrupa’dan getirdiğimiz çiçekleri ekmişler, ezeli serviler arasında yeni ağaçlar türüyor.

Müslüman ölülerinin bir edebiyatı vardı, kitabeler üzerinde bu şiirleri adeta okumadan anlıyorduk. Taze gelinler, ihtiyar dedeler, küçük yetimler, daha uzaktan taşın ve şiirin garip bir revişi, bir hususiyeti ile belli olurdu.

Türk üslubunun en samimi tecellisi belki camiden, handan, yalıdan, çeşmeden ziyade kabristanlarda görülür. Suriye ile Hicaz’da bunca Müslüman kabristanları dolaştım; hiçbirinde Karacaahmet’in akşam üstü güneşi ve ufku ürperten heybetine rast gelmedim. Acaba “heybet” doğru bir vasıf mıdır? Gurupta Üsküdar semtinin o karaltılı köşesine bakarken duyduğumuz şey, bana henüz kelimelerde manası, resimde çizgisi, musikide sesi keşfedilmemiş esrardan biri gibi gelir.

Türkler köylerindeki çeşmelerinin başına söğüt, makberelerine servi dikiyorlardı. Bu iki ağaç, eski kasaba çarşılarını ılık, müsterih bir gölgeye bürüyen çınar gibi Türk dehasının ihtimal uzun İstanbul minareleri kadar şayan-ı hayret bir buluşudur.

Belki cüretkârane bir fikirdir: Fakat biz kendimiz için şehrin başka bir yerinde başka bir mezarlık bulmalıyız. Evkaf Hanı, vakıa eski Türk üslubunun bir bid’atidir. Fakat hiç olmazsa Süleymaniye Camii’ni bozmuyor. Nice asırlardır nice bin Türk neslinin Eyüp sırtında teneffüs ettiği havayı, kemiklerinin tozuyla besledikleri nebatları, bütün nüsgunu onların çürümüş naaşlarından emen servileri bozmaya ne hakkımız var? Bu hürmetsiz, hissiz ve zevksiz neslin tahribatı önünde mezar taşları olsun bir hudut olamaz mı? Bir padişah, bir sanatkâr, bir şair Eyüp’ün bu sessiz sırtları üstündeki ölüler arasına naçiz bir tane gibi karışıyor. Mezarlıkların bu sükûtu içinde çirkin bir yaygaraya benzer taşlar dikmek ve yeni hitabetimiz, yeni imlamızla esrarengiz servi rüzgârlarını ürkütmek hodkâmlıkların en şenîi değil mi?

Bu neslin ölüleri Eyüp Mezarlığı’na layık değildir. Gülünç mezarlarımız için Şişli sırtlarında veya Amerikan Koleji arkalarında bir mezarlık arayalım.

Falih Rıfkı Atay
Dergâh Dergisi, sayı 3, 16 Mayıs 1921

a4d74edb8052ff07233e6652ae294e47
Eyüp Mezarlığı’nda Bir Küfeci Çocuk (Konstantiniyye, y. 1890-1910)

İktibas Kartı

▼

Bir yanıt yazın