Albüm Adı: CÖNK
Neşir Tarihi: 15.09.2026
Vokal: Özgür Bağlıyalnız & Mine’l
Söz Yazarı: Özgür Bağlıyalnız
Miksaj & Mastering: Ersin A., Âdem İZ
ŞARKI LİSTESİ:
1- Girizgâh
2- Yiyin Efendiler
3- Muhibbana Bak
4- Boğazında Hakik Var
5- Bedava
6- Bozarık Bozarık Dağların Otu
7- Cenk Sanatımız, Su Meşhedimiz
8- Hazır Ol Vaktine Nemse Kralı
9- Vazgeçtim Bu Dünyadan
10- Diktatörleri Seviyorum Kayıtsız Şartsız
11- Ey Mevsimler, Ey Şatolar
12- Gel Gör Beni Aşk Neyledi
13- Küsmeyem mi Feleğe
14- Arzumuzun Çağı
15- Açlık
16- Cesetler Destanı
17- Sabahtan Uğradım Ben Bir Fidana
18- Güzelim Bugün
19- Oruç Ayı Gitdi Yine
20- Gonyalu
21- Şöyle Garip Bencileyin (Bir Dostu Ölü Götürmek)
22- Yârim İstanbul'u Mesken mi Tuttun
23- Köylüleri Nasıl Öldürmeliyiz
24- Çekemem Bu Derdi Bölek Seninle
25- Güzel Ne Güzel Olmuşsun
26- Kalbim
27- Hatıralar Annesi
28- Özlem
29- Bana Ne Sendeki Dirlik Düzenlik
30- Çay Evi
31- Doğu Ekspresi
32- Eskiler Alıyorum
33- Rabbim Nihayet Sana
34- Hinlik
GİRİZGÂH
[BENT]
Duvarlar çürük çarık
Çatı desen akıyor
Hane sahibi garip
El, eline bakıyor
Koltuk sıcak, deri berk
Dilde yalan, elde erk
Halkı uyutan masal
Döner durur aynı çark
Aydın desen, kökü yok
Dili var, lisanı yok
Fildişi kulelerde
Bilgi çoktur, irfan yok
Şair desen, laf eyler
Ruhu yok, sarraf eyler
Sözü boncuk, ipi çürük
Yalanı mushaf eyler
Rapçi desen, ses kısık
Sözü paraya âşık
Şöhret denen o putun
Kölesi olmuş, yazık
Ahali, kulağı pas
Tutuyor hiçliğe yas
Zehrini bal bellemiş
Bir garip ulan herkes
Dostum desen, postu yer
Sırta eyer kor, biner
Düşman desen, mert değil
Kimin cebi, hangi el?
Lisanım bana küsmüş
Sözüm yolunu şaşmış
Biri mahluk, biri cin
Ne mezhep belli ne din
Yırtıldı bak perdeniz
Sarsıldı her zerreniz
Bu CÖNK size aynadır
Görünsün o çehreniz!
ASR'a baktık, görmedin
NEFS'e dedik, ermedin
Adın Arar o Çocuk
Sen susacan belli ki
Kim varsa, derdi olan
Kim varsa, kalbi talan
Gelsin bu cönk başına
Ateştir bizi saran
[ŞİİR, Fazıl Hüsnü Dağlarca]
Bir ulu ev Türkiyem
Gönderinde albayrak
Kırkbin köy kırkbin acı,
Kör olurum bakarak.
Biri sırtlan, biri kurt, biri kaplan, biri fil
Orda biri Türkleri yönetirken Türk değil.
YİYİN EFENDİLER
[1. BENT]
Buyurun beyler, ağalar
Yiyin tıksırana kadar
Hem kalırsa tabakta
Sonra arkanızdan ağlar
Bakın bu hanlar sizin
Bu kanlı akşam sizin
Tıksırın da patlayın
Saltanat, saray sizin
Ağzınızdan yağ akıyor
Ses geliyor şapır şupur
Önlerinize serilmiş bak
Mülk-ü devlet gıcır gıcır
[ŞİİR, Tevfik Fikret]Fakat sakın çekinmeyin, yiyin, yutun hapır hapır...
Yiyin efendiler yiyin, bu hân-ı iştihâ sizin,
Doyunca, tıksırınca, çatlayıncaya kadar yiyin!
Efendiler pek açsınız, bu çehrenizde bellidir
Yiyin, yemezseniz bugün, yarın kalır mı kim bilir?
[2. BENT]
Nimet size müftehir
Bal yerine bu zehir
Hakkıdır gazanızın
Yansın arkada şehir
Haramı bal eyleyip
Helali el belleyip
Sırtımıza binenler
Gezerler el sallayıp
Efendiler, buyurun
Karnınızı doyurun
Millet can çekişirken
Siz de hüküm buyurun
Kavi mide, sıcak aş
Gözünüzde yok bir yaş
Atıştırın beyler hey
Sönmeden şu son ateş
Helal haram seçmeyin
Soğuk sular içmeyin
Ekin sanıp milleti
Orak vurup biçmeyin
Sadabad’da lale var
Şimdi sarayda ne var?
O gün helva çekenler
Bugün ejder meyve yer
Dün onlar yedi bitti
Bugün sıra sizdedir
Boşalmış devlet küpü
Hakkınızdır, helaldir
Damat Ferit mühürlü
İngiliz’le sihirli
Bugün yerli görünüp
Toprak satar o yerli
Fetva verir efendi
Padişaha kul olur
İşine öyle gelende
Faiz de helal olur
Ot bitmesin burada
Çöl kalsın o gelene
Senden sonra tufandır
Elbet haktır bu sana
Hazmı zordur gururun
Dibi tozlu bu nurun
İntikamı bekliyor
Başında o çukurun
Bal tutan yalar dendi
Meşru oldu haramlar
Millet de ortak sanki
Bu düzen böyle gider
Yiyin efendiler hey!
Bu et ne de tatlıdır
Bilmezsiniz o yenen
Kendi evlâdınızdır
Garson dikildi başa
Hesap kondu masaya
Para geçmez burada
Can koyun şu tabağa
[ŞİİR, Tevfik Fikret]
Yiyin efendiler yiyin, bu hân-ı can-fezâ sizin,
Doyunca, tıksırınca, çatlayıncaya kadar yiyin!
Verir zavallı memleket, verir ne varsa: mâlini
Vücûdunu, hayâtını, ümidini, hayâlini
Bütün ferâğ-ı hâlini, olanca şevk-ı bâlini.
Hemen yutun düşünmeyin harâmını, helâlini...
Yiyin efendiler yiyin, bu hân-ı iştihâ sizin,
Doyunca, tıksırınca, çatlayıncaya kadar yiyin!
Yiyin efendiler yiyin, bu han-ı pür-nevâ sizin;
Doyunca, tıksırınca, çatlayıncaya kadar yiyin!
MUHİBBANA BAK
[ŞİİR, Edib Harâbî]
Ya hü burda olan muhibbana bak
Öyle sarga burga kardeş değildir
Edebinle otur yahut burdan kalk
Herkes senin gibi kalleş değildir
Hakk yüzüdür burda gördüğün yüzler
Ve lakin göremez kör olan gözler
Bezm-i erenlerde söylenen sözler
Hakk’ın esrarıdır haşhaş değildir
[BENT]
Sözümüz haşhaş değil
Oyun ve oynaş değil
KvL bir aynadır
Dolu olana boş değil
Burda kalleş barınmaz
Kalleş olan arınmaz
KvL bir esrardır
Görmeyene görünmez
Bakma öyle boş adam
Eksiktir sende kadem
KvL bir fermandır
Defol git burdan hemen
Adımız yoktur bizim
Aklınız ermez sizin
KvL bir ummandır
Sırra gömüldü yüzüm
Sözün haşhaş, meyin pis
Ruhun paslı, kalbin is
KvL derya deniz
Yaptığın sadece fıs
Hakk yüzüdür bu asar
Kör olan her an kusar
KvL bir sırdır ki
Cahil görünce susar
Kalleş olan ikrarı
Bilemez o esrarı
KvL bir gurbettir
Söndürür o efkârı
Edebinle gel otur
Kalbindeki pası sil
KvL, er meydanı
Nâdan isen geri dur
Kabuğu soy da yürü
Gafleti koy da yürü
KvL bir özdür ki
Yokluğa doy da yürü
Zamanı çağdaş değil
Mekânı yandaş değil
KvL bir yoldur ki
Kalleşe yoldaş değil
Gözlerin görmez zeval
Yediği içtiği helal
KvL bir kıyamdır
Sanma ki kuru hayal
Sattığın meta çürük
Attığın ilmek sökük
KvL bir yüktür ki
Kalırsın boynu bükük
Surete bakıp kanma
Ateşsiz yere yanma
KvL bir manadır
Cismi var filân sanma
Yolumuz ayrı değil
Sözümüz gayrı değil
Ersin, Özgür ve Mine'l
Üçü bir, ayrı değil
Levh-i Mahfuz’dan beri
Dönmeyiz biz hiç geri
KvL bir yemindir
Titretir göğü yeri
KvL bir hiçliktir
Özü ise tekliktir
Ham akılla gelme hiç
Yoksa sonu deliliktir
[ŞİİR, Edib Harâbî]
Söylenen sözlerin cümlesi hoştur
Dolulara dolu boşlara boştur
Harâbî kemteri sanma sarhoştur
Yer içer zevk eder ayyaş değildir
[KAPANIŞ]
KvL bir hiçliktir
Özü ise tekliktir
Ham akılla gelme hiç
Yoksa sonu deliliktir
KvL bir hiçliktir
Özü ise tekliktir
Ham akılla gelme hiç
Yoksa sonu deliliktir
BOĞAZINDA HAKİK VAR
[ŞİİR, Laedri]
Boğazında hakik var da
Ne çok kalbi yıkık var
Şimdiye kavuşurduk da
Arada münâfık var
Pınarın başı sarı da
Üstünün taşı sarı
Mevlam alnıma yazmış da
Gözü gök kaşı sarı
Havaların buludu da
Heybelerin kilidi
Benim sevdiğim oğlan da
Bir ocağın ümüdü
Entarimi ben biçtim de
Kollarını dar biçtim
Ne talihsiz başım var da
Öksüz oğlana düştüm
[BENT]
Başı başak sarısı
Gözü göğün yarısı
Yedi iklim ulusu
Benim sevdiğim o yâr
Göğsünde kadim mühür
Nefesi dağdan da hür
Bir bakışı eder kül
Sinesi ulu çınar
Ocağın tek ümüdü
Kırılmaz hiç kilidi
Asırların yiğidi
Gönlümde taht kurar
Sızdı araya yılan
Sözleri süslü yalan
Hakikati sır kılan
Kuyuyu bozan ağyar
Işık satar körlere
Zehir atar göllere
Kilit vurur dillere
Önüme çeker duvar
Sureti haktan bakar
Suyu tersine akar
Gülü dikene takar
Her gün bir kuyu kazar
Yılan dilli o eller
Araya girdi yeller
Münafık söz taşıdı
Lal oldu tatlı diller
Yolların tozu duman
Vermediler hiç aman
Şu münafık ölmez ise
Kavuşmak ahir zaman
Göğsümdeki sırçayı
Kırdı devranın huyu
Biz menzile varırken
Bulandırdılar suyu
Kesti nâdan, ipimi
Yıktı gönül bendimi
Kimsesiz bir yangına
Ateş ettim kendimi
Yârin aklını çeldi
Üstüne kara geydi
Türkümü isyan bildi
Gerçeğe kıldı inkâr
Bizi el kıldı yâre
Düşürdü ahu zare
Bulunmaz buna çare
Aramıza yağdı kar
Öksüzüm öz yurdumda
Ateş yanar ardımda
Kimse yok bu derdimde
İçimi kemiren har
Uzaktan baksam sana
Kan damlıyor bu cana
Düşmüşüm kör zindana
Hasretim dağlar kadar
Gün gelir devran döner
O sahte ışık söner
Münafık dibe iner
Bizi elbet yâr anar
Özgür’üm hâlim nece
Soramam bilmem kaça
Yâr kurban demir haça
Öz yurdumda ben ağyar
Ey benim gözleri gök rengi yârim
Sensiz zindan oldu bak şu koca diyarım
Mahşere dek sürse de bu benim efkârım
Kapında dilsiz naçar, içimde kanar çınar
BEDAVA
[ŞİİR, Orhan Veli]
Bedava yaşıyoruz, bedava;
Hava bedava, bulut bedava;
Dere tepe bedava;
Yağmur çamur bedava;
Otomobillerin dışı,
Sinemaların kapısı,
Camekanlar bedava;
Peynir ekmek değil ama
Acı su bedava;
Kelle fiyatına hürriyet,
Esirlik bedava;
Bedava yaşıyoruz, bedava.
[ŞİİR]
Bedava koş gel
Bedava her şey
Bedava sen ben
Bedava aynen
Bedava bedevi
Bedava ya da değil
Ne sandın agacım
Mezarlıklar evim
Kaldırım yatak
Yorganım toprak
Rüya gör bedava
Uyan, bak, korkma
Hava gazı bedava
Cıva gazı bedava
Ciğerler iflas
Öksür bedava
Aklını peynirle
Yemek de bedava
Kefen parayla ama
Ölmek bedava
Gurbet içimizde
Kaybolmak bedava
Düşmek serbest
Çakılmak bedava
Ağlamak serbest
Gülmek lüks ama
Depresyon hırka
Giy dolaş bedava
Stres, anksiyete
Düşme hiç diyete
Yediğin o kafayı da
Kus gitsin bedava
BOZARIK BOZARIK DAĞLARIN OTU
[ŞİİR, Laedri]
Bozarık bozarık dağların otu
Yârim sen gidersen giderim zati
Yanılır şaşar da bir iş dutarsa
Desinler gelinin gaderi kötü
[ŞİİR, Laedri]
Bozarık bozarık dağların otu
Yârim sen gidersen giderim zati
Yanılır şaşar da bir iş dutarsa
Desinler gelinin gaderi kötü
İstanbul paşası Hadımköy’lüğü
Nazlı yâr da kiralamış yaylıyı
Kendi karayanız orta boyluyu
Şöyle bir yiğitte nazarım kaldı
Bir kuş saldım İstanbul’a öttü mü
İzinliler sılasına getti mi
Selam söylen İsmet’inen Fevzi’ye
Latif askerinin günü yetti mi
Ayağına giymiş bir kara dizge
Allah’ı seversen gurbette gezme
Mektup yazarısan Latince yazma
Latince yazıyı okuyan olmaz
[BENT]
Dizge vursun dizine
Hasret kalsın izine
Gurbet elde lisanım
Küsmüş özün yüzüne
Yazma bana Latince
İçimde eski sancı
Kendi dilinde garip
Ruhumuz bir dilenci
İsmet gider, dert kalır
Fevzi susar, sert kalır
Lisanı gurbet olan
Kendi yurdunda gâvur
Gâvur değil, ama el
Eski bağa vurdu sel
Frenk, Moğol, sen de gel
Kurusun bu taze dal
Bilmem ben ora bura
El açmam hiç gâvura
Kendi yurdunda hem de
Bir garip diaspora
Mektup sığmaz zarfına
Kurban olam harfine
Hasret çökmüş bir kere
Düğüm olmuş zülfüne
Yırtıldı sözün zarı
Düştü benzine sarı
Kalmıştır bir yiğitte
Elif’imin nazarı
Bu cönk bizim sırrımız
Dinmeyen bu kahrımız
Lisanı gurbet olan
Bir garipçe ülkeyiz
CENK SANATIMIZ, SU MEŞHEDİMİZ
[MARŞ, Laedri]
Cenk sanatımız, su meşhedimiz.
İhyayı vatan hep maksadımız.
Korkumuz yoktur, pirimiz Nuh’tur.
Ölüm ne demek maksat fütuhtur.
Haydin gidelim, derya gezelim.
Vatana millete hizmet edelim.
Asker tabura, alesta vira.
Bosalar fora, Apiko dora.
Hava mizanı, gemici canı,
Evvelce söyler şiddet vezanı.
Deniz cambazı, asker mümtazı
İlk üstadımız Barbaros Gazi
[BENT]
Cenk sanatımız, nurumuz
Sonsuzluktur hududumuz
Suyu meşhed bilen erler
Ölümüne "düğün" derler
Barbaros’un aslanları
Titretirler limanları
Levent hazır, pala çıplak
Bugün derya, bize toprak
Kadırgalar dizi dizi
Derya silmez izimizi
Poyraz vurdu, yelken şişti
Hakk’a döndük yüzümüzü
Sancak başta, kükrer aslan
Korku nedir bilmez kaptan
Derya meşhed bize bugün
Ölüm varsa, Hakk’a yaslan
Bosa fora, rampa vurduk
Derya üstü pazar kurduk
Pala parlar, canlar susar
Zalimleri suda kırdık
Barbaros’tur pirimiz hey!
Derya içre erimiz hey!
Cenk sanattır, levent usta
Sönmez yanan ferimiz hey!
Alesta dur, tetik hazır
Sular bugün mezar kazır
Vira dedik, koptu bağlar
Derya bize her an huzur
HAZIR OL VAKTİNE NEMSE KRALI
[ŞİİR, Karac’oğlan]
Hazır ol vaktine Nemse Kralı
Yer götürmez askerle geliyor
Patriklerin inmiş tahttan diyorlar
Bir halife kalmış o da geliyor
Yetmiş bin (var) siyah postal geyecek
Seksen bin (var) Allah Allah diyecek
Doksan bin (var) tatlı cana kıyacak
Yüz bini de Tatar Han’dan geliyor
Gelen Ahmet Paşam kendidir kendi
Atmış bin dalkılıç küsuru cündi
Kaçma kâfir kaçma ölümün şimdi
Hacı Bektaş Veli kalkmış geliyor
Şevketli efendim sultânım vezir
Atmış bin kılıçlı yanında hazır
Deryalar yüzünde boz atlı Hızır
Benliboz’a binmiş, o da geliyor
Karac’oğlan der ki, burda durulmaz
Güleç yüze tatlı söze doyulmaz
Gökteki yıldızdan çoktur sayılmaz
Yedi iklim dört köşeden geliyor
[BENT]
Kırat binsin meydanlara
Kan yürüsün damarlara
Selam olsun yâranlara
Karlı dağlar, yol vere!
Kılıç çıksın kınından
Yiğit geçsin canından
Dönmek yoktur şânından
Kanlı meydan, yol vere!
Tatar Han’dan atlı gelir
Sanki kuş, kanatlı gelir
Her yanı pusatlı gelir
Yaban eller, yol vere!
Yelesini tarar rüzgâr
Nalı taşa kıvılcım kor
Dizginini tutması zor
Sarp kayalar, yol vere!
Üçler, Beşler, Yedilerle
O mübarek velilerle
Serdengeçti delilerle
Şu gök kubbe, yol vere!
Kılıç taşa çalınınca
Zafer marşı çalınınca
Hakk’ın emri alınınca
Tunç kapılar, yol vere!
Gözümüzde uyku yoktur
Sinemizde korku yoktur
Bundan özge ülkü yoktur
Kara geceler, yol vere!
Üç tuğlu paşa gelir
Dağları aşagelir
Sel olup taşagelir
Yedi düvel, yol vere!
Resul sancak başında
Görsen her bir düşünde
Aşkı yanar döşünde
Arşıâlâ, yol vere!
Allah adı yayılsa
Kullar Hakk’a eğilse
Bin kez canım alınsa
Kara toprak, yol vere!
Bedir’den gelenler var
Yüzümüze gülenler var
Hakk’ı bizle bilenler var
Erenler hey, yol vere!
Kelle koptu, gövde düştü
Can kuşları daldan uçtu
Felek bizden yana seçti
Kanlı ırmak, yol vere!
Özgür’üm der, bu son sefer
Arkamızda bin nefer
Ya şehadet ya zafer
Cümle âlem, yol vere!
[ŞİİR, Karac’oğlan]
Hazır ol vaktine Nemse Kralı
Yer götürmez askerle geliyor
Patriklerin inmiş tahttan diyorlar
Bir halife kalmış o da geliyor
Yetmiş bin (var) siyah postal geyecek
Seksen bin (var) Allah Allah diyecek
Doksan bin (var) tatlı cana kıyacak
Yüz bini de Tatar Han’dan geliyor
Gelen Ahmet Paşam kendidir kendi
Atmış bin dalkılıç küsuru cündi
Kaçma kâfir kaçma ölümün şimdi
Hacı Bektaş Veli kalkmış geliyor
Şevketli efendim sultânım vezir
Atmış bin kılıçlı yanında hazır
Deryalar yüzünde boz atlı Hızır
Benliboz’a binmiş, o da geliyor
Karac’oğlan der ki, burda durulmaz
Güleç yüze tatlı söze doyulmaz
Gökteki yıldızdan çoktur sayılmaz
Yedi iklim dört köşeden geliyor
VAZGEÇTİM BU DÜNYADAN
[BENT]
Gördüm ki bu çarşıda, kalp akçe başa taçmış
Gülün boynu bükülmüş, dikenler kucak açmış
Asalet bir dilenci, kapılarda sürünür
Sefalet sırma giymiş, sultan diye görünür
Gördüm ki o terazi hileyle tartmaktadır
Çalınan her bir hakla bu zulüm artmaktadır
Kuzgunlar meclis kurmuş, bülbüller kafeslerde
Hakikat boğuluyor o kirli nefeslerde
Hüner, bir suçmuş gibi zindanlara tıkılmış
Cehalet, saray kurmuş, irfan evi yıkılmış
Doğrunun boynu bükük, yalan başa taç olmuş
Yoksul hiç doymamış, toklar hep daha aç olmuş
Utanç duvarı yıkık, ar perdesi yırtılmış
Namuslu her bir kelam meydanda tartaklanmış
Sanatın dili bağlı, mühür vurmuş korkular
Cahil fetva veriyor, esir düşmüş ordular
Namusluya "enayi", hırsıza "bey" diyorlar
Yetimin hakkını bak, besmeleyle yiyorlar
Kadın, erkek fark etmez; ruhlar olmuş fahişe
Bozulmuş tüm mayalar, hile girmiş her işe
Safiyet lekelenmiş, çamur atılmış süte
Liyakat sürgünde, makam verilmiş ite
Bu kirli panayırdan, bu iğrenç kargaşadan
Bu soytarı düzeni seyretmekten haz almam
Tiksindim bu düzenden, midem artık almıyor
Temiz kalan tek zerre, tek bir nokta kalmıyor
Çekip gitmek ne kolay, şu kapıyı çarparak
Bu leş kokan dünyayı bir kibritle yakarak
Lakin sen varsın diye bu zehir şerbet olur
Senin o masum yüzün bu küfre gurbet olur
Ben gidersem bu kurtlar seni de yer bitirir
O güzelim dünyanı kirletir de kirletir
Seni bu leş kargası sürüsüne bırakmak
En büyük zulüm budur, o masum canı yakmak
Sırf sana siper diye katlandım bu zillete
Senin için göğüs gerdim bu zalim memlekete
[ŞİİR, Shakespeare]
Vazgeçtim bu dünyadan, dünyamdan geçtim ama,
Seni yalnız komak var, o koyuyor adama.
DİKTATÖRLERİ SEVİYORUM KAYITSIZ ŞARTSIZ
[BENT]
Çekildik hane-i dile, kilitledik kapıyı
Dedik ağyar dışarıda, biz içerideyiz gayrı
Lakin baktık içerisi dışarıdan da kalabalık
Soyunalım dedik mâsivâdan, üryan kalalım
Vahdet denizine dalacaktık sözde
Amma gel gör ki uyuyakalmışız şezlongda
Yandığımızla kaldık işte, nasip olmadı pişmek
Şeytanla masaya otursak, hesabı biz öderiz elbet
Şu betonarme tekkede yapışmış ruhumuza
Ne kadar kazısak nafile, o kadar kanıyor tırnak da
Bir riyazet hâli çöktü üstümüze çoktandır
Ama sanma takvadan, sanma ki aşktandır
Şimdi diktatörleri seviyorum kayıtsız şartsız
Düşünme zahmetini onlar alıyorlar omzumdan
Vazgeçtim ben çoktan o nafile arzumdan
Ne irade isterim artık ne de kuru bir inat
Diktatörleri evet seviyorum kayıtsız
Onlar dur deyince durur kalbimdeki o hırsız
Seviyorum onları artık, bir tanrıyı sever gibi
Hezimetim tamdır benim, sorgusuz sualsiz
Çarmıha gerek yok artık, çiviye gerek yok aga
Kendi kendimizi astık biz zamanın ipine
Beklemiyoruz gayri göklere ağmayı, derdimiz
Şu dünyada insan gibi durmayı becerebilmek
[ŞİİR, Hasan Aktaş]
diktatörleri seviyorum kayıtsız şartsız
onlar asrî feodallere büyük hizmet ediyorlar
Kur’an-ı Kerim’den fırlamış mü’minler gibi
rejime başladım: kilo veriyorum halvetsiz
çarmıhtan indirilmiş isa gibi
gökyüzüne ağıyorum. Halvethânemiz
keşif ve kerametler bekliyor kâşiflerden
EY MEVSİMLER, EY ŞATOLAR
[ŞİİR, Rimbaud]
Ey mevsimler, ey şatolar!
Deyin kusursuz kim var?
Ben de herkes gibi tuttum
Büyülü mantığı denedim.
Selâm Gal horozuna selâm
Selâm her ötüşünde selâm
Hevesten, arzudan oldum
Görün sıfırı tükettim.
Yedi bitirdi bu büyü beni
Takat komadı, yok etti.
Ey mevsimler, şatolar ey!
Sıvışma saati, yazık
Ölüm saatidir artık.
Ey mevsimler, şatolar ey!
[BENT]
Ben bu ilme inandım, dört işleme inandım
İnsanlara bulandım, dişleriydi porselen
Gülüşleri kromdan, nabızları metronom
Ne sekme ne aritmi, dedim işte sırrı bu!
Akıyordu damardan, şeffaf ve de ılık
Kandım bu zifafa ben, etraftı karanlık
El bastım o kitaba, yonttum ulan etimi
Sabahları onların güneşiyle uyandım
Silinmişti hafızam, aynaydı aradığım
Fakat sanma kendim için, onlardı göreceğim
Yandım, o zehri abıhayat sandım
Yangınıma odun taşıdım, harç çektim mezarıma
Sonra o ses kesildi, bir bıçak gibi göğsümde
Beni ayakta tutan iskelet, meğer çoktan erimiş
Elde var sıfır, cepte var sıfır, ruhta var delik
Tükendi o heves
Şimdi hangi cennet vadeder böyle bir düşüşü
Hangi vuslat paklar bu kapkara gülüşü
Ben o meyveyi kökünden söküp de yemişim
Bir derviş sabrıyla bekledim tükenişi
Herkes şifa peşinde, ben yarayı sevdim
İltihabı öptüm, ilmek ilmek ördüm moruk
Varlığın dar gömleğinden soyunup da üşüttüm
Ölüm dediğim şey gayri bu ömre büründü
[ŞİİR, Rimbaud]
Ey mevsimler, ey şatolar!
Deyin kusursuz kim var?
Ben de herkes gibi tuttum
Büyülü mantığı denedim.
Selâm Gal horozuna selâm
Selâm her ötüşünde selâm
Hevesten, arzudan oldum
Görün sıfırı tükettim.
Yedi bitirdi bu büyü beni
Takat komadı, yok etti.
Ey mevsimler, şatolar ey!
Sıvışma saati, yazık
Ölüm saatidir artık.
Ey mevsimler, şatolar ey!
KÜSMEYEM Mİ FELEĞE
[ŞİİR, Laedri]
Küsmeyem mi şu feleğe
Sattı beni bir keleğe
Vurdular ince eleğe
Hu hu… Benim şâhım huu…
Halvetiyem Hu, hem Uşşakiyem Hu,
Rufaiyem Hu hem Şabaniyem Hu
[1. BENT]
Terk ettim cihanı, giydim postu
Aradım her yanda gerçek dostu
Nefsimin elinden içtim zehri
Kustu bu bedenim, kini kustu
Gâh oldum Halveti, çektim "Ya Hû"
Gönül aynasında gördüm o suyu
Gâh oldum Uşşaki, pirden yana
Kalmadı kalbimde ne kin ne buğz
Döndüm o meydanda, Huu diyerek...
Yandım o külhanda, Huu diyerek...
Sırra kadem bastım, Huu diyerek...
Seyrana daldım, Huu diyerek...
Rufai şişini vurdum döşe
Ateşle oynadım geçtim başa
Kadirî sancağı gökten iner
Yazılmaz bu sırlar dağa taşa
Zikri libas ettim, Huu diyerek...
Nefsi kafes ettim, Huu diyerek...
[ŞİİR, Laedri]
Halvetiyem Hu, hem Kadiriyem Hu,
Celvetiyem Hu, hem Şabaniyem Hu
[2. BENT]
Mevlevi çarkında başım döner
Sanma ki bu ışık bir gün söner
Bektaşi nefesi candan öte
Erenler sofrası gökten iner
Lokmayı pay ettim, Huu diyerek...
Vuslata erdim ben, Huu diyerek...
Şabani bağında bülbül öter
Bu hasret ateşi kordan beter
Ne rütbe isterim ne de bir paye
Şu hiçlik hırkası bana yeter
Melâmî hırkası, yoktur tende
Ararsan bulaman beni bende
Cümle yol birleşir tek bir handa
Sırrımız çözülür ulu divanda
[ŞİİR, Laedri]
Mevleviyem Hu, hem Bektaşiyem Hu,
Melamiyem Hu, hem Şabaniyem Hu.
GEL GÖR BENİ AŞK NEYLEDİ
[ŞİİR, Yunus Emre]
Ben yürürüm yana yana
Aşk boyadı beni kana
Ne âkilem ne divane
Gel gör beni aşk neyledi
Ya elim al kaldır beni
Ya vaslına erdir beni
Çok ağlattın güldür beni
Gel gör beni aşk neyledi
[BENT]
Ben bir mamur şehir idim
Tahtım kurmuş, zahir idim
Kibir akan nehir idim
Gönlü viran eyledi aşk
Soydu beni libasımdan
Geçtim dünya hevesinden
Çıktım benlik kafesinden
Sırrı ayan eyledi aşk
Ağu kattı aşıma
Zehir sürdü döşüme
Bakıp kanlı yaşıma
Seyri seyran eyledi aşk
Yıktı gönül bendimi
Unuttum ben kendimi
Gözlerimin yaşını
Nuh’a tufan eyledi aşk
Neyleyim ben sarayı?
Bahtım giydi karayı
Can denen bu kaleyi
Yerle yeksan eyledi aşk
Çıktım göğün katına
Erdim lezzet tadına
O’nun güzel adına
Beni hayran eyledi aşk
Gördüm dünya boş imiş
Hayal imiş, düş imiş
Koyduğum bir baş imiş
Yola revan eyledi aşk
Deme Özgür’üm deme
Sitem etme âleme
Sırrım verme âdeme
Sözü yalan eyledi aşk
[ŞİİR, Yunus Emre]
Ben yürürüm ilden ile
Şeyh anarım dilden dile
Gurbette hâlim kim bile
Gel gör beni aşk neyledi
Mecnun oluban yürürüm
Ol yâri düşte görürüm
Uyanıp melûl olurum
Gel gör beni aşk neyledi
ARZUMUZUN ÇAĞI
[ŞİİR, Rimbaud]
Dönmeli, geri gelmeli,
O arzumuzun çağı.
Dönmeli, geri gelmeli,
O arzumuzun çağı.
[BENT]
Gelsin artık o zaman
Arzumuzdur çağıran
Gelsin artık o zaman
Arzumuzdur çağıran
Gelsin artık o zaman
Arzumuzdur çağıran
Gelsin artık o zaman
Sabır taşı çatladı
Ömrüm ikiye katladı
Bir susuzluk, bir ağrı
Kararttı şu diyarı
Çayırda bin sinek var
Hilekâr ve sahtekâr
Üşüşürler yarama
Ah’la başlar ahval
Emdiler damardan kan
Sustu koca asuman
Güneş doğar batıdan
Karanlığa bak çatıdan
Karamuklar içinde
Hepsi bir hiç peşinde
Gözlerin feri yitmiş
Sözlerin yeri yitmiş
Çektim elim ayağım
Unuttum ben her şeyi
Geçtim dünya gamından
Korkuyu, endişeyi
Gençliğim kuştu, gitti
Hevesler uçtu gitti
Akıp gitsin bu şuur
Belki yerini bulur
Bırakın otlar sarsın
Ruhum göğe ağarsın
Dayandım, çok bekledim
Dert üstüne ekledim
Kalbim pimi çekik durur
Zaman bana çekiç vurur
Bu kan beni nasıl korur
Zehir gelir içim burur
Ne gün doğar ne gece
Ne sevda ne de çiçek
O taze haber gelecek
Arzumuz geri gelecek
Şimdi bilirim neyim ben
Neye giderim ne yönden
Kimin eriyim kimim ben
Başka da bir şey bilmezem
[ŞİİR, Rimbaud]
Dönmeli, geri gelmeli,
O arzumuzun çağı.
[BENT]
En yüksek kule yansın
Meydanlar uyansın
Dönmeli geri devir
Kussun içini kabir
Bir motor ki kükreye
Hiç durmaya, ürkmeye!
Arzumuzun kanadı
Uçsun mavi ülkeye
En yüksek kule yansın
Meydanlar uyansın
Dönmeli geri devir
Kussun içini kabir
Bir motor ki kükreye
Hiç durmaya, ürkmeye!
Arzumuzun kanadı
Uçsun mavi ülkeye
[ŞİİR, Rimbaud]
Dönmeli, geri gelmeli,
O arzumuzun çağı.
AÇLIK
[ŞİİR, Rimbaud]
İştahımız var diyelim
Hep taş toprak mı yiyelim.
Soframda her zaman hava,
Demir, kömür ve de kaya!
Dönün açlıklarım, kemirin
Seslerin çimenini,
Kahkaha çiçeklerinin
Emin şen şakrak zehrini.
Yiyin, kırık çakıl bunlar,
Bunlar kilise taşları,
Eski tufanların çakılı şunlar,
Gri vadilere saçılmış somunlar.
***
Yemiş tavukları, yapraklar altında
Tükürüyor güzelim telekleri,
Tükürüyor ve haykırıyordu kurt:
Ben de perişanım tıpkı kurt gibi.
Yeşillikler, meyveler
Devşirilip toplanmayı bekliyor;
Ama çitler üstündeki örümcek
Yalnızca mor menekşeleri yiyor.
Süleyman'ın sunaklarında ben de
Uzanıp uyusam! kaynasam n'olur!
Koşuyor damlalar pasın üstünde
Cédron'a karışıyor.
Ve sonra, ey mutluluk, ey us,
gökyüzünden laciverdi ayırdım,
çünkü lacivert karaya girer
ve yaşadım katkısız ışığın altın kıvılcımını.
Seve seve, soytarı
ve olabildiğince şaşkın bir kalıba giriyordum.
***
Bulundu yeni baştan!
Ne? Sonsuz olan
Denizdir karışan
Güneşe.
Gönlüne kulak ver
Sonsuz ruhum sen
Yalnız geceye ve
Ateşli güne rağmen.
Seçim meçimmiş,
Dayanışma falan!..
Boş ver bunları
Haydi havalan...
Yok orda umut
Kurtuluş bir tek;
Bekle bilimi,
Ceza gelecek.
Yarını unutunuz
Atlastan korlar.
Görev olmalı
Bütün arzunuz.
Bulundu yeni baştan!
Ne? - Sonsuz olan.
Denizdir karışan
Güneşe.
[BENT]
Güneş bir tepsi
Erimiş bakır
Delirdi hepsi
Gözlerim çakır
Taşları sökün
Manastır yansın
Üstüme dökün
Ruhum yıkansın
Tükürdüm kine
Döndüm ilk dine
O siyah kurdu
Aldım içime
Bulundu o sır
Koptu fırtına
Binlerce asır
Bindi sırtıma
Emzirdim akrebi
Kuruttum şarabı
Tükürdüm güneşi
Söndürdüm ateşi
Bulundu! Bulundu!
Zaman bir oyundu
Onundu bunundu
Bu akıl kimindi
Beynim bir kovan
Vızıldar her an
Eriyor sular
Koptu bu yular
Dişimde kumlar
Zehir tohumlar
Karışsın sulara
Ruhumdaki yara
Çiçek istemem
Böcek istemem
Bana köz gerek
Yanık söz gerek
Kırıldı büstüm
Silindi ismim
Gök kubbe çöksün
İçini döksün
Et bana haram
Kemiği atın
Kanıyor yaram
Tuzuna banın
Kanat yok, uçtum
Boşluğa düştüm
Artık sonsuzum
Gayri tuz buzum
Yensin taş, yensin kil
Tutulsun artık şu garip dil
CESETLER DESTANI
[ŞİİR, Özgür Bağlıyalnız]
Ölenler vardı yaralananlar
Yaşamak ne anlamaz.
Dinlenmek için uyurduk,
Rüyalarda da savaş.
Bileziğimiz yüzüğümüz
Yetmeyecek yetmedi,
Ekmeğimizi bozdurduk
Daha bitmedi.
Çocuklarımız doğdu fakat
Ölmedik biz başındayız.
Bilmiyoruz saymadık
Belki bin yaşındayız.
Savaşan kendimiz
Rakibimiz kendimiz
Silahımız kendimiz
Yenen yenilen kendimiz
[BENT]
Hep ufukta bekledik
Zalim bir düşman gelsin
Tetiklere sarıldık
O hain bağrı delsin
Günleri taş eyledik
Sırtımızda taşıdık
Biz doğmadan eskimiş
Kaç asrı biz yaşadık
Sermaye bitti çoktan
Umudu mermi yaptık
Yarattık derdi yoktan
Biz bu hicrana battık
Ayna kırık, yüzüm kan
Hem avım hem de avcı
Namlu bana çevrili
Hem tetiğim hem mermi
Ordular kurdum sükût
Hem vurulan hem vuran
Kendi boynumda kement
Bu dar ağacını kuran
Oku fırlatan biziz
Gönlü kanatan biziz
Karanlık siperlerde
Kendini vuran biziz
Sancağı diken de ben
Surları deviren ben
Muzaffer bir ağıtla
Küllere dönen de ben
Tetik benim elimde
Hedef benim göğsümdür
Şu kazandığım zafer
En zavallı hüznümdür
Ne bir zafer tacı var
Ne derdin ilacı var
Kendini fethetmenin
Geçilmez sancısı var
Kılıç kesti kınını
Döktü kendi kanını
Hangi düşman bu kadar
Yakar insan canını
SABAHTAN UĞRADIM BEN BİR FİDANA
[ŞİİR, Erzurumlu Emrah]
Sabahtan uğradım ben bir fidana
Dedim mahmur musun dedi ki yok yok
Ak elleri boğum boğum kınalı
Dedim bayram mıdır dedi ki yok yok
Dedim inci nedir dedi dişimdir
Dedim kalem nedir dedi kaşımdır
Dedim on beş nedir dedi yaşımdır
Dedim daha var mı dedi ki yok yok
Dedim ölüm vardır dedi aynımda
Dedim zulüm vardır dedi boynumda
Dedim ak memeler dedi koynumda
Dedim ver ağzıma söyledi yok yok
Dedim Erzurum nedir dedi ilimdir
Dedim gider misin dedi yolumdur
Dedim Emrah nendir dedi kulumdur
Dedim satar mısın söyledi yok yok
[BENT]
Dedim gönül nedir dedi ki yaramdır
Dedim dünya nedir dedi ki nârımdır
Dedim sevda nedir dedi ki yârimdir
Dedim derman var mı dedi ki yok yok
Dedim yıldız nedir dedi ki gözümdür
Dedim güneş nedir dedi ki közümdür
Dedim gerçek nedir dedi ki sözümdür
Dedim yalan var mı dedi ki yok yok
Dedim duman nedir dedi ki başımdır
Dedim boran nedir dedi ki kışımdır
Dedim ecel nedir dedi ki eşimdir
Dedim dönmek var mı dedi ki yok yok
Dedim toprak nedir dedi ki adındır
Dedim gurbet nedir dedi ki yönündür
Dedim bu aşk nedir dedi ki sonundur
Dedim mühlet var mı dedi ki yok yok
Dedim veren kimdir dedi ki veren O
Dedim gören kimdir dedi ki gören O
Dedim diyen kimdir dedi ki diyen O
Dedim eşi var mı dedi ki yok yok
Dedim yarın nedir dedi ki hayaldir
Dedim dünüm nedir dedi ki zevaldir
Dedim vuslat vakti dedi ki bu hâldir
Dedim engel var mı dedi ki yok yok
GÜZELİM BUGÜN
[ŞİİR, Stéphane Mallarmé]
El değmemiş, dipdiri, güzelim bugün,
Sarhoş bir kanatla yırtar mı bizim bu
Kar altında unutulmuş katı gölün
Donakalmış uçuşlar dolu buzunu?
El değmemiş, dipdiri, güzelim bugün,
Sarhoş bir kanatla yırtar mı bizim bu
Kar altında unutulmuş katı gölün
Donakalmış uçuşlar dolu buzunu?
[BENT]
El değmemiş, dipdiri, güzelim bugün
Güneş secde eder, Ay selam durur
Kurulsun meclisler, başlasın düğün
Nazarım değdiği her yer kavrulur
Kıskanır yıldızlar, söner ferleri
Biz yürüdük, mevsim bahara döndü
Utanır dünyanın şaheserleri
Tarihin kandili bizle göründü
Kimiz biz? Tanrı’nın "Ol!" dediği
Kudret kaleminin son çizgisiyiz
Yusuf’un kuyuda hayal ettiği
O eşsiz rüyanın ta kendisiyiz
Bir afet-i devran, mülk-i şahane
Görenin aklını başından alır
Güzellik bizdedir, sözler bahane
Efsane dediğin bizden çoğalır
Kâinat gözünü dikmiş de bakar
Zamanı durduran iksir bizdedir
Bir bakışımız ki, dünyayı yakar!
Cennetin tapusu, o da bizdedir
Kokumuz Muhammed, özümüz haktır
O’nun aynasıdır parlayan yüzler
Alnımız açıktır, bahtımız paktır
Lal olur bizi tarif eden sözler
Suya aksimiz düştü, pınar arındı
Çağlayanlar bizle coştu, köpürdü
Ceylanlar seke seke durdu, bakındı
Zerafet dersini bizden götürdü
Rüzgâr saçımızı okşasa, eser
Yoksa yaprak bile kımıldamaz hiç
Ormanın o yeşil, zümrüt sabahı
Uyanmak için her teheccüc
Kelebekler bizden öğrendi süsü
Arılar balını bizden devşirir
Dağıttık üstünden o gri pusu
Tabiat takvimi bizle değişir
Afrodit utandı, köpüğe döndü
Bizdeki cemâli görünce söndü
Eros'un okları tersine döndü
Aşkı kalbinden vurduk da geldik
Narkissos eğilip suya bakarken
Bizi gördü, unuttu kendi aksini
Apollon bıraktı o altın liri
Sanatın sırrını, çaldık da geldik
Prometheus ateşi bizden çaldı
Tanrılar o yüzden hayran kaldı
Görenler, cennetten rüya sandı
Hades'in buzunu kırdık da geldik
İskender cihana hâkim olsa da
Bizim önümüzde diz çöktü, şaştı
Kılıçlar kınında pas tuttu kaldı
Ordular haddini bizle aştı
Kanuni, "Muhibbi" mahlası ile
En yanık şiiri bize yazmıştır
Hürrem Sultan bile, o hırsı ile
Bizdeki edaya hayran kalmıştır
Şah Cihan, Tac Mahal taş yığınıdır
Bizim kalemizden harcı aldı
Babil’in o meşhur Asma Bahçesi
Gülünü, dalını bizden çaldı
Ne surlar dayandı, ne kale, burçlar
Fatih’in topları bizle gürledi
Çağ açıp, çağ kapar bu şen bakışlar
Mühürler fermanı bizle mühürledi
El değmemiş, dipdiri, güzelim bugün
Kevser ırmağında yıkandık geldik
Bize hayran kaldı Huri ve Gılman
Cennet kapısını açtık da geldik
Süleyman mührünü bize bıraktı
Belkıs'ın tahtına çıktık da geldik
Hüdhüd kuşu bile bizden haberli
Kaf Dağı'nı aşıp, uçtuk da geldik
Ateşler yakmadı, olduk gülizar
İbrahim bağında açtık da geldik
İsmail teslimiyet hırkasın giymiş
Gökten inen koç olduk da geldik
Eyyüb'ün yarası bizle onuldu
O şifalı suyu içtik de geldik
Yunus'u deryada yutan o balık
Bizi gördü, yol verdi, geçtik de geldik
Asa-yı Musa'dır bizim duruşumuz
Kızıldeniz'leri yardık da geldik
Firavun korkudan titrerken o an
Tur Dağı'nda sırra erdik de geldik
Güzellik bir "Gizli Hazine" idi
Rabbin "Ol!" emriyle göründük bugün
Âlemlerin nuru, Resul aşkına
Kâinata rahmet, büründük bugün
[ŞİİR, Stéphane Mallarmé]
El değmemiş, dipdiri, güzelim bugün,
Sarhoş bir kanatla yırtar mı bizim bu
Kar altında unutulmuş katı gölün
Donakalmış uçuşlar dolu buzunu?
El değmemiş, dipdiri, güzelim bugün,
Sarhoş bir kanatla yırtar mı bizim bu
Kar altında unutulmuş katı gölün
Donakalmış uçuşlar dolu buzunu?
ORUÇ AYI GİTDİ YİNE
[ŞİİR, Şeyh Üftâde]
Ey dostlarım ağlaşalım
Oruç ayı gitdi yine
Hasret edip inleşelim
Oruç ayı gitdi yine
Bir nûr idi Hakk’dan gelip
Göklere nûru dolup
Sâdıkların elin alıp
Oruç ayı gitdi yine
[BENT]
Cebrail’in izi vardı
Gökten inen gizi vardı
Müjdesiyle bizi sardı
Oruç ayı gitti yine
Can evime mihman idi
Dertlilere derman idi
Hakk’tan gelen ferman idi
Oruç ayı gitti yine
Teravihler lezzet idi
Müminlere izzet idi
Şeytanlara zillet idi
Oruç ayı gitti yine
Kandilleri sönük şimdi
Boynumuz bak bükük şimdi
Ruhum sana dönük şimdi
Oruç ayı gitti yine
Sahurların nuru söndü
Dünya eski çarka döndü
Gönül kuşu yere kondu
Oruç ayı gitti yine
Kesti o kem dillerini
Bağladı tüm ellerini
Kırdı küfrün bellerini
Oruç ayı gitti yine
Ekmeği biz ittik elden
Geçtik tatlı, hem de baldan
Korkumuz yok kıtlık, hâlden
Oruç ayı gitti yine
"Rezzak O'dur" dedik durduk
Sofraları Hakk'a kurduk
Dünya malın’ yere çaldık
Oruç ayı gitti yine
Buğday değil, doyuran O
Can evini duyuran O
Emri böyle buyuran O
Oruç ayı gitti yine
Şehvet putu yandı o gün
Nefis bize kandı o gün
Tüm hevesler dondu o gün
Oruç ayı gitti yine
Nesil O'ndan, hayat O'ndan
Can veririz şirin candan
Geçtik tenle imtihandan
Oruç ayı gitti yine
Bir ordu ki yemez içmez
Dünya malı kefen biçmez
Bu imandan asla geçmez
Oruç ayı gitti yine
Kesti küffar ellerini
Yırttı bütün tüllerini
Savurmuştu küllerini
Oruç ayı gitti yine
Ey Müslüman, tut safını
Bozma sakın insafını
Bekle Hakk'ın o affını
Oruç ayı gitti yine
Elveda ey şehr-i rahmet
Bize kaldı bunca zahmet
Şefaat yâ Muhammed
Oruç ayı gitti yine
Özgür’üm bak yaktı hasret
Gelir mi hiç böyle fırsat
Bize düştü yine gurbet
Oruç ayı gitti yine
[ŞİİR, Şeyh Üftâde]
Zâlimlerin yollarını
Kesmiş idi ellerini
Yıkmış idi illerini
Oruç ayı gitdi yine
Oruç ayı gitdi yine
GONYALU
[ŞİİR, İbrahim Alaeddin Gövsa]
İri, geniş çehresinde dalgalı
Parça parça güneş, barut lekesi.
Çatık kaşlar gösterir ki kavgalı
Alnındaki büklümlerde öfkesi.
Çene enli, elmacıklar az çıkık,
Kahramanca yüzden taşar gür bıyık.
Geniş göğüs, iri, metin omuzlar,
Bâzusunda burç eğilen bir civân.
Şimdi yerde bin güçlükle kımıldar,
Bir yıkılmış kale gibi perişan.
– Geçmiş olsun, nasıl oldu?
– Döğüştük.
Cevab budur, çok söylemez asîl Türk.
Çok söylemez, fakat o sâf gözleri
Rûhundaki derinliği anlatır.
Orda harbi, intikamı, zaferi,
Orda köyü, evi, aşkı hep vardır.
Âh o gözler ölüm, hicrân, kan dolu.
– Nerelisin a hemşerim?
– Gonyalu…
[BENT]
Yüzünde var barut izi
Güneş yakmış o benizi
Çatık kaşla süzer bizi
Gözü kara Gonyalu
Omuzları sanki çınar
Pazusunda kuvvet yanar
Bıyıkları kana banar
Pala bıyık Gonyalu
Dedim: "Nedir senin hâlin?"
Düşmüş yana o sağ kolun
Dedi: "Açık benim yolum"
Hışmı yaman Gonyalu
Gözlerinde vatan saklı
Sevdasıyla, aşkla yüklü
Asil soylu, hem de köklü
Gönlü garip Gonyalu
Az konuşur, özü söyler
Selam durur bütün köyler
Destan yazar, gönül eyler
Bizim yiğit Gonyalu
Omuzları sanki duvar
Ellerinde nasırlar var
Gözlerinde karlı dağlar
Bağrı yanık Gonyalu
Düşmüş ama devrilmemiş
Düşmana sır, söz vermemiş
Kimseden "ah" beklememiş
Alnı açık Gonyalu
Toprağına yüzün sürer
Düşmanına defter dürer
Hak yoluna ömür verir
Özü sadık Gonyalu
Yalan nedir, hiç bilmemiş
Sözünden geri gelmemiş
Hileye meyil vermemiş
Sözü senet Gonyalu
Helal etmiş o kanını
Feda kılmış bu canını
Yüceltmiş bak öz şanını
Ruhu cennet Gonyalu
Ekmeğini bölüşür
Dostu ile gülüşür
Zor gününde buluşur
Gönlü gani Gonyalu
Haksızlığa gelmeyen
Yalan yüze gülmeyen
Haram nedir bilmeyen
Yolu doğru Gonyalu
İçinde bir sır taşır
Dağlar ile yarışır
Mevla’sına karışır
Sırrı derin Gonyalu
Dili kilit Gonyalu
Başı dimdik Gonyalu.
Kaşı çatık Gonyalu
Boynu bükük Gonyalu
ŞÖYLE GARİP BENCİLEYİN (BİR DOSTU ÖLÜ GÖTÜRMEK)
[ŞİİR, Yunus Emre]
Acep şu yerde varm'ola
Şöyle garip bencileyin
Bağrı başlı gözü yaşlı
Şöyle garip bencileyin
Söyler dilim ağlar gözüm
Gariplere göynür özüm
Meğer ki gökte yıldızım
Şöyle garip bencileyin
Nice bu dert ile yanam
Ecel ere bir gün ölem
Meğer ki sinimde bulam
Şöyle garip bencileyin
Bir garip ölmüş diyeler
Üç günden sonra duyalar
Soğuk su ile yuyalar
Şöyle garip bencileyin
[BENT]
Pencerede perde inik
Yüreğimde binbir ezik
Ocağında ateş sönük
Savrulmamış külü kaldı
Evin yolu yokuş idi
Ruhun sanki bir kuş idi
Bu gördüğüm bir düş idi
Uyanmayan uyku kaldı
Ne malın var ne mülkün
Bitti dünya yükün
Söylediğin yanık türkün
Telde mızrap izim kaldı
Çektiğin kehribardı
Her tanesi efkârdı
Gün akşamdan tez karardı
İmame boş, tane kaldı
Musallada soğuk taşın
Toprak atar arkadaşın
Daha kaçtı senin yaşın
Şu gençliğin hatrı kaldı
Diploma var, alan yok
Asker oldun, gelen yok
Hâlimizden bilen yok
Hayal meyal yüzü kaldı
Dalda taze çiçek idin
Pır pır eden böcek idin
Sen dünyada gerçek idin
Bize yalan dünya kaldı
Nazlı nazlı gidişin var
Beni benden edişin var
Meleklerle gülüşün var
Burda garip kullar kaldı
Ne beşiğin sallanacak
Ne çocuğun dillenecek
Adın kimle söylenecek
Dertli dertli yârin kaldı
Kınan tasta kurudu bak
Gözü yolda bürüdü bak
Aşkın sırra yürüdü bak
Ciğerimde közü kaldı
Beyaz atın yelesi yok
Bu derdin hiç çaresi yok
Ölümün bir hilesi yok
Yürekte bir sızı kaldı
Dört arkadaş birinizdir
Tahta kutu yükünüzdür
Bilin ki tek mülkünüzdür
Bir avuçluk mezar kaldı
Dönüş yolu epeyi uzun
Dinlen biraz, yorgun başın
Yağmurlar da bırak yağsın
Yıkanacak taşın kaldı
Özgür der ki; bu ne iştir
Gelen geçer, bir gidiştir
Ölüm pek çetin bir iştir
Bana yalan dünya kaldı
[KÖPRÜ]
Özgür der ki; bu ne iştir
Gelen geçer, bir gidiştir
Ölüm pek çetin bir iştir
Bana yalan dünya kaldı
[ŞİİR, Yunus Emre]
Acep şu yerde varm'ola
Şöyle garip bencileyin
Bağrı başlı gözü yaşlı
Şöyle garip bencileyin
Söyler dilim ağlar gözüm
Gariplere göynür özüm
Meğer ki gökte yıldızım
Şöyle garip bencileyin
Nice bu dert ile yanam
Ecel ere bir gün ölem
Meğer ki sinimde bulam
Şöyle garip bencileyin
Bir garip ölmüş diyeler
Üç günden sonra duyalar
Soğuk su ile yuyalar
Şöyle garip bencileyin
YÂRİM İSTANBUL’U MESKEN Mİ TUTTUN
[ŞİİR, Laedri]
Yârim İstanbul’u mesken mi tuttun
Gördün güzelleri beni unuttun
Sılaya dönmeye yemin mi ettin
Gayrı dayanacak özüm kalmadı
Mektuba yazacak sözüm kalmadı
Yârim sen gideli yedi yıl oldu
Diktiğin fidanlar meyveyle doldu
Seninle gidenler sılaya döndü
Gayrı dayanacak özüm kalmadı
Mektuba yazacak sözüm kalmadı
Yârimin giydiği ketenden gömlek
Yoğumuş dünyada öksüze gülmek
Gurbet ellerinde kimsesiz ölmek
Gayrı dayanacak özüm kalmadı
Mektuba yazacak sözüm kalmadı
İğde çiçek açmış dallar götürmez
Dağlar diken olmuş kervan oturmaz
Benim bağrım yufka sitem götürmez
Gayrı dayanacak özüm kalmadı
Mektuba yazacak sözüm kalmadı
[BENT]
Gördüğünü var mı sandın
Aslın nurdu, nar mı sandın
O güzelleri yâr mı sandın
Sırrı aşikâr mı sandın
Kuyu derin, ipin kısa
Yusuf küsmüş o libasa
Kapıldın o boş hevese
Yırtılanı ar mı sandın
Sıla neresi, unuttun mu
Taşı, tuncu yâr tuttun mu
Sen kendini avuttun mu
Yarayı sarar mı sandın
Secde eden başın hani
Gözündeki yaşın hani
Pişen sıcak aşın hani
Zararı sen kâr mı sandın
Zincirlerin altından mı
Tahtın, kara bahtından mı
Korkun son rıhtımdan mı
Zindanı saray mı sandın
Gölgen senden uzun düştü
Payına hep hüzün düştü
Yüreğine sızın düştü
Güneşi doğar mı sandın
Aynalara bakamazsın
Bir kibriti çakamazsın
Bu günahı yakamazsın
Mahşeri pazar mı sandın
Kalem küstü, kâğıt yandı
Sözün bitti, dil usandı
Gören seni, adam sandı
Cahili yazar mı sandın
Bahçende gül soldu gitti
Bülbül sustu, öldü gitti
Ömür bitti, doldu gitti
Mevsimi bahar mı sandın
Boynundaki tasmalarla
Oynadığın asmalarla
Ruhundaki yosmalarla
Haramı helal mi sandın
İplerin var, başkasında
Hayallerin Kaf Dağı’nda
Bu kuklalar sofrasında
Kendini Özgür mü sandın
[ŞİİR, Laedri]
Gayrı dayanacak özüm kalmadı
Mektuba yazacak sözüm kalmadı
KÖYLÜLERİ NASIL ÖLDÜRMELİYİZ
[ŞİİR, Şükrü Erbaş]
Köylüleri niçin öldürmeliyiz?
[AÇILIŞ]
Niçin öldürmeliyiz hususunda sanırım artık hemfikiriz
Gerekçeler tamam, vicdanlar rahat, karar kesin
Fakat nasıl olmalı bu? Bu işi nasıl halledeceğiz?
Estetik mi olsun, vahşi mi?
Sessiz mi olsun, yoksa…
Bir şölen gibi mi?
[1. BENT]
Nasıl kıyılır bu cana, usulü ne olmalı?
Kan mı akmalı su gibi, kadehler mi dolmalı?
Yoksa sessiz sedasız bir gece vakti mi biz
Kazıyalım kökünü, kalmasın tek bir filiz
Hayır, gürültülü olsun, ibret olsun âleme
Yakışmaz sessiz ölüm, bu kutlu mücadeleye
Öyle bir sahne kuralım ki benzesin kıyamete
Kurban edelim hepsini o yüce medeniyete!
Evvela taptıkları o kutsal toprak ile
Doldurun ağızlarını, tıkın nefeslerini
Çamurla sıvayın ki o kaba dillerini
Bir daha söylemesinler yanık türkülerini
Kendi kör bıçaklarıyla, paslı tırpanlarıyla
Doğramalı etlerini, biçmeli ekin gibi
Harman yerine serip o nasırlı gövdeleri
Dövenle ezmeli ki ayrılsın ruh ve deri
Kazma saplarıyla vurun, çatırdasın kemikler
Anlasınlar neymiş o toprağa vurmak her gün
Kendi kuyularına atın, taş doldurun üstüne
Karanlıkta çürüsünler, görmesinler gün yüzü
Ya da durun, onları güzellikle boğalım
Parfüm koklatın zorla, leş kokan burunlara
Mozart çalın son sesle, patlasın kulakları
Dayanamaz o akılları bu zarif oyunlara
Bağlayın sandalyeye, aynalar koyun önüne
Kendi çirkin yüzlerine bakarak can versinler
Estetik bir şok ile dursun kaba kalpleri
Güzelliğin zehrini damarda hissetsinler
Kitap sayfalarıyla kesin o kalın parmakları
Şiir okuyun onlara, öyle bön bön baksınlar
Anlamadıkları her söz bir kurşun olsun onlara
Cehaletin utancıyla kavrulup da yansınlar
Veya salın üstüne aç kalmış köpekleri
Boğuşmayı severler ya, görsünler hasmı şimdi!
Parçalasın dişleriyle, o ağırkanlı eti
Tabiat geri alıyor bak verdiği emaneti
Derilerini yüzüp de davul yapın gergin
Çaldıkça inlesin o bitmeyen cehaletleri
Kemiklerinden kule, kafatasından duvar
Örün ki sınırlarına, korksun tüm nesilleri
Beton dökün üstlerine
Gri, soğuk bir beton
Heykel olsun donup kalsın
Gelsin artık mutlu son
Presleyin gövdeleri
Asfalt yapın yollara siz
Üzerinden geçsin artık
O lüks arabalarımız
Fabrika bacalarına
Yakıt yapın yağlarını
Çarklar dönsün, dişliler
Ezsin o sığ başlarını
Söyleyin şimdi bana
Yetti mi bu tarifler?
Az bile, az bunlara
O çekilen zahmetler
Kazmayla, kürekle
Tırpanla, orakla
Estetikle, sanatla
Betonla, yasakla!
Vurun, vurun durmayın
Bu bir temizlik şöleni
Kâinat alkışlıyor
Köylüyü öldüreni!
[ŞİİR, Şükrü Erbaş]
Köylüleri niçin öldürmeliyiz?
Köylüleri niçin öldürmeliyiz?
[2. BENT]
Bitti işte temizlik, dindi o kaba sesler
Tarlalar dümdüz oldu, ne başak var ne diken
Kerpiçler toz duman, tezek kokusu gitti
Şehirler birleşti bak, ufukta yok bir engel
O nasırlı elleri toprağa gömdük derin
Artık kimse sümkürmez o şık kaldırımlara
Otobüsler tertemiz, ayak kokusu bitti
Parfüm sıkmış gibiyiz bütün manzaralara
Gözümüz aydın olsun, estetik kazandı bak
Ne şalvarlı bir gölge ne kasketli bir kafa
Her taraf cam ve çelik, her yer steril, parlak
Kaldırdık o geçmişi, en tozlu, en kör rafa
Lakin söyleyin şimdi, bu sofrayı kim kurar?
Domatesi kim eker, buğdayı kim savurur?
Kimi azarlayacağız, kime hava atacağız?
"Köylü" diye ezmezsek, kime efendi deriz?
Et bitti, süt kesildi, yumurta zaten hayal
Laboratuvar etiyle, doyacağız besbelli
Toprak küstü bizlere, tohum çatlamaz oldu
Betonu kemiririz, aç kalırsak, temelli
Türküler sustu birden, neşet gitti, saz gitti
Caz dinleriz artık biz o soğuk barlarda hep
Ama bir eksik var bak, ciğer yanmıyor artık
Ruhumuz üşüyor o teknik şarkılarda hep
Kime cahil deriz şimdi, kimi eğiteceğiz?
Kimi kurtaracağız, o yüce filmlerde?
"Öteki" olmayınca, "ben" de eridi gitti
Manasız kaldı hepsi, o pek derin ilimler de
Seçim vakti gelince kime kızarız artık?
Makarnacı kalmadı, herkes latte içiyor
Mazeret bitti beyler, başarısızlık için
Artık bu elit gömlek bize pek dar geliyor
Bıçağı kapın beyler
Çatalı tutun hanımlar
Köylü bitti madem ki
Yanıyorsunuz açlıktan
Dönmüşken gözlerimiz
Bakıyorken yana yana
Yiyin birbirinizi hadi
Kalmasın tek bir tane!
[ŞİİR, Şükrü Erbaş]
Köylüleri niçin öldürmeliyiz?
Köylüleri niçin öldürmeliyiz?
[3. BENT]
Aç kalmadık korkmayın, gemiler yük taşıyor
Şili'den elma gelir, Çin'den sarımsak gelir
Çoban lazım olursa ithal ederiz elbet
Nasılsa bu düzene her türlü ahmak gelir
Köylüleri öldürdük, köyleri yuttuk tamam
Her yer şehir, her yer biz, her yer aynı terane
Sıkıntıdan patlarız, düşmansız bu cennette
Yaratacağız içimizden yeni bir "köylü" yine!
ÇEKEMEM BU DERDİ BÖLEK SENİNLE
[ŞİİR, Laedri]
Yine gam yükünün kervanı geldi
Çekemem bu derdi bölek seninle
El aman yosmalar çaresiz kaldım
Çekemem bu derdi bölek seninle
Gel hadi el ele dağlardan aşak
Engin geçek yücelere ulaşak
Sevinci paylaşak gamı paylaşak
Çekemem bu derdi bölek seninle
[BENT]
Vurmadan başa gazel
Yabana esmeden yel
Uzatıp yârim bir el
Buralardan gel gidek
Gözlerim zulmü gördü
Zalimler hüküm sürdü
Vicdanlar sanki kördü
Ver elini, gel gidek
Dünya köhne bir hanmış
İçinde canlar yanmış
Ruhumuz buna kanmış
Şu diyardan gel gidek
Gölge düştü şanıma
Kıydı tatlı canıma
Alıp seni yanıma
Dağ başına, gel gidek
Ne mecnun var ne leyla
Gayri satılır parayla
Ölüm gelip sırayla
Can almadan, gel gidek
Ekmeği taştan katı
Yıkılsın saltanatı
Eğerleyip kıratı
Enginlere gel gidek
Pula kul olanlardan
Saçını yolanlardan
Geride kalanlardan
Kaçalım da gel gidek
Gönül gözü körleşti
Zalimler hep birleşti
Dert sineme yerleşti
Devasına gel gidek
Ne iz kalsın ne de toz
Ne bahar var ne de yaz
Tükenmeden doğru söz
Nasip ise, gel gidek
Giden dönmez yolundan
Tutan olmaz kolundan
Anlamazlar hâlinden
Dönülmeze gel gidek
Çiğneniyor karınca
Zalim hükmü verince
İnceldiği yerince
Kopan yere, gel gidek
Şu vitrinler süslüdür
Garipler hep yaslıdır
Yüreğimiz hislidir
Tenhalara gel gidek
Kuşluk vakti revanda
Kalmadan bu ziyanda
Bu sabah ilk ezanda
Çık yanıma gel gidek
Eşya ruha yük oldu
Boynumuz bak büküldü
Üstümüzden döküldü
Çırılçıplak gel gidek
Tükendi bak tüm varım
Faydası yok bu kârın
Hesabı zor zararın
Helalleşip gel gidek
Gonca gülü dererekten
Muradına ererekten
Oynayıp da gülerekten
Bayram gibi gel gidek
Diz dize gel verek yâr
Postu da gel serek yâr
Sırrına gel erek yâr
Halvetlere gel gidek
Kimse bilmez sırrımı
Çeken olmaz kahrımı
Özgür adlı mezarı
Kazmaya yâr, gel gidek
[ŞİİR, Laedri]
Bağımıza gazel düştü güz oldu
Geçti yaz ayları akşam tez oldu
Derdim bin iken de bin beş yüz oldu
Çekemem bu derdi bölek seninle
Gel kanat ol gönül kuşum üstüne
Söyle ne dilersen başım üstüne
Ölürsem yazılsın taşım üstüne
Çekemem bu derdi bölek seninle
GÜZEL NE GÜZEL OLMUŞSUN
[ŞİİR, Karac’oğlan]
Güzel, ne güzel olmuşsun
Görülmeyi, görülmeyi
Siyah zülfün halkalanmış
Örülmeyi örülmeyi
Örülmeyi örülmeyi
Örülmeyi örülmeyi
[BENT]
Salınıp meydana çıktın
Gün, doğduğuna utansın
Beni bir bakışla yaktın
Can, durduğuna utansın
Sürünmüşsün yaban koku
Tenin çiçeklerin kökü
Bastırırsın, yoktur hakkı
Itır, koktuğuna utansın
Yayla yeli vurur döşe
Benleri dağılmış başa
Yâr sinemi vurdu taşa
Taş, kırdığına utansın
Dedim dilber, adın nedir?
Dedi, âşığa cilvedir
Gönül kuşum pervanedir
Od, yaktığına utansın
Başın koydun kuş tüyüne
Dalıp gittin o düğüne
Uyanırsın ya bugüne
Düş, bittiğine utansın
Yürüdün iz ettin yolu
Büktün bu kanadı kolu
Sana varmayan yolcu
Göçtüğüne utansın
İnce belde gümüş kemer
Âşıklar çilesin çeker
Seni yazmayan kader
Alna düştüğüne utansın
Bahçende goncalar açar
Kokusun âleme saçar
Yelin, senden alır kaçar
Gül, koktuğuna utansın
Bastığın yer olur iz
Saklarız sırrını biz
Sana bükülmeyen diz
Çöktüğüne utansın
Nefesin değer yüze
Hacet yok başka söze
Sana değmeyen gece
Gün olduğuna utansın
Arı gezer çiçek, dalda
Aklı kalmış o cemalde
Senden yapılmayan bal da
Bal olduğuna utansın
Gerdanda çifte benler
Bunu sevda çeken anlar
Seni övmeyen diller
Döndüğüne utansın
Güneş vurur şavkı düşer
Görenin aklı şaşar
Zülfünü çözmeyen rüzgâr
Estiğine utansın
Özgür’üm der ki n'olur
Seven elbet dengin bulur
Sana dokunmayan yağmur
İndiğine utansın
[ŞİİR, Karac’oğlan]
Bahçende gülün güllenmiş
Şeyda bülbülün dillenmiş
Koynunda memen kirlenmiş
Emilmeyi emilmeyi
Emilmeyi emilmeyi
Emilmeyi emilmeyi
Mendilin yudum, arıttım
Gülün dalında kuruttum
İsmin ne idi unuttum
Sorulmayı sorulmayı
Seğirttim ardından yettim
Eğildim yüzünden öptüm
Adın bilirdim unuttum
Çağırmayı çağırmayı
Çağırmayı çağırmayı
Çağırmayı çağırmayı
Benim yârim bana küsmüş
Zülfünü gerdana dökmüş
Muhabbeti benden kesmiş
Sevilmeyi sevilmeyi
Çağır Karac'oğlan çağır
Taş düştüğü yerde ağır
Yiğit sevdiğinden soğur
Sarılmayı sarılmayı
Sarılmayı sarılmayı
Sarılmayı sarılmayı
KALBİM
[ŞİİR, Ergin Günçe]
Kalbim, bu sessiz sonbaharda
Bugünkü atlaslara inanma sakın
[BENT]
Ben bu şiiri ters yazdım kalbim
O kırma tüfeği artık indir
Namlu soğusun, atlas yalan
Dünya yuvarlak değilmiş meğer
Uçurumlardan düştük ya hep
Çiçekli vadiler artık yalan
Dosyan kabarık, sabıkan ağır
Sen ne güzel suçlar işledin öyle
Yasak kelimeler geçirdin gümrükten
Kaçak hisler taşıdın yanında yörende
Kaşlarını çattın ya şaşırdı görenler
Ama işte bitti bak köpüklü vaatler
Yolunu buldun yıldızlarla
Kimse mendil sallamaz arkandan ya
Boşalt o kaçak yüklerini
Pusulanı kır at, Kuzey’ini
Kalbim, sen bizi kışa götürdün
Güney’e, Güney’e, çöle düşürdün
Sen bizi durmadan düşe götürdün
Durmadan buruk meyvelere götürdün
Bunca yıl yaşadın, ama hiç ölmedin
Gitmek suçunu taammüden işledin
İyisi mi son bir tutanak tut da
Öyle git bana soracak olursan
Kalbim, yok ki hiç iyi hâlin
Yattığın yeri sev gayri
Bu ranza senin, duvar senin
Güzel suçlar koğuşudur evin
Kalbim, biletin yandı be çoktan
O kızıl feneri söndürerekten
Unutma kalbim yakalanmadın sen
Kendi rızanla bitti bu firar
HATIRALAR ANNESİ
[ŞİİR, Baudelaire]
Hatıralar annesi, sevgililer sultanı,
Ey beni şadeden yar, ey tapındığım kadın.
Ocak başında seviştiğimiz o zamanı,
O canım akşamları elbette hatırlarsın.
Hatıralar annesi, sevgililer sultanı.
O akşamlar kömür aleviyle aydınlanan!
Ya pembe buğulu akşamlar, balkonda geçen
Başım göğsünde, ne severdin beni o zaman!
[BENT]
Yine o saatler... Zaman çürüyor
Odanın kalbine korku yürüyor
Zift gibi bir leke sineye dolar
Odaya sinsi bir hayalet sızar
Kilitler nafile, bunu bilirim
Anahtar istemez benim gelinim
Çatlaktan sızarsın bir duman gibi
Duvarı aşarsın bir güman gibi
Ne parfüm kokusu ne sıcak bir ten
Toprak kokuyorsun, ıslak bir kefen
Oturdun ama yatağım çökmedi
Binlerce çiçekle ruhum ezildi
Bakmaya korkarım, o yüzün kara
Öptüğüm dudaklar morarmış yara
Saçında bir çelenk, matem çiçeği
Bataktan gelmiş o ölüm çiçeği
Yâd et diyorsun o meşum zamanı
Şarap niyetine içtiğimiz kanı
Balkonda geçen o yalan günleri
Soldurduk beraber, açan gülleri
Tenin bir mermer, gayri çatlamış
O yeşil gözlerin freni patlamış
Toprak kokuyorsun, yağmur ve çamur
Hangi kurt seni kendine saklamış
Git artık başımdan horoz ötmeden
Sabahın seheri henüz tütmeden
Gitmezsin bilirim, dondu bu zaman
Vermiyor kimseler derdime aman
Pencere örüldü, kapı duvardır
Bu hatıra bize dar bir mezardır
Gömüldük buraya, sağken seninle
Üşürüm ben artık o buz teninle
Sen ölü mağrursun, ben canlı tutsak
Beni bu ayazdan kim kurtaracak
Bana vergi değil unutmak seni
Her gece giyerim ben bu kefeni
Ey benim şahdamar üstünde buzum!
Ey benim çürüyen o son yıldızım!
Yat artık yanıma, al sıcağımı
Söndürdün sen benim son ocağımı
Madem ki sabahlar olmuyor bize
Hacet yok artık yemine, vaaza
Beraber çürümek kaderdir burda
Bu sonsuz "şimdi"de, bu ıssız yurtta
Sus artık ne olur, o zehrin değsin
Bırak da bu gece, boynumu eğsin
Bitsin işkence, donsun gece
Ölüm dediğimiz iki hece.
Üstüne eğilirken ben, ey günahımın pınarı
Çürüyen bir kefendi üstümüzde gece
Kahrolur mahvolurdum zehrini içtikçe
[ŞİİR, Baudelaire]
Bulmuştu ayakların ellerimde yerini.
Kalınlaşan bir duvardı aramızda gece.
Bana vergi o tatlı demleri hatırlamak;
Yeniden yaşadığım, dizlerinin dibinde
O 'mestinaz' güzelliğini boştur aramak,
Sevgili vücudundan, kalbinden başka yerde,
Bana vergi o tatlı demleri hatırlamak;
O yeminler, kokular sonu gelmez öpüşler,
Dipsiz bir uçurumdan tekrar doğacak mıdır?
Nasıl yükselirse göğe taptaze güneşler.
Güneşler ki en derin denizlerde yıkanır.
O yeminler, kokular, sonu gelmez öpüşler!
[KÖPRÜ]
Kâbuslar ecesi, acılar sultanı
Ey beni mahveden yâr, ey kaçtığım kadın!
Mezar başında üşüdüğümüz o zamanı
O zehirli akşamları elbet hatırlarsın
[ŞİİR, Baudelaire]
O yeminler, kokular sonu gelmez öpüşler!
ÖZLEM
[BENT]
Vuracağım kendimi mavi akşama
Şehirler geride, toz duman kalsın
Değmesin hiç kimse şu gamlı başıma
Rüzgâr saçlarımı okşayıp yıkasın
Kapadım kapıları, kilit vurdum aklıma
Ne bir söz sızsın içeri, ne fikir, ne de tasa
Mavi bir akşamüstü, çıkıp gitsem rıhtıma
Rüzgâr silse ismimi, ne kanun kalsa ne yasa
Ayaklarım altında ezilsin kuru otlar
Tenim hissetsin ancak toprağın serinini
Sussun beynimdeki o gürültülü putlar
Duyayım damarımda, hayatın seslerini
Konuşmak yük bana, susmak en güzel lisan
Bir ağaç gibi dilsiz, bir taş gibi bahtiyar
Yürüsem, sade yürüsem, olmasam
Tabiatın şefkatli göğsü olsa bana yâr
Özgür’üm, avareyim, kimliğim kayıp
Tabiatın koynunda bir mülteciyim
Mutluluk dediğin ne günahtır ne ayıp
Ben bu akşamüstü bir bilmeceyim
[ŞİİR, Rimbaud]
Mavi yaz akşamlarında, özgür, gezeceğim,
Ayaklarımın altında nemli, serin kırlar;
Başakları devşirip otları ezeceğim,
Yıkayıp arıtacak çıplak başımı rüzgâr.
Ne bir söz, ne düşünce, yalnız bitmeyen düş
Ve yüreğimde sevgi; büyük, sonsuz, umutlu,
Çekip gideceğim, çingene gibi, başıboş
Doğada, -bir kadınla birlikte gibi mutlu.
BANA NE SENDEKİ DİRLİK DÜZENLİK
[ŞİİR, Baudelaire]
Bana ne sendeki dirlik düzenlik?
Hem güzel ol, hem de acı duy! Ekler
Gözyaşı yüzüne başka güzellik,
Yeşillikte bir su gibi üstelik;
Borayla canlanır çünkü çiçekler.
[BENT]
Seni ben alnından sevinç büsbütün
Kovulup gidince artar kederim
O korkunç bulutla, dans et isterim
Yılgıdan bir evde seni beklerim
Güzellik dediğin bir yara izidir
Düzlükte bulunmaz, uçurumda o
Senin bu hâlinde sultanlık gizlidir
En güzel resim bu, en kanlı tablo
Okşayan elime sen, can çekişme sun
Ruhumuz birleşsin, acıyla yoğrulsun
Ey derin, paslı ezgi; dudağımdaki zehir
Ağla ki kurumasın o aramızdaki nehir
Başında toplansın kapkara bulutlar
Kırılsın o cılız, en sahte umutlar
Sen ne zaman düşsen, o dipsiz uçuruma
Hayran kalırım ben, bu mahzun tavrına
[ŞİİR, Baudelaire]
Bana ne sendeki dirlik düzenlik?
Hem güzel ol, hem de acı duy! Ekler
Gözyaşı yüzüne başka güzellik,
Yeşillikte bir su gibi üstelik;
Borayla canlanır çünkü çiçekler.
ÇAY EVİ
[ŞİİR, Ezra Pound]
Çay evindeki o kızcağızın
Eski güzelliğinden eser yok şimdi,
Ağustos sıcağı vurmuş, soldurmuş benzini.
Merdivenleri de öyle seke seke çıkmıyor artık;
Heyhat, o da yaşını başını alacak,
Bırakırken çöreğimizi önümüze
Masamıza estirdiği o gençlik pırıltısı
Artık yüzümüze vurmayacak.
O da yaşını başını alacak, o da kocayacak.
[BENT]
Eteğin savrulurken bir bayrak gibi şanlı
Dolaşırdı damarda hayat, canla başla
Merdivenler inlemez, aksine raks ederdi
O bastıkça basamak, "bir daha bas" da derdi
Kahkahası çınlardı gümüş bir dere gibi
Yıkayıp paklardı en kirli, paslı garibi
Konuşurken ağzından dökülürdü inciler
Dinerdi o mecliste en devasız sancılar
Bilmezdi yorulmayı, tanımazdı hiç ah’ı
Karanlık nedir bilmez, yaşardı hep sabahı
Omuzları dik durur, başı göklere değer
Meğer hayat o imiş, yaşamak oymuş meğer
O ten senin sanırdın, tapusu sende sandın
Lakin kiracıymışsın o görkemli sarayda
O gergin duran boyun, o yay gibi kaşların
Omuzların dikliği ödünç verilmiş sana
O eski saltanatın devri kapandı şimdi
Emrine amadeydi zaman bir köle gibi
Başını çevirince, rüzgâr yön değiştirir
Gülüşünle doğardı güneşlerin en garibi
Hani o pamuk tenin? Hani o çelik iraden?
Hangi gece soyundun o ilahi libastan?
Veda etsen gidene, belki huzur bulursun
Lakin gitmiyor için, orada kalır durursun
En acısı da budur ya, ruhun hâlâ o yaşta
İçinde bir kız çocuğu, çırpınıyor telaşla
Gençlik ödünç elbiseydi, süre doldu soyundun
Çırılçıplak bir hüzünle kalakaldın sonunda
[ŞİİR, Ezra Pound]
Ağustos sıcağı vurmuş, soldurmuş benzini.
Merdivenleri de öyle seke seke çıkmıyor artık;
Heyhat, o da yaşını başını alacak,
Bırakırken çöreğimizi önümüze
Masamıza estirdiği o gençlik pırıltısı
Artık yüzümüze vurmayacak.
O da yaşını başını alacak, o da kocayacak.
DOĞU EKSPRESİ
[ŞİİR, Rimbaud]
Küçük, pembe, mavi yastıklı kompartımanda
Yola çıkacağız bu kış.
Çılgın öpücükler yuvarlanacak her yanda
İkimiz rahat, başıboş...
Akşamın gölgeleri sarkınca pencereden
O kurtların yüzünü,
Ve o kara şeytanları görmemek için, sen
Yumacaksın gözünü.
[BENT]
Beyaz bir uyku gibi çökerken şehre akşam
Rayların ninnisiyle başlar başka bir yaşam
Çekilir peronlardan el sallayan gölgeler
Şimdi seninle baş başa, ne gam var ne de keder
Buğulu camlarımız mühürler dışarıyı
İçerde saklı kalsın ömrün en tatlı zamanı
Dışarda tipi, boran, o kurtların şarkısı
Burada kadife ten ve çayın sıcaklığı...
Telgraf direkleri kaçışır birer birer
Karanlık ormanlara ay ışığı, kar girer
Sen başını yaslarsın o pembe yastığına
Ben dalarım yüzünün o eşsiz ışığına
Bir vagon ki, dünyadan koparılmış bir ada
Sanki bizden başkası kalmamış bu rüyada
Ne bilet soran vardır ne kapıyı tıklayan
Sadece tekerlekler, zamanı sayıklayan
Gözlerin kapanırken mahmur bir kedi gibi
Düşer omuzlarına saçların, ipek gibi
Tam dalacakken uykunun en tatlı yerine
Bir sıcaklık dokunur ürperen tenine
Sanma ki bir örümcek ya da serseri sinek
Gezinir gerdanında bir gidip bir gelerek
Bu benim dudaklarım çizerken haritasını
Bozar senin o mağrur ve sessiz rüyanı
"Yapma" dersin naz ile boynunu bükerekten
Ama hoşnuttur gönlün bu tatlı engerekten
Aratır durur sana o görünmez böceği
Kaybederiz seninle mantığı ve gerçeği
Nefesim alev olur, yakar ince belini
Tutarım hiç bırakmam, o kıvranan elini
Dudaklarım inerken, o yasak vadilere
Karışır iniltimiz, o rayın seslerine
Gece, kara bir çarşaf, örterken ovaları
Biz geçeriz meçhulden, o ıssız yuvaları
Uzakta bir köy evi, yanar sönük bir ışık
Kim bilir hangi dertle, hangi kederle garip
Aldırma sen onlara, dön yine kuytumuza
Sarılalım sımsıkı şu anki uykumuza
Burası Nuh'un gemisi, tufan kopsa ne yazar
Dışarda ecel gezse, bize değmez o nazar
İstasyonlar geçelim, durmak yasaktır bize
Varsın hiç varmayalım o beklenen denize
Bu tren böyle gitsin sonsuzluğun ucuna
Bırakalım kendimizi rayların avucuna
Ne saat kalsın artık ne takvim ne de hüzün
Tek mevsim kış olsun hep, tek manzara da yüzün
Küçük, pembe yastıkta zaman donup kalmalı
Bu yolculuk, dünyada son nefesim olmalı
ESKİLER ALIYORUM
[ŞİİR, Orhan Veli]
Eskiler alıyorum
Alıp yıldız yapıyorum
Musiki ruhun gıdasıdır
Musikiye bayılıyorum
Şiir yazıyorum
Şiir yazıp eskiler alıyorum
Eskiler verip Musikiler alıyorum.
Bir de rakı şişesinde balık olsam
Bir de rakı şişesinde balık olsam
[BENT]
Eskiler alıyorum kapı kapı
Hüzünleri, kırık sandalyeleri…
Parlatıp parlatıp geceye asıyorum
Yıldız yapıyorum hepsini
Sonra oturup şiir yazıyorum
Şiir verip gökyüzü alıyorum
Gökyüzünü satıp bir kadeh musiki
Musiki ruhun gıdasıdır, biliyorum
Dönüp dolaşıp aynı yere geliyorum
Ne yıldız kalıyor ne de eskiler
Dünya dönüyor, ben dönüyorum
Şu geniş zamanda tek derdim bu
Eskiler alıyorum
Verip yıldız yapıyorum
Yıldızları bozdurup
Musikiye sayıyorum
Musiki ruhun gıdası
Ben ruhuma bakıyorum
Karnım doyunca birden
Oturup şiir yazıyorum
Şiiri kimse almıyor
Yine eskiye kalıyorum
Bu düzen böyle dönerken
En çok şunu istiyorum
[ŞİİR, Orhan Veli]
Bir de rakı şişesinde balık olsam
Bir de rakı şişesinde balık olsam
Bir de rakı şişesinde balık olsam
Bir de rakı şişesinde balık olsam
Bir de rakı şişesinde balık olsam
Bir de rakı şişesinde balık olsam
Bir de rakı şişesinde balık olsam
Bir de rakı şişesinde balık olsam
Eskiler alıyorum
Alıp yıldız yapıyorum
Musiki ruhun gıdasıdır
Musikiye bayılıyorum
RABBİM NİHAYET SANA
[BENT]
Rabbim, nihayet bitti şu ağır devlet dersi
Sustu o paslı mühür, o iştahlı vekâlet
Ne kinin mor gölgesi ne hırsın coğrafyası
Artık her şey kimliksiz, her harf birer emanet
Korku bir kuş ölüsü, cebimde soğur durur
Her hikmet bir boşlukta, kendi kendini vurur
Şu taş duvar dediğin, aslında bir gökyüzü
Belki müjdeliyordur, görünmez olan yüzü
Ağaçlar ki orada, kökleri göğe bağlı
Annemiz bir buluttur, hırkası güneştendir
Ümitlerin içinde, bir tersine doğum bu
Karanlık bir defterin, en beyaz yorumu bu
Zincirleri bıraktık, saatsiz bir iklimde
Dünya bir toz zerresi, kalmıyor hiç elimde
Nefes almak dediğin, bir devlet ödevidir
Bütün sözler çekildi, bu ruhun grevidir
Dalga bilmeyen deniz, bir mermer sessizliği
Gece değmemiş sema, çocukluk ıssızlığı
En güzel, en bahtiyar, en sivil hâlimizle
Arındık bu tarihten, o çocuk ahvalimizle
Rabbim, nihayet bitti şu dünya parantezi
Bin şükür gidiyoruz, silerek izlerimizi
Soyunduk dünya çulundan, çıplak ve sadeyiz
Rabbim, nihayet sana itaat edeceğiz
[ŞİİR, Ziya Osman Saba]
Rabbim, nihayet sana itaat edeceğiz
HİNLİK
[ŞİİR, İsmet Özel]
Elbet bir hinlik vardır seni sevişimde
ey kanıma çakıllar karıştıran isyan
[BENT]
Elbet bir hinlik vardır seni sevişimde
Seni bir tuzak gibi kurdum kalbimin en kuytu yerine
Ey ruhumu bir örsün üzerinde incelten hınç
Ey yaralarımı onduran, yatağımı boş bırakmayan hınç!
Elbet bir hinlik vardır seni sevişimde
Bunca çirkefin içinde, bunca cesedin arasında
Senin o ısırgan otu gibi karnını, o sarsak hırgürü sevmek;
Bu dünyanın noksan defterini kapatma hırsı
Elbet bir hinlik vardır seni sevişimde
Haberler üç dakikada bir değişiyordu ekranda
Bense ikircikliydim ama henüz delirmiş değildim
"Dönecek bir yerim yok" notu kalsın odamın girişinde
Elbet bir hinlik vardır seni sevişimde
Kangren oluyorum, onlar “bahar geldi" dedikçe
Tabelalardan yalanlar süzülürken o kalabalıklara
Şeytanlar artık ıslık çalmıyor içimde
Elbet bir hinlik vardır seni sevişimde
Yoksa neden sığınayım senin o lekesiz gölgene?
Kendi suçlarımı örtmek için bir perde gibi çekerim yüzünü dünyaya
Seni bir ganimet gibi sırtlanırım oysa
Elbet bir hinlik vardır seni sevişimde
Düşmanlarıma inat, sanki bir intikam alır gibi okşarım saçını
Seni sevdikçe bilerim körelmiş dişlerimi, paslı bir bıçak gibi
Elbet bir hinlik vardır seni sevişimde
Bu enkazdan sana bir saray kurma kurnazlığı belki de
Senin o taze ömründen çalıp yamalarım ruhumu
Kendimi kahraman sanmak için uydurduğum
Elbet bir hinlik vardır seni sevişimde
Ölüme attığım bir çelmedir bu, zamana karşı bir tuzak
Ölümü oyalıyorum seninle, kapıda bekleyen alacaklıyı
Seni öne sürüp, arkadan kaçmak isteyen bir korkağım bak
Elbet bir hinlik vardır seni sevişimde
Solumak gece
Terlemek gece
Gece o çıplak ve vahşi hakikate…
Elbet bir hinlik vardır seni sevişimde
[ŞİİR, İsmet Özel]
partizanlığım dalaşmak istiyor anla
bu sarsak hırgürüyle dünyanın
dalaşmak dalaşmak