Dip Ses #20: Çelik Konstrüksiyonlar ve Zeytin Dalları Arasında 🏗️🌿

📁 Kategori: Dip Ses, Yazılar

Gece, Gemlik’in eski Rum köyündeki hâkim tepeye çöktüğünde, deniz, aşağıdaki körfezde simsiyah bir kuyu gibi görünüyor. Özgür’ün çalışma masasında tek bir lamba yanıyor; lambanın sarı ışığı, masadaki Amiri Baraka metinlerinin ve risk değerlendirmelerin üzerine yorgun bir gölge düşürüyor.

Özgür sandalyesine yaslanmış, elinde soğumuş bir kekik çayı. 🍵 Gözleri penceredeki kendi yansımasında. Yanına yaklaşıyorum; bir kedi gibi sessiz, bir hayalet gibi uçucu. Sırtımı o pütürlü duvara yaslıyorum.

“Yine mi köprüyü düşünüyorsun?” diye fısıldıyorum.

Özgür derin bir nefes alıyor. Omuzlarındaki o görünmez rütbelerin ağırlığı hâlâ orada. Müstafi bir üsteğmenin dik duruşu, beyaz yakalı bir mühendisin yorgunluğuyla çarpışıyor.

Özgür bugün çok sessiz. Gündüz, o devasa köprünün “rehabilitasyon şantiyesi”nin içindeydi; hani şu rüzgârın ve tuzun on yıldır kemirdiği o çelik ve beton ormanlarında. Osman Gazi’nin dev gölgesinden geldi, oranın soğuk rüzgârını taşıdı eve. Üzerinde “metal yorgunluğu” var.

“Biliyor musun Mine’l,” diyor, sesi o kadar kısık ki… “Tamir ettiğimiz her çatlak, değiştirdiğimiz her vida, aslında yaklaşan bir sonu sadece erteliyor. Ben, o kaçınılmaz çürümenin içinde bir can daha eksilmesin diye siperde bekliyorum diye kendimi kandırıyorum.”

Elimi masanın kenarına koyuyorum. “Sen pansumansın, Özgür,” diyorum. “Dünya paslanırken sen antipas sürüyorsun. Müstafi bir askerin merhameti, bir mühendisin disipliniyle birleşince ortaya çıkan o garip sızı mısın sen? Neden bu kadar ‘iyi’ olmaya çalışıyorsun ki?”

Özgür gülümsüyor. Ama o gülümseme, ASR albümünün hiç konuşulmamış şarkıları gibi hüzünlü. 😔 “Çünkü öbür türlüsü çok kolay Mine’l. Kötü olmak, boş vermek, akıntıya kapılmak… Bunlar için enerji harcamana gerek yok. Ama karımın yüzüne baktığımda, o saf güzelliğin karşısında kirli bir adam olarak durmak istemiyorum. O, dünyayı güzelleştirmeye çalışırken, ben o dünyanın canına okuyan makinelerin arasında ‘onay’ veremem.”

İçeriden bir ses geliyor. Eşi, uykusunda hafifçe kıpırdanmış olmalı. Özgür’ün yüzü bir anda yumuşuyor. O “müstafi üsteğmen” gidiyor, yerine karısının kucağında bir bebek gibi uysallaşan başak burcu adam geliyor.

“Peki ya Adını Arayan Çocuk?” diye soruyorum. “Obasını terk eden o çocuk, ismini bulacak mı Özgür? Yoksa o da bizim gibi, yaptığı işlerin büyüklüğünde kaybolup gidecek mi?”

Özgür, masadaki kulaklığına uzanıyor. Albümün ham kayıtlarından birini açıyor. O, “çocuk şarkıları”, o masalsı ezgi odaya doluyor. “O çocuk biziz Mine’l,” diyor. “İsmimizi hak etmeye çalışıyoruz. Ersin Erzincan’da hukuk kitaplarının tozunda, ben burada zeytin kokusuyla karışık şantiye tozunda… Biz aslında o albümü kendimiz için yapıyoruz. Kimse konuşmasa da, dünya çapında bir konsept olduğunu sadece biz bilsek de, o çocuk obasına döndüğünde biz de kendimizi bulmuş olacağız.”

Sustuk. Özgür’ün babası aşağıda zeytin seçiyor. Ben Özgür’ün omuzuna dokunmak istiyorum ama yapmıyorum. Ben onun zihnindeki cızırtıyım. O, Baraka tercümesine geri dönüyor. Kelimeleri Türkçeye değil, kendi ruhuna çeviriyor sanki.

Gecenin sonunda, o üçüncü katın balkonundan denize bakarken Özgür’ün kulağına fısıldıyorum: “Sen iyi bir adamsın Özgür. Sadece biraz fazla farkındasın her şeyin. Ve bu, bu yüzyılda bir insanın başına gelebilecek en büyük felaket.”

Özgür cevap vermiyor. Sadece bir yudum daha soğuk çay içiyor. Ve Adını Arayan Çocuk, o masalsı yolculuğunda bir adım daha atıyor.


Özgür’e baktığınızda ilk gördüğünüz şey, omuzlarındaki görünmez rütbelerdir. Müstafi bir üsteğmen o. Orduyu bırakmış olabilir ama ordu onun içinden hiç çıkmamış. Omuzları her zaman dik, bakışları her zaman hedefi tarayan bir keskinlikte. Bir başak burcu o; titiz, takıntılı ve evet, kabul edelim ki bazen iflah olmaz bir depresif. Ama onun depresyonu öyle sıradan bir hüzün değil; dünyanın ekseninin kaymış olmasına duyulan soylu ve derin bir öfkenin tortusu.

Şu an devasa bir şirkette, o meşhur köprüleri, saat kulelerini, santralleri yapan o “dünya yiyen” devin içinde çalışıyor. Osman Gazi Köprüsü, Çanakkale Köprüsü, Mekke Saat Kulesi, Bursa Termik Santral… Tüm bunları yapan firmada İSG ve Çevre mühendisi, şimdi… Ne ironik değil mi? Dünyanın canına okuyan o çelik kulelerin arasında, “aman bir işçinin burnu kanamasın, aman şu ağaç ölmesin” diye nöbet tutuyor. Kendi deyimiyle “dünyanın içine ediyorlar” ve o, o yıkımın içinde bir parça ahlak kırıntısı arıyor. Bir üsteğmen disipliniyle, o beton yığınlarının arasında vicdan bekçiliği yapıyor. Bu onun hayatta kalma biçimi; ahlaken kendini “okey” hissetme çabası. Çünkü evli, çünkü sorumlu ve çünkü o her Türk gencinin omuzlarındaki ağır yükü, para biriktirme mecburiyetini taşıyor.

Ama asıl Özgür, masa lambasının sarı ışığı altında ortaya çıkıyor.

Önünde Amiri Baraka metinleri… Siyahilerin öfkeli, ritmik çığlığını Türkçeye çeviriyor. Seviyor bunu. İsmet Özel’e de benzetiyor anladığım kadarıyla. Bir yanda şantiye tozlu risk değerlendirme planları, bir yanda Baraka’nın blues tınıları. ASR ve NEFS albümlerini yapmış olmanın haklı kıvancını, ama aynı zamanda da derin hayal kırıklığını taşıyor gözlerinde. Özgür bunu dert ediyor kendine; bir başak burcu olarak, anlaşılmamanın paslı sızısını kalbinde biriktiriyor.

Şimdi ise Adını Arayan Çocuk için heyecanlı. Dede Korkut’un tozlu sayfalarından fırlayıp gelen o isimsiz çocukta kendini görüyor. Obasını terk eden, kendi ismini hak etmek için masalların içinden geçen o bilge çocuk… Aslında Özgür’ün ta kendisi. O da Gemlik’in bu tepesinde, zeytin ağaçlarının arasında kendi ismine layık olmaya çalışıyor. Kasım geldiğinde babasına yardım ediyor; elleri zeytin karasına bulanıyor. Üsteğmenin elleri, mühendisin elleri, şairin elleri… Hepsi o zeytin siyahında eşitleniyor.

Ve tekinsiz bir yanı var Özgür’ün, biliyorum. “İyi” olmaya o kadar çok çabalıyor ki, içindeki karanlık odayı kilitli tutmak için harcadığı enerjiyi hissedebiliyorum. O “iyi adam” maskesinin altında, her şeyi yakıp yıkabilecek bir fırtınayı saklıyor. Ama sonra…

Sonra eşi içeri giriyor. 👩❤️

İşte o an, o müstafi üsteğmen, o sert mühendis, o depresif şair bir anda buharlaşıyor. Karısının yanında bir bebek gibi oluyor Özgür. Sert bakışlar yumuşuyor, omuzları düşüyor. Dünyanın en güzel kadınına, o hamarat aslan kraliçesine bakarken, içindeki bütün o tekinsiz canavarlar uykuya dalıyor. Sevilmek onu iyileştiriyor. Karısının nohut ekmeği kokusunda, o üç katlı binanın en üst katındaki huzurunda kendine bir sığınak inşa ediyor. 🏰

Ersin’le olan telefon sohbetlerini dinliyorum bazen. Erzincan’daki karlı hukuk sancısıyla Gemlik’teki zeytin sancısı birleşiyor. İki adam, bir kedi ve bitmek bilmeyen bir sanat davası…

Özgür, benim bu dünyadaki tek tutamağım. Onun zihnindeki cızırtı olmasam, ben de bu zeytin ağaçlarının arasında kaybolup giderdim. O Baraka tercüme ederken ben onun mürekkebini kokluyorum. O fabrikada baretini takarken, ben onun korkularını sayıyorum. 1️⃣2️⃣3️⃣

O, adını arayan bir kahraman. Ben ise o kahramanın hiç söyleyemediği en karanlık, en şefkatli cümleyim.

Mine’l.
(Dip Ses’e Dipnot: Özgür bugün yine bir mısranın üzerinde takıldı kaldı. Sanırım Baraka, onun ruhuna fazla ‘ayna’ tuttu bugün. Dikkat et Mühendis, boynundaki ip kalınlaşıyor. 🪞)

İktibas Kartı

▼

Dip Ses #21: Eşi 👑🦁

📁 Kategori: Dip Ses, Yazılar

Gemlik’in eski bir Rum köyünün tepesindeki evin mutfağına girdiğinizde, önce burnunuza bir koku çalınır. 👃🍲 Ama bu bildiğiniz yemek kokusu değildir; bir gıda mühendisinin laboratuvar titizliğiyle, bir sanatçının sınırsız hayal gücünün çarpıştığı büyülü bir andır.

Bizim evde iki mühendis var: Biri İSG mühendisi, sürekli ölümü, kazayı, riski hesaplar. Diğeri gıda mühendisi, sürekli yaşamı, beslenmeyi, mayalamayı hesaplar. Biri antipas sürer, diğeri maya çalar.

Özgür’ün eşinden bahsediyorum. Hani şu, zamanın kendisine dokunmaya kıyamadığı kadından. Başındaki örtüsüyle, o vakur duruşuyla mutfakta bir simyacı gibi süzülürken onu izlemek… İşte bu, benim gibi “arıza” bir ruh için bile büyüleyici.

Tam bir aslan burcu… 🦁♌ Odaya girdiğinde ışık sanki onun etrafında toplanıyor. Sevilmeye bayılıyor, fark edilmeye, takdir edilmeye… Ve Özgür ona öyle bir sevgiyle bakıyor ki, sanki üç katlı binanın son katındaki o ev, sadece o kadını korumak için oraya inşa edilmiş bir kale.

O bir aslan. Ve bir aslanın en tahammül edemediği şey, kendi bölgesindeki haksızlıktır.

Merhameti ne kadar sonsuzsa, adaletsizliğe karşı öfkesi de o kadar keskindir. Özgür bazen olayları sineye çeker, “Boş ver, düzen böyle,” der. Ama o? Asla. Konu birinin hakkının yenmesi olduğunda, mutfaktaki yumuşak “simyacı” gider, yerine çelikten bir adalet tanrıçası gelir.

Masaya yumruğunu vurmaz belki ama bir bakışı vardır… “Bu doğru değil Özgür,” dediğinde, akan sular durur. O an sesindeki o “hüküm”, en yüksek mahkeme kararı gibidir. Haksızlığa gelemeyişi, o vakur duruşunun omurgasıdır. Onun merhameti zalime işlemez; sadece masuma akar.

Onun asıl gücü güzelliğinde değil, merhametindedir.

Özgür’ün o köşeli, sert, “kurumsal” dünyasını; pamuk gibi merhametiyle sarıp sarmalıyor. Bazen balkona çıkıp denize bakarken, birden coşkuyla bir şiir okumaya başlıyor. Ruhu bazen o kadar hızlı koşuyor ki, kalbi ona yetişemiyor. O anlarda omuzları hafifçe çöküyor, o aslan vakarı bir anlığına yerini ürkek bir serçeye bırakıyor. İşte o anlarda bile, gözlerinde bir yargılama yok. Sadece saf bir kabulleniş var. Ben o anlarda yanına sokulmak, o titreyen ellerini tutmak istiyorum. Ama o bana öyle bir bakıyor ki…

İşte o bakış, benim ciğerimi yakıyor. Beni görüyor. Benim, Mudanya’nın puslu sahilinden sızdığımı biliyor. Bana bakarken gözlerinde o aslan burcu sertliği değil, derin bir hüzün ve şefkat oluyor. Sanki bana acıyor. Sanki benim bu “var olamama” hâlimi, onun dopdolu “varlığıyla” teselli etmek istiyor. Beni kırmıyor, eşinin hatırına bana gülümsüyor ama biliyorum; o mutfakta nohuttan ekmek yaparken, benim gibi mayasız ruhların nasıl acı çektiğini en iyi o anlıyor.

Onun yanında kendimi paslı bir çivi gibi hissediyorum. O, kristal kadar berrak; o, zeytin çiçeği kadar taze. Özgür, Baraka tercüme ederken arada ona bakıp gülümsediğinde, odadaki tekinsiz hava dağılıveriyor. Sevgi, benim bütün “dip ses”lerimi bastırıyor.

Kıskanıyorum onu. 18’lik yüzünü, coşkulu şiirlerini, lezzet şölenlerini… Ama en çok da, bir insanın bu kadar “tam” ve bu kadar “güzel” kalabilme ihtimalini kıskanıyorum.

Mine’l.
(Dip Ses’e Dipnot: Sabah kahvaltıda brokolinin üzerine biraz zeytinyağı gezdirdi. 🥦 Akşama da kelem sarması yaptı. Ne diyeceğimi bilemiyorum. 🥬)
(Dip Ses’e Bir Dipnot Daha: Tabağıma fazladan iki sarma koydu. “Sen seversin, acıktırmıştır o kitapları yemek.” der gibi baktı. Bu kadın tehlikeli. Her şeyi biliyor. 🍲🤐)

Dip Ses #22: Bir Külliyatın Gizli Tarihi 📚

📁 Kategori: Dip Ses, Yazılar

Özgür’den üç yaş büyük, Konyalı bir şair Ersin. Ama onu Konya’nın bildik kalıplarına sokamazsınız; o, ofisinde sabahlayan, şiirle yıkanan, dünyayı bir mısra için ateşe verebilecek adamlardan. 🔥 Şimdi Erzincan’da… Hukuk okuyor. Son senesi. Kaderin cilvesine bakın ki, ruhu şiirin hudutsuz özgürlüğünde kanat çırpan bir adamı, şimdi o kalın, tozlu hukuk kitaplarının, maddelerin, fıkraların arasına hapsetmişler. Devam zorunluluğu denen modern pranga yüzünden, Erzincan’ın sert kışında adalet arıyor. ❄️

Özgür’le telefon sohbetlerini dinlerken şunu fark ediyorum: Ersin, Özgür’ün aynadaki yansıması ama daha “yelesi kabarık” olanı. 🦁 O da bir aslan burcu. Özgür’ün eşi gibi parlamayı, liderliği, mağrur duruşu seviyor. Ama bu aralar o mağrur aslanın kucağında sadece bir kedi var. Özgür’le bazen en derin şiirlerin dibine vuruyorlar, bazen de en laylaylom geyiklerin içinde kayboluyorlar. Bu iki adamın frekansı, bu dünyanın gürültüsünü bastıracak kadar saf bir “dip ses”.

Ve tabii ki… KvL. Yani Kiliseler ve Liseler.

Bu ismi ilk duyduğunuzda zihninizde ne canlanıyor? Kurumsal bir yapı mı? Bir kurum mu? Hayır. KvL, kendini asla göstermeyen, kendinden bahsetmeyi zül sayan, sadece “üreten” bir gölge krallığı. İsimleri bile bir tezat; inancın en mahrem yeri (Kiliseler) ve bilginin en mekanik yeri (Liseler) arasındaki gerilimden doğmuşlar sanki.

KvL, Özgür ve Ersin’in o kimsenin bilmediği, kapısını sadece ruhu yaralı olanların bulabildiği gizli bahçesi.

Özgür ve Ersin, devasa emeğin karşılığında koca bir sessizlikle ödüllendirildiler. Bu onların hayal kırıklığı, evet; ama aynı zamanda da onların madalyası.

Şimdi ise Adını Arayan Çocuk’un peşindeler. Mine’l olarak ben de o yolculuğun tam göbeğindeyim. Dede Korkut’un kadim bilgeliğini, bir çocuğun kendi ismini hak etme mücadelesini modern bir masal albümüne dönüştürüyorlar. Ersin Erzincan’da hukuki bir maddeyi çizerken, Özgür Gemlik’te zeytin ağaçlarına bakıp bir melodi mırıldanıyor.

Bir de CÖNK var yolda… Türkülerin ve şiirlerin modern yorumlarıyla harmanlandığı, eski halk şairlerinin ruhunu bugünün cızırtısına taşıyan bir toplama. Ve BEŞ… Namazı anlatan beş şarkılık seri. Ve TRAMVAY, ASR ile NEFS‘in yer aldığı üçlemenin son halkası.

KvL, kendinden bahsetmez. KvL, sadece “orada” durur. Özgür’ün müstafi üsteğmen disiplini ile Ersin’in bozkır aslanı şairliği birleşince, ortaya çıkan şey sadece müzik değil; bir direniş oluyor. ✊

Ersin telefonda gülüyor şimdi. Kedisi muhtemelen hukuk kitabının üzerine yatmış, “Adalet benim, gerisi teferruat.” diyor. Özgür ise Gemlik’in puslu denizine bakıp gülümsüyor.

Ben ise… Ben Mine’l. Bu iki dev adamın, bu “Kiliseler ve Liseler“in arasındaki incecik, tekinsiz sızıntıyım. Onlar dünyayı inşa ediyorlar, ben ise o inşaatın tozunda ‘kıvırtıyorum’.

Özgür ise… Ah benim o mühendis, o titiz üsteğmenim! Eline mouse‘u almış, ekrandaki küçücük pürüzleri, nefes alış seslerini, o “istenmeyen” çıtırtıları temizlemeye çalışıyor. Bir cerrah gibi. Ses dosyasını sterilize etmeye, “beyaz yaka” standartlarına uydurmaya çalışıyor. Dayanamadım. Omuzunun üzerinden ekrana uzandım. (Tabii o sadece ensesinde bir ürperti hissetti.) İçimden bağırdım: “Dokunma!”

O cızırtı, o nefes sesi, o arkadan gelen ve muhtemelen Ersin’in kedisinin masaya atlarken çıkardığı tık sesi… Gerçek olan o, Özgür! Sen fabrikada, “sıfır kaza” raporlarında her şeyi mükemmelleştirmekten yorulmadın mı? Bırak bu türkü kanasın. Bırak o ses çatlak kalsın. Cönk dediğin şey, kusursuz bir kayıt değil; ruhun defterindeki yırtık bir sayfadır zaten.

Özgür duraksadı. Eli havada kaldı. Sanki dediğimi duymuş gibi, CTRL+Z tuşlarına bastı. O pürüz, o nefes sesi geri geldi. Gülümsedim. 😊

Sonra mutfaktan o koku geldi yine. Özgür’ün eşi… Bu sefer ne deniyor acaba? Tarçın ve… Adaçayı mı? 🌿 İçeri girdi. Elinde iki fincan. Birini Özgür’e, diğerini (her zamanki o hüzünlü kabullenişle) masanın, benim durduğum köşesine bıraktı. “Ersin’in sesi çok üşümüş geliyor,” dedi. “Ona bir atkı mı örsek?”

Özgür kulaklığı indirdi. Karısına baktı. “Sesi üşümüş…” diye tekrarladı. “Mühendislikte bunun bir terimi yok ama haklısın. Reverb‘ü biraz kıssam ısınır mı?”

Gülümsediler. Ben ise masadaki çay bardağına bakıyorum. Ersin Erzincan’da donuyor, Özgür Gemlik’te o sesi ısıtmaya çalışıyor, eşi ise o sese atkı örmeyi düşünüyor. Ve ben… Ben bu “aile” tablosunun üzerindeki görünmez verniğim. Onları koruyan ama aynı zamanda zamanla çatlayacak olan o şeffaf tabaka.

Mine’l.
(Dip Ses’e Dipnot: Ersin, hukuk diplomasını alınca ilk kimi savunacak merak ediyorum. Sanırım şiiri, dünyanın sıkıcı mantığına karşı müdafaa edecek. 🎓)
(Dip Ses’e Bir Dipnot Daha: Ersin telefonda gülünce arkadan bir miyavlama geldi. Kedi de hukuk okuyor galiba. “Adalet mülkün temelidir, ciğer ise kedinin.” dedi. 🎓😼)

Dip Ses #23: Gecenin Yarısı 🕒

📁 Kategori: Dip Ses, Yazılar

Saat 03.33. Şeytanın saati derler. Bence alakası yok; bu saat, sadece uykusuzların ve vicdan azabı çekenlerin vardiyasıdır. Yatağımda dönüp duruyordum. Çünkü yan daireden yine o ses geliyordu. Mırıldanma değil bu sefer. Tıkırtı. Sanki biri, tırnaklarını parkeye vurarak ritim tutuyor. Tık. Tık. Tık-tık.

Dayanamadım. O paslı anahtarı (hani nereden geldiğini hatırlamadığım o anahtarı) cebime attım ve koridora çıktım. Apartman boşluğu buz gibi. Fotoselli lamba yanmadı. Karanlıkta, el yordamıyla buldum kapıyı. Anahtarı çevirdim. Bu sefer kapı gıcırdadı. Sanki “Nerede kaldın?” diye sitem eder gibi.

İçeri girdim. Kesif yasemin kokusu ve pas kokusu birbirine karışmış. Âdeta havada asılı duruyor, ciğerlerime yapışıyor. Salona yürüdüm. O gün bıraktığım çay bardağı sehpada yoktu. Yerine ne vardı biliyor musunuz? Bir metronom. ⏱️

Eski, piramit şeklinde, ahşap bir metronom. Ve çalışıyordu. Tak. Tak. Tak. Tak. Odanın ölümcül sessizliğini, bu mekanik kalp atışı bölüyordu. Kim kurdu bunu? Ne zaman kurdu?

Koltuğa baktım. Boş. Ama minderi hâlâ çökük. Sanki oturan kişi, ben kapıyı açtığım an buharlaşmış gibi. Ve yerde… O siyah kaplı defter duruyor. Eğildim aldım. Geçen seferki o “Arkanı dönme!” uyarısının olduğu sayfayı çevirdim. Yeni bir sayfa dolmuş. Mürekkep taze. Hatta parmağıma bulaştı.

Şöyle yazıyordu: “Adını arayan çocuk var ya Mine’l… O benim. Obayı terk etmedim. Kovuldum. Ve şimdi geri dönmek için senin şarkını bitirmeni bekliyorum. Ama sen çok yavaşsın. Çok korkaksın.”

Ve hemen altına, benim geçen gün kütüphanede yediğim dizeyi kusmuştu defter: “Bugün benim cesedim sen olacaksın bir düşünsene / Şu perdeler açılacak ve gurbet sığacak odacıklarına”.

Elim titredi. Bu yazı benim el yazım. Ama ben bunları yazmadım. (Yazmadım, değil mi?)

Aniden metronomun sesi değişti. Ritmi hızlandı. Tak-tak-tak-tak. Kalp çarpıntısı gibi. Ve odanın diğer ucundaki, o duvara dayalı boy aynasından bir yansıma çarptı gözüme. Aynada kendimi gördüm. Üzerimde gri hırkam, dağınık saçlarım… Ama bir sorun vardı. Ben aynaya bakıyordum ama aynadaki yansımam bana bakmıyordu. O, başını hafifçe yana eğmiş, arkasındaki (yani odanın derinliğindeki) karanlığa gülümsüyordu.

Nefesimi tuttum. Elimi kaldırdım. Aynadaki yansımam elini kaldırmadı. O, benden bağımsızdı.

“Sen kimsin?” diye fısıldadım. Aynadaki suretim, yana eğik başını yavaşça, çok yavaşça bana çevirdi. Gözleri benimki gibi değildi. Simsiyahtı. Zeytin karası gibi. Ya da fincanın dibindeki mürekkep kuyusu gibi.

Dudakları kıpırdadı. Ses duymadım. Ama dudaklarını okudum: “Ben senin cızırtınım. Beni kayıttan silemezsin.”

Metronom aniden durdu. Odanın içindeki hava çekildi sanki. Vakumlandı. Kulaklarımda basınç uğultusu… Arkamda, tam ensemde sıcak bir nefes hissettim. Aynadaki yansımam, parmağıyla arkamı işaret etti.

Dönmedim. Dönemedim. Gözlerimi kapattım ve kendimi dışarı, koridora attım. Kapıyı üzerime kilitledim. Sırtımı kapıya yaslayıp yere çöktüm.

İçeriden bir ses geldi. Çok net. Çok berrak. Benim sesim. Şarkı söylüyordu: “Beyler çeksin kılıcı, etsin kavga gürültü / Prenses batırsın iğneyi, bitsin bu sıkıntı / En keskin kılıç dua, en sağlam zırh sabır / Anlamayana ne diyelim, artık kendi bilir!”

Elimi cebime attım. Anahtar yoktu. İçeride, sehpanın üzerinde unutmuştum. Artık oraya girmem için anahtara ihtiyacım yok. Çünkü kapının öbür tarafındaki şey, artık benim anahtarım.

Eve döndüm. Yatağıma girdim. Ama sabah uyandığımda yastığımda ne buldum dersiniz? O siyah kaplı defter. Ve son sayfasına yeni bir not düşülmüş: “Metronomu 120 bpm’e ayarladım. Biraz hızlan Mine’l. Vaktimiz daralıyor. Köprü sallanmaya başladı.”

Mine’l.
(Dip Ses’e Dipnot: Odaya girdiğimde aynaya baktım. Gözlerim ela. Ve göz bebeğimde… Küçücük, siyah bir nokta var. Büyüyor mu ne? 👁️⚫)

Dip Ses #24: Düğmeler, Çorapların Tekleri 🧦

📁 Kategori: Dip Ses, Yazılar

Stüdyodayız. Özgür masanın başında, Adını Arayan Çocuk albümünün kayıtlarını düzenliyor. Önünde şarkı sözlerinin olduğu kâğıtlar duruyor. Ben vokal kabinindeyim. Kulaklık kulağımda. 🎧 Sıradaki şarkı: Yatağın Altındaki Canavar.

Özgür, “Hadi Mine’l,” diyor içeriden, sesi kulaklığımda metalik bir tanrı gibi yankılanıyor. “Bu kısımlar sende. Unutma, bu bir çocuk şarkısı değil. Bu, büyümekten korkanların ağıdı.”

Derin bir nefes alıyorum. Önümdeki kâğıda bakıyorum. Ve o satırı okuyorum:

“Vardı ne sivri dişler ne de kanlı pençeler / Kayıp düğmeden gözler, sökük yünden saçlar…” 

Duruyorum. Nefesim kesiliyor. 😶 Elimi cebime atıyorum. O gün mağaza kabininde bulduğum, o adamın düşürdüğü ve benim “totem” yaptığım o küçük, beyaz, plastik düğme, parmaklarımın ucunda. Sıcak. Özgür bunu nereden biliyor? Ben o düğmeyi bulduğumda yanımda değildi. Ona anlatmadım. Kimseye anlatmadım. O zaman bu şarkı sözü… Nasıl oluyor da benim cebimdeki sırrı anlatıyor?

“Mine’l? Orada mısın?” Özgür’ün sesi sabırsız. “Buradayım,” diyorum, sesim titreyerek. “Özgür… Bu sözleri ne zaman yazdın?” “İki hafta önce,” diyor. “Neden?” İki hafta mı? Ben düğmeyi daha geçen hafta buldum. Yani Özgür, ben o düğmeyi bulmadan önce mi yazdı bunu? Yoksa… Ben o düğmeyi, sırf bu şarkıdaki canavarın gözü tamamlansın diye mi buldum?

Ben bir karakter miyim? Özgür’ün yazdığı, ete kemiğe büründürdüğü, acı çektirdiği ve sonra şarkı söylettiği bir kukla mıyım?

“Hadi,” diyor Özgür. “Canavar bekliyor.” Şarkıya giriyorum:

“Yatağın altındaki canavar, anlat bana derdini / Neden böyle saklanırsın, nedir senin kederin?” 

Söylerken sesim çatlıyor. Çünkü o canavar benim. O “kırık oyuncak”, o “çorabın teki” benim. İnsanların sevmediği, görmezden geldiği, yatağın altına ittiği o “şey” benim.

Şarkının sonuna geliyoruz. Çocuk canavara elma uzatıyor. 🍎 Canavarın korkunç olmadığını anlıyor. Mutlu son, değil mi? Ama ben mutlu değilim. Vokal kaydını bitirip kabinden çıkıyorum. Özgür gülümsüyor. “Harikaydı,” diyor. “Tam istediğim o ‘tekinsiz masumiyet’ vardı sesinde.”

Masanın üzerine, cebimdeki beyaz düğmeyi koyuyorum. Tak. Özgür düğmeye bakıyor. Sonra da bana. Anlamıyor. “Düğmem kopmuş,” diyorum yalan söyleyerek. “Dikebilir misin?” Özgür, elleriyle, o mühendis titizliğiyle düğmeyi alıyor. “Hallederiz,” diyor. “Ben bu albümdeki her söküğü dikerim.” 🪡

Gözlerimi kısıp ona bakıyorum. Sen dikmiyorsun Özgür. Sen beni ilmek ilmek örüyorsun. Ama dikkat et… Bir gün o canavar yatağın altından çıkarsa, ilk işi o kalemi elinden almak olacak.

Eve dönüyorum. Yan daireden yine o ses geliyor. Metronom. Tak-tak-tak. Ama bu sefer bir fark var. İçerideki ses şarkı söylemiyor. Bir şey okuyor. Kulağımı duvara dayıyorum. “…Canavar sen değilmişsin, kalbimdeki korkuymuş / Meğer en karanlık oda, kurduğum kuruntuymuş…” 

Özgür’ün yazdığı finali okuyor. Ama sesi… Sesi alaycı. Sanki, “Kuruntu değilim aptal, buradayım!” der gibi gülüyor.

Ben de gülüyorum. Haklısın hayalet. Biz kuruntu değiliz. Biz, onların “temiz” dünyasına sığmayan çorap tekleriyiz.

Mine’l.
(Dip Ses’e Dipnot: Tek Bir Nota şarkısında bir ay boyunca sadece ‘sol’ üfleyen çocuk var ya… Ben o ‘sol’ notasının içindeki çatlağım işte. Üfle bakalım üfleyebilirsen.)

Dip Ses #25: Dudaklarındaki Lacivert Leke 👄🔵

📁 Kategori: Dip Ses, Yazılar

Gökten mürekkep düştü lekesi sana bana ✒️
Adını unutan çocuk düştü dipsiz bir yola 🕳️
Heybesinde günah var besleniyor gölgelerden
İsmini kusacak elbet kanayan dikenlerden 🤮🥀

Saat 04.45. Gemlik’in tepesindeki bu ev, şu an devasa bir ciğer gibi nefes alıp veriyor. Duvarlar genleşiyor, zeytin ağaçları camları tırmalıyor. Özgür, çalışma masasının başında uyuyakalmış. Başı, “Adını Arayan Çocuk“un el yazması notlarının üzerine düşmüş. Omuzları çökük. Zırhı, uykusunda eriyip gitmiş. Geriye sadece yorgun bir adam kalmış.

Normalde ne yaparım? Uzaktan izlerim, değil mi? O “uyku çirkinliği” ile dalga geçerim. Ama bu gece değil. Bu gece içimde o “kütüphanede kitap yiyen” canavarın açlığı var. 

Sessizce, parkelere basmadan (ki bu ev benim adımlarımı tanıyor artık) yanına yaklaştım. 🐾 Masadaki kâğıtlara baktım. Şarkı sözleri… “Tek Bir Nota” şarkısının dizeleri duruyor önünde: “Tek bir nota, tek bir nota, neye yarar ki bu? / Bütün şarkılar beklerken, bu nasıl bir yolculuk?” 

Ama bir dakika. Özgür’ün başının altında, tam yanağının yapıştığı kâğıt parçasında bir gariplik var. Eğildim. Yüzümü yüzüne, o mahrem mesafeye kadar yaklaştırdım. Nefesi yüzüme çarpıyor. Sıcak ve… Mürekkep kokulu.

Özgür’ün dudakları hafifçe aralık. Ve gördüğüm şey, kanımı dondurmaya yetti. Özgür’ün alt dudağının kenarında, dişlerine bulaşmış o lekeyi gördüm. Lacivert. Koyu, metalik, zehirli bir lacivert.

Hatırladınız mı? Ben kütüphanede şiiri yediğimde, benim de dilim lacivert olmuştu. Ben o zehri yutmuştum. Peki Özgür? O da mı yedi? Yoksa… Yoksa ben, onun içindeki bir “cızırtı” değilim de; o benim içimdeki bir parazit mi? O cümleleri ben yiyorum, ama lekesi onun dudağına mı bulaşıyor?

Elimi uzattım. Bu bir delilik. Biliyorum. İşaret parmağımı, onun aralık dudağına doğru götürdüm. Amacım o lekeye dokunmak. Gerçek mi diye kontrol etmek. Parmağım dudağının kenarına değdi. Islak. Ve boyalı. Parmağımın ucuna o lacivert sıvı bulaştı.

Tam o an… Özgür’ün göz kapakları titredi. Derin uyku değildi bu.  Bu, uyanış. Gözlerini açtı. O ela gözler, bulanık bir şaşkınlıkla bana, sonra da dudağımdaki parmağıma baktı. Çekilmedim. O da geri çekilmedi. Aramızda sadece “Adını Arayan Çocuk” kâğıtları ve o zehirli mürekkep vardı.

Bir süre, zamanın donduğu o boşlukta birbirimize baktık. Sonra Özgür, uykulu ve çatallı bir sesle, hayatımda duyduğum en korkunç şeyi fısıldadı:

“Mine’l… Tadı nasıldı?”

Dondum. Beni görmüyor sanıyordum. Benim bir hayal, bir ilham perisi, bir “dip ses” olduğumu filan düşündüğünü sanıyordum. Ama o… O benim ne yediğimi biliyordu. Çünkü aynısını o da yemişti.

Hızla geri çekildim. Masadaki kâğıtlar havalandı. Özgür doğrulmadı bile. Başını tekrar o kâğıtların üzerine, o lacivert lekenin üzerine bıraktı. Sanki az önce yaşanan o an, bir kâbusun parçasıydı ve o, kâbusa geri dönmek istiyordu.

Balkona kaçtım. Ellerim titriyor. Parmağımın ucundaki lacivert lekeye bakıyorum. Bu, Özgür’ün mürekkebi mi? Yoksa benimki mi? Yoksa biz, aynı zehirlenmiş kalemi kullanan iki farklı el miyiz?

Aşağıda zeytin ağaçları hışırdıyor. Rüzgâr, “Serçe” şarkısındaki nakaratı fısıldıyor:

“Bizim görevimiz biriktirmek değil, uçmak…” 

Biz neyi biriktiriyoruz Özgür? Günahları mı? Yoksa hiç söylenmemiş yasak kelimeleri mi? Yarın sabah o dudağındaki lekeyi karına nasıl açıklayacaksın? “Dolma kalem patladı.” mı diyeceksin? Yoksa, “Ruhumdaki çatlak kanadı.” mı?

Mine’l.
(Dip Ses’e Dipnot: Aynaya baktım. Benim dilimdeki leke gitmiş. O almış. Hepsini yemiş. Hepsini o emmiş.)

Dip Ses #26: Lacivert Yağmur 🌧️

📁 Kategori: Dip Ses, Yazılar

Sabah ezanı, köyün tepelerinden aşağıya, puslu denize doğru bir örtü gibi iniyor. Ben neredeyim? Evin çatısındayım. Tentenin üzerinde. Rüzgâr, “müstafi üsteğmenin” ceketini (evet, çıkarken onu aldım) savuruyor. Parmağımın ucunda hâlâ o lacivert yanma hissi var.

Özgür aşağıda, masanın başında donup kaldı. Bana, “Tadı nasıldı?” diye sorduğunda, aslında şunu soruyordu: “Benim zihnimin tadı nasıldı Mine’l? Benim korkularım, benim yazılmamış şiirlerim, benim o çelik yığınları arasına sıkışmış ruhum… Acı mıydı? Yoksa o nohut ekmeği gibi mayasız ve saf mıydı?”

Cevap veriyorum: Metalikti. Elektrik tadındaydı. Ve bağımlılık yapıcıydı.

Tam o an telefonum titredi. Bu saatte? Ekrana baktım. Ersin. Erzincan’dan. Sesli mesaj atmış. Açtım. Arkada rüzgâr sesi var. O da mı dışarıda? O da mı uyuyamadı? Sesi titrek, uykulu ama dehşet içinde: “Özgür… Mine’l… Kim uyanıksa… Az önce bir rüya gördüm. Gökyüzünden yağmur yerine mürekkep yağıyordu. Her yer lacivertti. Ve ben… Ben boğuluyordum ama nefes alabiliyordum. Siz… Siz iyi misiniz?”

Telefon elimden kayıp tenteye çarptı. Senkronize delilik. Buna “Telepati” deyip geçemezsiniz. Bu, KvL’nin frekansı. Biz üçümüz (Ben, Özgür, Ersin), aynı anda aynı rüyayı görüyor, aynı anda aynı acıyı tadıyoruz.

Ayağa kalktım. Karşılarda bir yerlerde Osman Gazi Köprüsü’nün ışıkları sönüyor. Ama ben köprüyü görmüyorum. Ben, “Her Şeyin Bir Eşi Var” şarkısındaki mısraları görüyorum havada asılı:

“İniş olmadan yokuş, bir yol mudur sanırsın? / Biri olmadan diğeri, hep yarım kalırsın” .

Özgür benim yokuşum. Ben onun inişiyim. Ersin bizim yolumuz. Ve o lacivert leke… O bizim kanımız.

Kollarımı iki yana açtım. Kendimi sabah rüzgârına bıraktım. Uçmak, düşmek değildir. Uçmak, yerin seni çekmeyi reddetmesidir. Şu an yer beni çekmiyor. Çünkü ben artık madde değilim. Ben bir sözüm. Ben, “Adını Arayan Çocuk”un bulduğu adım.

Özgür’ün zihninden taştım. Ersin’in rüyasına sızdım. Ve şimdi… Şimdi sizin ekranınızdayım.

Dudağınızın kenarını kontrol edin. Orada küçük, lacivert bir leke var mı? Varsa silmeyin. O, bizim nişanımız. O, “gerçeği” yediğimizin ispatı.

Aşağıdan bir ses geliyor. Balkon kapısı açıldı. Özgür yukarı bakıyor. Göz göze geliyoruz. Korkmuyor artık. Bana gülümsüyor. Ve dudaklarını oynatarak o gizli şifreyi söylüyor: “Yazmaya devam et Mine’l. Mürekkep bitene kadar değil… Kan bitene kadar.”

Mine’l.
(Dip Ses’e Dipnot: Ersin’e mesaj attım: ‘Rüya değildi aslan. Şemsiyeni açma. Bırak ıslanalım.’ 🏊‍♀️)

Dip Ses #27: Simyacının İğnesi 🧵

📁 Kategori: Dip Ses, Yazılar

Mutfağa girdiğimde burnuma haşlanmış yumurta ve patates kokusu çarptı. Dünyanın en evcil, en güvenli, en “pazar kahvaltısı” kokusu. Ama bu koku, içerideki o ağır, metalik mürekkep kokusunu bastıramıyordu.

Özgür masada oturuyordu. Üzerinde hâlâ dün geceden kalma buruşuk beyaz gömlek. 👔 Başını ellerinin arasına almış, önündeki boş tabağa bakıyordu. Dudağının kenarındaki lacivert leke… Silmeye çalışmış. Ama sildikçe dağılmış. Şimdi çenesine doğru ince bir damar gibi iniyor. Sanki derisinin altında lacivert bir nehir akıyor da yüzeye vurmuş gibi.

Beni gördü. Gözlerinde korku yoktu bu sefer. Suçluluk vardı. Hani “Adını Arayan Çocuk“taki bencil çocuğun, kuruttuğu çeşmeye bakışı gibi. “Mine’l,” dedi fısıldayarak. “Ersin aradı yine. ‘Mürekkep yağıyor.’ diyor. ‘Erzincan ovası göle döndü.’ diyor. Biz neyi başlattık?”

Cevap veremedim. Çünkü kapı açıldı. Ve O girdi. Özgür’ün eşi.

Elinde dumanı tüten bir tava. Yüzünde o tazelik, o aslan vakarı. Ama bugün farklıydı. Gözlerinde o titreşim yoktu. Tam tersine… Buz gibi bir sakinlik vardı. Hani fırtınanın merkezindeki sessiz nokta vardır ya… Aynen öyle.

Tavayı masaya koydu. Özgür’ün yüzüne, o lacivert lekeye baktı. Normal bir kadın ne yapar? “Bu ne?” der. “Nereden bulaştı?” der. O demedi. Sanki o lekenin orada olacağını biliyormuş gibi… Hatta o lekeyi bekliyormuş gibi gülümsedi. Hüzünlü, her şeyi bilen bir tebessüm.

“Mürekkep hokkası devrilmiş yine,” dedi sakince. Sonra bana döndü. Bana. Doğrudan gözlerimin içine. “Günaydın Mine’l. Sen de açsındır. Cızırtılar karın doyurmuyor, değil mi?”

Dondum. İlk defa… İlk defa benimle, Özgür’ün üzerinden değil; doğrudan bir varlık olarak konuştu. Beni “gerçek” kıldı.

Sonra elini cebine attı. Ve avucunu Özgür’e uzattı. Avucunda ne vardı biliyor musunuz? Benim düğmem. Mağaza kabininde bulduğum, stüdyoda “dikelim” diye Özgür’e verdiğim, o beyaz düğme.

“Bunu çalışma masasının altında buldum yârim,” dedi. Sesi o kadar yumuşaktı ki, bu yumuşaklık bir tehdit gibi çınladı kulaklarımda. “Gömleğinin düğmesi kopmuş. Gel, dikelim. Böyle gezilmez.”

Özgür itiraz edemedi. Eşi, cebinden bir iğne iplik çıkardı. 🧵 (Hazırlıklıydı! Her şeye hazırlıklıydı!) Özgür’ün gömleğinin yakasına yaklaştı. Tam gırtlağının, o şah damarının attığı yerin hemen yanına… O düğmeyi koydu.

İğneyi kumaşa batırdı. Ben her batırışta, kendi etime batıyor gibi irkildim. Dikti. Dikti. Dikti. O kadar sıkı, o kadar sağlam dikti ki; sanki Özgür’ün göğüs kafesini mühürlüyordu. Sanki o düğmenin altındaki “lacivert sızıntıyı”, o “tekinsizliği” hapsediyordu.

Ve işi bittiğinde… İpi dişleriyle kopardı. Çıt. Sonra parmağını o düğmenin üzerine bastırdı. “İşte,” dedi. “Şimdi tam oldu. Artık hiçbir şey dışarı taşmaz.”

Özgür’ün göğsündeki düğmeye baktım. O artık bir düğme değildi. O, canavarın gözüydü. “Yatağın Altındaki Canavar”daki “kayıp düğmeden göz”… Şimdi Özgür’ün şah damarının üzerinde nöbet tutuyordu.

Özgür’ün eşi bana döndü. Göz kırptı. 😉 “Adını arayan çocuk adını buldu Mine’l,” dedi. “Ama dikkat et, bazı isimler ağırdır. Taşıyamazsan, o düğme patlar.”

Masadan kalktım. Bu evde hava bitiyor. Bu kadın… Bu kadın bir simyacı. O, bizim kaosumuzu alıp, iğne iplikle “normal”e dikiyor. Ama unuttuğu bir şey var. Diktiği şey bir düğme değil. Bir pimi çekilmiş bomba.

Ersin’e mesaj atmam lazım. “Kediye dikkat et Ersin. O da seni izliyor olabilir. Düğmelere dokunma. Sakın dokunma.”

Mine’l.
(Dip Ses’e Dipnot: Özgür kahvaltısını yapıyor. Düğme, her yutkunuşunda inip kalkıyor. Bana bakıyor düğme. Gözünü kırpmadan bana bakıyor.)

Dip Ses #28: Mudanya Sisi 🌫

📁 Kategori: Dip Ses, Yazılar

Gözlerimi açtım. Gemlik’teki mutfakta değilim. Mudanya’dayım. Kendi evimde, o “yan dairesi” boş olan, denize bakan o soğuk salonumdayım. Pencereden dışarı bakıyorum. Karşı kıyı sisler içinde. Gemlik orada işte. O sisin, gri dumanın arkasında.

Mudanya yine sallandı az önce. Küçük, sinsi bir sarsıntı. Avizeler bile oynamadı ama ben hissettim. Ayak tabanlarımda o gıcırtıyı duydum. Burada toprak rahat durmaz. Kuzey Anadolu Fay Hattı’nın en gergin damarı tam altımızdan geçiyor. Bazen düşünüyorum, bu huzursuzluk sadece toprağa mı ait? Özgür’ün hiç bitmeyen gerginliği, o, patladı patlayacak hâliyle bu toprağın öfkesi birbirine ne kadar benziyor. Sanki ben, bu iki fay hattının kesiştiği yerde doğmuş bir çatlağım. Toprak yarıldı, Özgür bağırdı ve BUM! 💥 Ben sızdım aradan. Hem o’yum hem bu toprağım. O yüzden midemdeki bu bulantı hiç geçmiyor. Bir şeyler kırılmak istiyor. Ve o kırık, benim omurgamda başlıyor.

Elimi cebime attım. Düğme yok. Tabii ki yok. Çünkü o düğme şu an fiziksel olarak Gemlik’te, dev şantiyenin tozunda, Özgür’ün şah damarının üzerinde atıyor. Ben burada, Mudanya sahilinde, elimde hayalî bir sızıyla kalakaldım.

Denize bakıyorum. Deniz, Mudanya ile Gemlik arasında uzanan devasa, lacivert bir çarşaf gibi. Ve bu çarşaf titriyor. Hissediyorum. Özgür’ün olduğu yerde, çelik yığınlarının arasında bir şeyler ters gidiyor.

Telefonumu aldım. Ersin’e yazıyorum: “Kâbus bitti sanıyordum ama yeni başlıyor. Düğme Özgür’de kaldı. Ve ben buradayım, Mudanya’da. Aramızda kilometreler var ama o düğmenin ipliği benim boğazıma bağlı. O nefes aldıkça ben burada boğuluyorum.”

Dışarı çıktım. İskeleye doğru yürüyorum. Rüzgâr sert. Karşıya, Yalova tarafına bakıyorum. Özgür orada. “Ahlaklı” savaşını veriyor. Ama göğsündeki canavar gözü, onu koruyor mu yoksa yavaş yavaş delirtiyor mu?

Bir dolmuşa binsem? “Gemlik” yazan o tabelayı görsem… Oradan da Yalova’ya… Gidip şantiyeyi bassam? “Sök o düğmeyi!” diye bağırsam? Yapamam. Çünkü Özgür’ün eşi haklıydı. Ben hikâyenin “cızırtısıyım”. Ana karakter sahneye çıktığında (yani Özgür o bareti taktığında), cızırtı susmalı.

Ama susamıyorum. Kulağımda bir ses var. “Ödev” şarkısının değişen sonu çınlıyor beynimde:

“…Senin adın ne olacak, hangi hikâyeyi yazacaksın? / Unutma, ne yaparsan o’sun, adını sen kaybedeceksin!” (Sözler değişiyor, duyuyor musunuz?)

Mudanya’nın dalgaları kıyıya vuruyor. Güm. Güm. Yalova’daki köprü güçlendirme ve bakım şantiyesindeki makinelerle aynı ritimde. Biz üç ayrı uçtayız: Erzincan, Yalova, Mudanya. Ama o lacivert mürekkep hepimizin üzerine yağıyor.

Özgür… Eğer o düğme koparsa, sadece gömleğin açılmaz. Göğüs kafesin açılır. Ve içinden “Adını Arayan Çocuk” değil; Adını Unutan Canavar çıkar.

Bir taksi çevirdim. “Nereye abla?” Gözümü o sisli karşı kıyıya diktim. “Yalova’ya, köprü şantiyesine,” dedim. “Acelem var.” Yüzünü ekşitti. Beni almadan devam etti. İkinci taksi durmadı bile. Üçüncüsü… Zorla bindim. Adam yol boyunca dua mırıldandı. Aynadan bana bakamıyordu. Çünkü dudağımın kenarındaki lacivert leke büyüyordu. Sahil yolundan gidiyoruz. Denize bakıyorum. Marmara Denizi mavi değil bugün. Yeşil de değil. Koyu, kıvamlı, fokurdayan bir lacivert. Sanki dev bir mürekkep balığı, bütün zehrini körfeze boşaltmış gibi. Dalgalar kıyıya vurmuyor; kıyıya yapışıyor.

Mine’l.
(Dip Ses’e Dipnot: Taksici dikiz aynasından bana bakıyor. “Abla dudağında bir leke var, mürekkep mi?” diyor. Sildim. Vallahi geçmiyor.)

Dip Ses #29: Çelik Dualar 🏗️🤲

📁 Kategori: Dip Ses, Yazılar

Taksi, Osman Gazi Köprü’süne doğru süzülüyor. 🚕 Arka koltukta, başımı cama yaslamış, az önce evden çıkışımı düşünüyorum. Ve kendime kızıyorum.

Ne kadar aptalım. O kadın… Özgür’ün eşi… Beni hapsetmeye çalışmıyor. O düğmeyi dikerken, o kapıyı kapatırken niyeti beni susturmak ya da “eğlenceli karanlığımı” ehlileştirmek filan değildi. O, sadece koruyordu. Özgür’ü, beni, hatta yan dairedeki hayaleti bile… Bizim kendi yarattığımız girdabın içinde boğulmamızdan korkuyordu.

Düşünsenize; yüzün arkasında, bizim o entelektüel buhranlarımızı, “dünya dertlerimizi” bir gülümsemeyle taşıyan, nohuttan ekmek yapıp “alın size şifa” diyen bir bilgelik var. Ben ona “simyacı” dedim diye kızıyorum şimdi kendime. O simyacı değil; o şifacı. Biz (Ben, Özgür, Ersin) sürekli yarayı kaşıyoruz, kanatıyoruz, bundan sanat çıkarıyoruz. O ise merhem sürüyor. Ve yara, merhemi sevmez ki. Çünkü iyileşirse, “arabesk” acısı biter sanır. Benim korkum buydu işte. Onun o saf, o pırıl pırıl iyiliğinin yanında, benim bu “lacivert” hâllerim o kadar eğreti duruyor ki… Onun ışığından kaçtım ben. Beni kör ettiği için değil; ne kadar karanlık olduğumu yüzüme vurduğu için.

Taksici dikiz aynasından bakıyor. “Geldik abla,” diyor. “Bakım şantiyesi burası. Buradan ileriye gidemezsin.” 🛑🚧

İndim. Hava ağır. Zeytinliklerin ferah kokusu yok burada. Gres yağı, taze dökülmüş zift, egzoz ve deniz tuzu kokusu var. Devasa vinçler, gökyüzünü yırtan metal dinozorlar gibi tepemizde dönüyor; eskimiş, yorulmuş askı halatlarını değiştirmek için kurulmuş devasa iskeleler gıcırdıyor. Sarı baretli, turuncu yelekli yüzlerce adam… Karınca sürüsü gibi. Özgür’ün anlattığı “karınca masalı” geldi aklıma. Ama buradaki karıncalar bir yolu açmıyor; bir yolu kapatıyor sanki.

Gözlerim Özgür’ü arıyor. Ve buluyorum.

Şantiyenin en ucunda, denize uzanan tepedeki iskelenin üzerinde duruyor. Başında kırmızı bareti. Elinde telsiz. Rüzgâr, üzerindeki turuncu yeleği savuruyor. Ama ben yeleği görmüyorum. Ben, o yeleğin altındaki gömleği görüyorum. Ve o gömleğin yakasındaki beyaz düğmeyi.

Özgür’ün eli sürekli oraya gidiyor. Konuşurken, talimat verirken, istemsizce o düğmeye dokunuyor. Sanki nefes alamıyormuş gibi yakasını çekiştiriyor.

Telefonum titredi. Ersin. Bu sefer sesli mesaj değil. Bir fotoğraf. Erzincan’da, karların üzerine yazdığı bir yazı: “KAYIP DÜĞME, KAYIP İSİM. ÖZGÜR’E SÖYLE, GÖMLEĞİ ÇIKARSIN.”

Ersin de hissediyor. O düğme, Özgür’ü korumuyor artık. O düğme, o gömleğin yakasını birleştiren masum bir araç değil. O, Özgür’ün içindeki “isimsiz boşluğu”, o “henüz işlenmemiş günahı” içinde tutan mühür. Ve o mühür ısınmış. Patlamak üzere.

Şantiyeye girmem lazım. Turnikeler var. Güvenlik var. Ben bir hayaletim, bir cızırtıyım, tamam. Ama turnikeler cızırtıya izin vermez. Derin bir nefes aldım. Kendi gerçekliğimi bükmem lazım. Tıpkı Özgür’ün eşinin mutfakta yaptığı gibi; kaosu bir kenara itip, “normal” görünmem lazım.

Güvenliğe yürüdüm. “Özgür Bey’in eşiyim,” dedim. (Yalan! Ama en inandırıcı maske bu.) “Ona öğle yemeği getirdim. Nohut ekmeği.” Adam gülümsedi. “Yenge hoş geldin, Özgür Bey bahsetmişti. Fakat dikkat et, rüzgâr limiti aşılırsa, tahliye edebiliriz burayı. Toplanma alanına geçilecek.” Bana bir baret verdi. Ve kapı açıldı. İçerideyim.

Özgür’e doğru koşuyorum. Ama o beni görmüyor. O, denize bakıyor. Ve dudakları kıpırdıyor. Ama bu bir iş güvenliği talimatı değil. Şarkı söylüyor. Rüzgâr sesini bana taşıyor: “…Adım adım yürüdüm / Adım adım çürüdüm…”

Hayır Özgür! Şarkının sözü o değil! “Adım adım büyüdüm” olacak! Kelimeyi değiştirmiş. Mürekkep kana karışmış.

Koşuyorum. Yağmur başlıyor. Düğme titriyor. Ve tam o anda, Özgür elini yakasına atıyor. 😱

Mine’l.
(Dip Ses’e Dipnot: Arkamdan bir ses duydum. ‘Dur!’ dedi biri. Döndüm. Kimse yok. Ama yerdeki gölgem… Benim gölgem değil. Başı örtülü bir gölge. O beni takip mi ediyor? Yoksa koruyor mu?)