Dip Ses #28: Mudanya Sisi 🌫

Gözlerimi açtım. Gemlik’teki mutfakta değilim. Mudanya’dayım. Kendi evimde, o “yan dairesi” boş olan, denize bakan o soğuk salonumdayım. Pencereden dışarı bakıyorum. Karşı kıyı sisler içinde. Gemlik orada işte. O sisin, gri dumanın arkasında.

Mudanya yine sallandı az önce. Küçük, sinsi bir sarsıntı. Avizeler bile oynamadı ama ben hissettim. Ayak tabanlarımda o gıcırtıyı duydum. Burada toprak rahat durmaz. Kuzey Anadolu Fay Hattı’nın en gergin damarı tam altımızdan geçiyor. Bazen düşünüyorum, bu huzursuzluk sadece toprağa mı ait? Özgür’ün hiç bitmeyen gerginliği, o, patladı patlayacak hâliyle bu toprağın öfkesi birbirine ne kadar benziyor. Sanki ben, bu iki fay hattının kesiştiği yerde doğmuş bir çatlağım. Toprak yarıldı, Özgür bağırdı ve BUM! 💥 Ben sızdım aradan. Hem o’yum hem bu toprağım. O yüzden midemdeki bu bulantı hiç geçmiyor. Bir şeyler kırılmak istiyor. Ve o kırık, benim omurgamda başlıyor.

Elimi cebime attım. Düğme yok. Tabii ki yok. Çünkü o düğme şu an fiziksel olarak Gemlik’te, dev şantiyenin tozunda, Özgür’ün şah damarının üzerinde atıyor. Ben burada, Mudanya sahilinde, elimde hayalî bir sızıyla kalakaldım.

Denize bakıyorum. Deniz, Mudanya ile Gemlik arasında uzanan devasa, lacivert bir çarşaf gibi. Ve bu çarşaf titriyor. Hissediyorum. Özgür’ün olduğu yerde, çelik yığınlarının arasında bir şeyler ters gidiyor.

Telefonumu aldım. Ersin’e yazıyorum: “Kâbus bitti sanıyordum ama yeni başlıyor. Düğme Özgür’de kaldı. Ve ben buradayım, Mudanya’da. Aramızda kilometreler var ama o düğmenin ipliği benim boğazıma bağlı. O nefes aldıkça ben burada boğuluyorum.”

Dışarı çıktım. İskeleye doğru yürüyorum. Rüzgâr sert. Karşıya, Yalova tarafına bakıyorum. Özgür orada. “Ahlaklı” savaşını veriyor. Ama göğsündeki canavar gözü, onu koruyor mu yoksa yavaş yavaş delirtiyor mu?

Bir dolmuşa binsem? “Gemlik” yazan o tabelayı görsem… Oradan da Yalova’ya… Gidip şantiyeyi bassam? “Sök o düğmeyi!” diye bağırsam? Yapamam. Çünkü Özgür’ün eşi haklıydı. Ben hikâyenin “cızırtısıyım”. Ana karakter sahneye çıktığında (yani Özgür o bareti taktığında), cızırtı susmalı.

Ama susamıyorum. Kulağımda bir ses var. “Ödev” şarkısının değişen sonu çınlıyor beynimde:

“…Senin adın ne olacak, hangi hikâyeyi yazacaksın? / Unutma, ne yaparsan o’sun, adını sen kaybedeceksin!” (Sözler değişiyor, duyuyor musunuz?)

Mudanya’nın dalgaları kıyıya vuruyor. Güm. Güm. Yalova’daki köprü güçlendirme ve bakım şantiyesindeki makinelerle aynı ritimde. Biz üç ayrı uçtayız: Erzincan, Yalova, Mudanya. Ama o lacivert mürekkep hepimizin üzerine yağıyor.

Özgür… Eğer o düğme koparsa, sadece gömleğin açılmaz. Göğüs kafesin açılır. Ve içinden “Adını Arayan Çocuk” değil; Adını Unutan Canavar çıkar.

Bir taksi çevirdim. “Nereye abla?” Gözümü o sisli karşı kıyıya diktim. “Yalova’ya, köprü şantiyesine,” dedim. “Acelem var.” Yüzünü ekşitti. Beni almadan devam etti. İkinci taksi durmadı bile. Üçüncüsü… Zorla bindim. Adam yol boyunca dua mırıldandı. Aynadan bana bakamıyordu. Çünkü dudağımın kenarındaki lacivert leke büyüyordu. Sahil yolundan gidiyoruz. Denize bakıyorum. Marmara Denizi mavi değil bugün. Yeşil de değil. Koyu, kıvamlı, fokurdayan bir lacivert. Sanki dev bir mürekkep balığı, bütün zehrini körfeze boşaltmış gibi. Dalgalar kıyıya vurmuyor; kıyıya yapışıyor.

Mine’l.
(Dip Ses’e Dipnot: Taksici dikiz aynasından bana bakıyor. “Abla dudağında bir leke var, mürekkep mi?” diyor. Sildim. Vallahi geçmiyor.)

İktibas Kartı

▼

Bir yanıt yazın